24. ANKEM Kongresi

Eyl 07 2009 Published by under 6. Sayı

Geleneksel ANKEM Meydanı’nda Ar-Ge konuşuldu

Kansu yapılması gerekenleri şu şekilde sıraladı: “(1) Erken yaştan itibaren soru soran çocuklar yetiştirmek, (2) toplumda bilimi özendirmek, (3) Ar-Ge ve bilim teknoloji yatırımlarımızı daha çok artırmak, (4) doktoralı tam gün araştırıcı sayısını artırmak ve (5) zeki insanı kesinlikle kıskanmamak, ödüllendirmek.”

 Türkiye’nin enfeksiyon hastalıkları, korunma ve tedavi politikalarının oluşturulmasında çok önemli bir yere sahip olan Antibiyotik ve Kemoterapi Kongresi (ANKEM) çerçevesinde her yıl düzenlenen ANKEM Meydanı’nda bu yıl bu yıl “Türkiye’de Bilim, Araştırma ve Geliştirme Politikaları” tartışıldı. Toplantı Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Emin Kansu’nun Nobel ödüllerinin öyküsü konusundaki konuşmasıyla başladı. Nobel alan ülkelere bakıldığında ödülün %53’ünün Amerika’ya gittiğini, hemen arkaya indiğimizde Almanya ve Fransa gibi ülkelerin dikkat çektiğini söyleyen Kansu, “Bu ülke toplumları yapılarını bilim üzerine kurmuşlar. Yaratıcı zihni kullanan ve her zaman yeniyi bulmak ürere çalışan ülkeler. Bunların hem temel hem de uygulamalı araştırmaları keşfe yönelik. Çağdaşlaşma konusunda akıl ve bilimi esas alıyorlar, bilim çizgisi üzerinde bilimi yürütüyorlar. Sonunda toplum bütün işlevini bilim üzerinden yürütüyor. Aydınlanma ve laikliğin de bu çerçevede olduğunu ileri süren bilim insanları var. Ancak Ar-Ge daha geniş bir kelime, araştırma hemen arkasından geliştirmeyi de gerektiriyor. Bu ikisi birbirini tamamlamadıkça ürüne dönüşemiyor” dedi. Prof. Dr Kansu sözlerini şöyle sürdürdü: “Sayın Babacan Brüksel’e gittiğinde bunu da önüne koydular ve 32. madde dediğimiz, “triadik patent” sayısını sordular. Bu yeni buluş anlamına geliyor. 1000 kişiye düşen doktoralı araştırmacıyı soruyor. Kişi başı Ar-Ge harcamaları da sorgulanan parametrelerden biri. Niye bunu yapıyor? Amerika en yüksek Ar-Ge harcamalarına sahip, Uzak Doğu da uyanmakta”.

Buna karşılık durumun bizde farklı olduğunu vurgulayan Kansu sözlerini, “2000 yılında AKP iktidara geldiğinde devlet bütçesinden ayrılan pay %0.64 idi. Türkiye 2006’dan sonra buna ciddi yüklendi ve yükseliş haline geçti. Ancak GSMH içindeki oranımız hala düşük. Hedef ne olmalı? 2013’te %20’ye çıkabilmek için 25.4 milyar artırmamız gerekiyor. Şu anda dünyadan en önemi farkımız, TÜBİTAK üniversitelere veriyor, ama Amerika ve Japonya gibi ülkelerde sanayiye aktarılıyor. Patent konusunda hala çok zayıfız. Ama yayında iyiyiz. Dünya yayın ortalamasının 19. sırasındayız. Buna karşılık toplam tam zamanlı araştırmacı sayısı 24.000, AB beklentilerine göre 20.000 açığımız var” şeklinde sürdürdü. Prof. Dr. Kansu önce hayal gücünün gerektiğini, “hava cıva” düşünenlerden kıvılcım çıkmadığını vurgularken, örneğin Princeton Üniversitesi Rektörü’nün beklentisinin “öğrencinin en iyi soruyu sorabilmesini sağlamak” olduğunu, bu nedenle bizim de çocukluk yaşından itibaren düz mantığı bırakıp sorgulayıcı mantığa geçmemiz gerektiğinin altını çizdi. Kansu yapılması gerekenleri şu şekilde sıraladı: “(1) Erken yaştan itibaren soru soran çocuklarlar yetiştirmek, (2) toplumda bilimi özendirmek, (3) Ar-Ge ve bilim teknoloji yatırımlarımızı daha çok artırmak, (4) doktoralı tam gün araştırıcı sayısını artırmak ve (5) zeki insanı kesinlikle kıskanmamak, ödüllendirmek. Nakli bilimden akli bilime geçmemiz gerekiyor. 6N1K kavramını kullansak belki bilimde daha ileri gidebiliriz”.

Ar-Ge’den sorumlu Başbakanlık Başdanışmanı Reha Denemeç:

“Katma değer üretmemiz gerekiyor”

Ar-Ge’den sorumlu Başbakanlık Başdanışmanı Reha Denemeç ise şunları söyledi: “Dünyada herhangi bir yerde olan bir olay diğerlerini de etkiliyor. Küreselleşmede değişim ve sürdürülebilir büyüme çok önemli, yenilik çok önemli. Radikal teknolojilerin kullanılması lazım. Burada liderlik ve bilgi teknolojilerinin kullanımı öne çıkıyor. Bir diğer önemli konu da GSMH. GSMH’yı meydana getiren üç bileşen var. Tarımda çalışan nüfus gelişmeyle birlikte azalmakta, bizde de %27’ye indi. İkincisi sanayi ve üçüncüsü, hizmet ve bilişim sektörü ki, bunlar gelişmeyle birlikte artıyor. Dünya nüfusunun artışına, tarımın azalması da dikkate alındığında istihdam sağlanabilecek tek yer bu hizmetler sektörü. Teknoloji transferi, aldığınıza rakip olmaya başladığınız anda artık vermiyorlar.

Teknolojide 1000 fikirden ancak birkaç ürün ortaya çıkabiliyor. Aslında sağlıkta da baktığımızda aynı şeyi görüyoruz. Bilim ve teknoloji üretiminin getirdiği bir paradigma değişimi yaşıyoruz. Sanayi ve üniversite artık daha fazla iç içe olmak zorunda, siyasi irade hedef koyup ekonomik sorunları çözme noktasına geliyor. Türkiye olarak rekabet açısından çok önemli bir yere sahibiz. İnsan kaynaklarında bir odaklanma sorunumuz var, ama her şeye rağmen iyi bir noktadayız. 1960’tan sonra biz ülke olarak hep imalata odaklandık, satış sonrası hizmetleri düşünmedik. Vestel’le görüştük, 2006’da 3 milyar dolar ihracatları var, ama %3-5 düzeyinde kâra sahipler. Ar-Ge işin içine girdiğinde bu ürettiğiniz aracın, koyacağınız yeni bir tasarım, yeni bir katma değer, kazancı ileri derecede artırmakta.

Savunma sanayinde 1980’lerde kendi kaynaklarımıza dönerek ileri bir aşama kaydettik ve %50’lere ulaştık. İlaç sektöründe de şöyle bir fırsat var aslında, en büyük Ar-Ge harcamasını onlar yapıyor. Altyapıyı hazırladığınızda yeterli insan gücünüz olduğundan buraya kayma olmaması için neden yok. Ancak parayı enjekte etmek yeterli değil, geçen sene çıkan bir kanunla sadece teknoparklar içindeki şirketlere değil, diğerlerine de fırsat sağlandı. Bugün 25’e yakın Ar-Ge merkezi kuruluyor. Üniversiteden çok sanayi de kendi merkezlerini açmaya başladı”.

Doç Dr. Cemil Arıkan (Sabancı Üniversitesi),

ulusal inovasyon durumumuzu anlattı

ODTÜ sonrası ASELSAN, TÜBİTAK ve ardından da Sabancı Üniversitesi’nde kariyerini sürdüren Arıkan, kriz sonrası yaşamın aslında çok iyi planlanması ve farklı olabilmenin becerilebilmesinin gerektiğini söyledi. “Globalleşme oldum olası var, inovasyon buluşun değere döndürülmesi. WIRED dergisinde 1997’de yayınlanan bir makale, iyileşme sürecinin 25-30 yıl süreceğini söylüyordu, ama bunu takip eden krizlerle karşılaşmaya başladık. Şekil itibarıyla bakıldığında bu son kriz 1929 krizinden çok farklı değil. Kriz sonrası ABD’de inanılmaz derecede araştırma ve araştırma merkezi sayısının artmakta olduğunu görüyoruz. İyi ve rekabetçi ürün için üst düzey araştırma yapmanız gerekiyor. Türkiye rekabette bir yerlere varmış ama bunu refahına yansıtamamış görünüyor” dedi.

Doç. Dr. Arıkan sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye’nin çok iyi bir yerde olmadığını biliyoruz, ama gelişmekte olduğunu biliyoruz. Toplumda inovasyonla ilgili ciddi bir farkındalık yok, politikalar hep kamu ajanlarınca tanımlanmış. 2005 yılında sivil bir inisiyatif başlatmaya çalıştık, üniversite de sivil toplumla yola çıkmayı istedik. Türkiye’nin inovasyon vizyonu, insan kaynaklarının ve finansman mekanizmalarının ne olması gerektiğini, ortam ve altyapıyı ve kamuda inovasyonu tartıştık. Raporun ana temel çıktılarında kadın işgücünün harekete geçirilmesi, bilimsel araştırmaların desteklenmesi ve yerel inovasyon seçeneklerinin desteklenmesi gerektiği sonucuna vardık. Üniversiteler fikri mülkiyet üretirler, ama bu konuda yeterince duyarlı olduğumuzu sanmıyorum. Uzun yıllar bize araştırma yapın, ama mutlaka yayın yapın dendi. Oysa fikri mülkiyetin nasıl değerlendirileceğiyle ilgili bir ambargo koymuşuz anlamına geliyor bu. Kişilerin özgün kararlarını ortaya koyabilmeleri için altyapı hazırlamamız lazım”.

Prof. Dr. Ruacan TÜBA konusunda bilgi verdi

TÜBA üyesi Prof. Dr. Şevket Ruacan ise kurum konusunda bilgi verdi: “Türkiye Bilimler Akademisi 1994’te kuruldu, amaç bir sivil toplum örgütü özgürlüğünde ve eleştirel nitelikte davranabilmekti. Amacı, araştırmayı özendirmek, araştırmacıları onurlandırmak ve gençleri bu alana yöneltmek olarak belirlendi. Bu kuruluşun devlete danışmanlık yapması çok önemli, zira nitelikli yaratıcı insan lazım. Mevzuat değişiklikleri öneriyoruz. Bugün 132 üyesi bulunmakta, sağlık, sosyal ve mühendislik bölümlerinde üyeleri var. Bilim etiğine çok ağırlık veriyoruz, yabancı kitapları Türkçeye çeviriyoruz. Bilim eğitiminin erken yaşta başlaması için programlar üretiyoruz. Destek ve ödül programlarımız var, ödüllerimiz var. Üstün başarılı genç bilim insanlarını ödüllendiriyoruz. Genç Akademi oluşturan GEBİP programı Avrupa’da bile kabul gördü”. Prof. Dr Ruacan gelecekteki hedeflerini ise şöyle sıraladı: “Türkiye’de bilimsel liyakate dayalı gelecek vaat eden bir topluluk var. Bunların sinerji içerisine girmelerini sağlıyoruz. Pek çok alanda danışmanlık yapabilecek nitelikli bir grup yaratabilmek doğrultusunda çalışmalarımızı sürdürüyoruz”. <<

——————-

ANKEM Derneği Başkanı Prof. Dr. Gürler:

Gelecek yıl kongrenin “Gümüş Yılı” olacak

>> Kongrenin açılışında konuşan ANKEM Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Gürler kongrenin hazırlanmasına olan katkılarından ötürü Prof. Dr. Tansu Salman ve Prof. Dr. Derya Aydın’a teşekkür ederek sözlerine başladı. Prof. Dr. Kurtuluş Töreci’nin ANKEM Dergisi’ne olan katkılarını vurgulayan Prof. Dr. Gürler, daha sonra geçtiğimiz yıldan bu yana öne çıkan olaylardan bir derleme sundu ve ANKEM’in web sayfası konusunda bilgi verdi. Eski dergilerin bütün sayılarına ulaşılabileceğini söyleyen Prof. Dr Gürler, gelecek yıl ANKEM Kongrelerinin gümüş yılı olduğunu ve kongrenin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde gerçekleştirileceğini sözlerine ekledi. <<

——————-

 

——————-

Prof. Dr. Tansu Salman: “ANKEM enfeksiyon ağırlıklı gözükse de

aslında her branştan hekimi ilgilendiriyor”

>> Sadece enfeksiyon hastalıkları değil, klinik tıbbın pek çok alanında kaydedilen gelişmeleri ve ortaya çıkan tartışmalı noktaları ele alan ANKEM 2009’un Başkanı Prof. Dr. Tansu Salman’la kongrelerin vizyonu konusunda kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Fakülte: ANKEM Kongrelerinin iki büyük özelliği var, bunlardan birincisi örneğin bu yıl  açılış günü gerçekleştirilecek “Türkiye’de Bilim, Araştırma ve Geliştirme Politikaları” konusunu inceleyecek olan ANKEM Meydanı benzeri toplantılarla, tıbbın felsefe ve politikasına da ışık tutması. İkincisi ise kongrenin geleneksel hale gelmeyi başarması; bunları neye borçluyuz.

Tansu SALMAN: Bildiğiniz gibi ANKEM Kongreleri başta hep saygı ve sevgiyle anacağımız Prof. Dr. Enver Tali Çetin başta olmak üzere hala görevi etkin olarak yürüten bir çekirdek ekip tarafından başlatıldı. Aradan geçen zaman içinde ayrılmalar şöyle dursun, yetişen genç akademisyenlerle ekip daha da güçlendi. Bu kongrenin kalıcı ve geniş katılımlı olması kuşkusuz tesadüf değildir. En önemli nokta, bilimsel konuları multidisipliner bir bakış açısı ile ele alabilmemiz. Her branş zaten antibiyotik kullanıyor. Mikrobiyoloji, ilaç bilimi olarak farmakoloji de konuyla ilgileniyor. Antibiyotik en çok enfeksiyon hastalıkları uzmanını ilgilendiriyor, çünkü onların işi bu. Dolayısıyla konu enfeksiyon ağırlıklı gözükse de aslında her branştan hekimi ilgilendiriyor. Enfeksiyon dışında tüm dahiliye, çocuk doktorları, cerrahi, ortopedi, kulak burun boğaz ve bağışıklık sisteminin zayıfladığı durumlarla yakından ilgili olan onkoloji ve hematoloji gibi dallar da konunun doğrudan içinde.

Fakülte: Peki ya bilim felsefesi ve tıp politikaları?

Tansu SALMAN: Evet, ikinci önemli özellik de bu, konunun çerçevesini bilim felsefesi ve tıp politikaları temelinde oluşturmazsak eksik bırakmış oluruz. Çünkü tıbbın rasyonel olarak uygulanması için böyle bir bakış açısı şart. Biz bu sene Türkiye’nin Ar-Ge’de bulunduğu noktayı, yapması gerekenleri irdelemeyi seçtik. Geçen sene de hatırlayacaksınız “küresel ısınma” konusunu işlemiştik, herkesi ilgilendiren bir konuydu, böyle bir ortamda irdelenmesinin değeri başka oluyor. Ar-Ge eksiğimizi gidermek de bizim için temel sorunlardan biri. Bilim üretiminizi Ar-Ge temelinde yapılandırdığınızda, mevcut ortamı da yeniden şekillendirmeniz gerekiyor. Ben ANKEM Meydanı’na bu nedenle özel bir önem atfediyorum.

Fakülte: Kriz ortamına rağmen 500 kişinin üzerinde bir katılım büyük bir başarı…

Tansu SALMAN: Bu daha çok ANKEM Kongrelerinin ne kadar güçlü bir yapısı olduğunu ortaya koymakta. Hatırlarsanız daha önceleri de kriz ortamında kongreler gerçekleştirdik, örneğin Ürgüp-Göreme’deki kongre de ağır koşullara rağmen gerçekleştirildi. Bu noktada üyelerimize ve katılımcılarımıza içtenlikle teşekkür ediyorum ve üstlendiğimiz sorumluluğun bilincinde olduğumuzu vurgulamak istiyorum. 

Kansu yapılması gerekenleri şu şekilde sıraladı: “(1) Erken yaştan itibaren soru soran

çocuklar yetiştirmek, (2) toplumda bilimi özendirmek, (3) Ar-Ge ve bilim teknoloji yatırımlarımızı daha çok artırmak, (4) doktoralı tam gün araştırıcı sayısını artırmak ve (5) zeki insanı kesinlikle kıskanmamak, ödüllendirmek.”

 

>> Türkiye’nin enfeksiyon hastalıkları, korunma ve tedavi politikalarının oluşturulmasında çok önemli bir yere sahip olan Antibiyotik ve Kemoterapi Kongresi (ANKEM) çerçevesinde her yıl düzenlenen ANKEM Meydanı’nda bu yıl bu yıl “Türkiye’de Bilim, Araştırma ve Geliştirme Politikaları” tartışıldı. Toplantı Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Emin Kansu’nun Nobel ödüllerinin öyküsü konusundaki konuşmasıyla başladı. Nobel alan ülkelere bakıldığında ödülün %53’ünün Amerika’ya gittiğini, hemen arkaya indiğimizde Almanya ve Fransa gibi ülkelerin dikkat çektiğini söyleyen Kansu, “Bu ülke toplumları yapılarını bilim üzerine kurmuşlar. Yaratıcı zihni kullanan ve her zaman yeniyi bulmak ürere çalışan ülkeler. Bunların hem temel hem de uygulamalı araştırmaları keşfe yönelik. Çağdaşlaşma konusunda akıl ve bilimi esas alıyorlar, bilim çizgisi üzerinde bilimi yürütüyorlar. Sonunda toplum bütün işlevini bilim üzerinden yürütüyor. Aydınlanma ve laikliğin de bu çerçevede olduğunu ileri süren bilim insanları var. Ancak Ar-Ge daha geniş bir kelime, araştırma hemen arkasından geliştirmeyi de gerektiriyor. Bu ikisi birbirini tamamlamadıkça ürüne dönüşemiyor” dedi. Prof. Dr Kansu sözlerini şöyle sürdürdü: “Sayın Babacan Brüksel’e gittiğinde bunu da önüne koydular ve 32. madde dediğimiz, “triadik patent” sayısını sordular. Bu yeni buluş anlamına geliyor. 1000 kişiye düşen doktoralı araştırmacıyı soruyor. Kişi başı Ar-Ge harcamaları da sorgulanan parametrelerden biri. Niye bunu yapıyor? Amerika en yüksek Ar-Ge harcamalarına sahip, Uzak Doğu da uyanmakta”.

Buna karşılık durumun bizde farklı olduğunu vurgulayan Kansu sözlerini, “2000 yılında AKP iktidara geldiğinde devlet bütçesinden ayrılan pay %0.64 idi. Türkiye 2006’dan sonra buna ciddi yüklendi ve yükseliş haline geçti. Ancak GSMH içindeki oranımız hala düşük. Hedef ne olmalı? 2013’te %20’ye çıkabilmek için 25.4 milyar artırmamız gerekiyor. Şu anda dünyadan en önemi farkımız, TÜBİTAK üniversitelere veriyor, ama Amerika ve Japonya gibi ülkelerde sanayiye aktarılıyor. Patent konusunda hala çok zayıfız. Ama yayında iyiyiz. Dünya yayın ortalamasının 19. sırasındayız. Buna karşılık toplam tam zamanlı araştırmacı sayısı 24.000, AB beklentilerine göre 20.000 açığımız var” şeklinde sürdürdü. Prof. Dr. Kansu önce hayal gücünün gerektiğini, “hava cıva” düşünenlerden kıvılcım çıkmadığını vurgularken, örneğin Princeton Üniversitesi Rektörü’nün beklentisinin “öğrencinin en iyi soruyu sorabilmesini sağlamak” olduğunu, bu nedenle bizim de çocukluk yaşından itibaren düz mantığı bırakıp sorgulayıcı mantığa geçmemiz gerektiğinin altını çizdi. Kansu yapılması gerekenleri şu şekilde sıraladı: “(1) Erken yaştan itibaren soru soran çocuklarlar yetiştirmek, (2) toplumda bilimi özendirmek, (3) Ar-Ge ve bilim teknoloji yatırımlarımızı daha çok artırmak, (4) doktoralı tam gün araştırıcı sayısını artırmak ve (5) zeki insanı kesinlikle kıskanmamak, ödüllendirmek. Nakli bilimden akli bilime geçmemiz gerekiyor. 6N1K kavramını kullansak belki bilimde daha ileri gidebiliriz”.

 

Ar-Ge’den sorumlu Başbakanlık Başdanışmanı Reha Denemeç:

“Katma değer üretmemiz gerekiyor”

Ar-Ge’den sorumlu Başbakanlık Başdanışmanı Reha Denemeç ise şunları söyledi: “Dünyada herhangi bir yerde olan bir olay diğerlerini de etkiliyor. Küreselleşmede değişim ve sürdürülebilir büyüme çok önemli, yenilik çok önemli. Radikal teknolojilerin kullanılması lazım. Burada liderlik ve bilgi teknolojilerinin kullanımı öne çıkıyor. Bir diğer önemli konu da GSMH. GSMH’yı meydana getiren üç bileşen var. Tarımda çalışan nüfus gelişmeyle birlikte azalmakta, bizde de %27’ye indi. İkincisi sanayi ve üçüncüsü, hizmet ve bilişim sektörü ki, bunlar gelişmeyle birlikte artıyor. Dünya nüfusunun artışına, tarımın azalması da dikkate alındığında istihdam sağlanabilecek tek yer bu hizmetler sektörü. Teknoloji transferi, aldığınıza rakip olmaya başladığınız anda artık vermiyorlar.

Teknolojide 1000 fikirden ancak birkaç ürün ortaya çıkabiliyor. Aslında sağlıkta da baktığımızda aynı şeyi görüyoruz. Bilim ve teknoloji üretiminin getirdiği bir paradigma değişimi yaşıyoruz. Sanayi ve üniversite artık daha fazla iç içe olmak zorunda, siyasi irade hedef koyup ekonomik sorunları çözme noktasına geliyor. Türkiye olarak rekabet açısından çok önemli bir yere sahibiz. İnsan kaynaklarında bir odaklanma sorunumuz var, ama her şeye rağmen iyi bir noktadayız. 1960’tan sonra biz ülke olarak hep imalata odaklandık, satış sonrası hizmetleri düşünmedik. Vestel’le görüştük, 2006’da 3 milyar dolar ihracatları var, ama %3-5 düzeyinde kâra sahipler. Ar-Ge işin içine girdiğinde bu ürettiğiniz aracın, koyacağınız yeni bir tasarım, yeni bir katma değer, kazancı ileri derecede artırmakta.

Savunma sanayinde 1980’lerde kendi kaynaklarımıza dönerek ileri bir aşama kaydettik ve %50’lere ulaştık. İlaç sektöründe de şöyle bir fırsat var aslında, en büyük Ar-Ge harcamasını onlar yapıyor. Altyapıyı hazırladığınızda yeterli insan gücünüz olduğundan buraya kayma olmaması için neden yok. Ancak parayı enjekte etmek yeterli değil, geçen sene çıkan bir kanunla sadece teknoparklar içindeki şirketlere değil, diğerlerine de fırsat sağlandı. Bugün 25’e yakın Ar-Ge merkezi kuruluyor. Üniversiteden çok sanayi de kendi merkezlerini açmaya başladı”.

 

Doç Dr. Cemil Arıkan (Sabancı Üniversitesi),

ulusal inovasyon durumumuzu anlattı

ODTÜ sonrası ASELSAN, TÜBİTAK ve ardından da Sabancı Üniversitesi’nde kariyerini sürdüren Arıkan, kriz sonrası yaşamın aslında çok iyi planlanması ve farklı olabilmenin becerilebilmesinin gerektiğini söyledi. “Globalleşme oldum olası var, inovasyon buluşun değere döndürülmesi. WIRED dergisinde 1997’de yayınlanan bir makale, iyileşme sürecinin 25-30 yıl süreceğini söylüyordu, ama bunu takip eden krizlerle karşılaşmaya başladık. Şekil itibarıyla bakıldığında bu son kriz 1929 krizinden çok farklı değil. Kriz sonrası ABD’de inanılmaz derecede araştırma ve araştırma merkezi sayısının artmakta olduğunu görüyoruz. İyi ve rekabetçi ürün için üst düzey araştırma yapmanız gerekiyor. Türkiye rekabette bir yerlere varmış ama bunu refahına yansıtamamış görünüyor” dedi.

Doç. Dr. Arıkan sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye’nin çok iyi bir yerde olmadığını biliyoruz, ama gelişmekte olduğunu biliyoruz. Toplumda inovasyonla ilgili ciddi bir farkındalık yok, politikalar hep kamu ajanlarınca tanımlanmış. 2005 yılında sivil bir inisiyatif başlatmaya çalıştık, üniversite de sivil toplumla yola çıkmayı istedik. Türkiye’nin inovasyon vizyonu, insan kaynaklarının ve finansman mekanizmalarının ne olması gerektiğini, ortam ve altyapıyı ve kamuda inovasyonu tartıştık. Raporun ana temel çıktılarında kadın işgücünün harekete geçirilmesi, bilimsel araştırmaların desteklenmesi ve yerel inovasyon seçeneklerinin desteklenmesi gerektiği sonucuna vardık. Üniversiteler fikri mülkiyet üretirler, ama bu konuda yeterince duyarlı olduğumuzu sanmıyorum. Uzun yıllar bize araştırma yapın, ama mutlaka yayın yapın dendi. Oysa fikri mülkiyetin nasıl değerlendirileceğiyle ilgili bir ambargo koymuşuz anlamına geliyor bu. Kişilerin özgün kararlarını ortaya koyabilmeleri için altyapı hazırlamamız lazım”.

 

Prof. Dr. Ruacan TÜBA konusunda bilgi verdi

TÜBA üyesi Prof. Dr. Şevket Ruacan ise kurum konusunda bilgi verdi: “Türkiye Bilimler Akademisi 1994’te kuruldu, amaç bir sivil toplum örgütü özgürlüğünde ve eleştirel nitelikte davranabilmekti. Amacı, araştırmayı özendirmek, araştırmacıları onurlandırmak ve gençleri bu alana yöneltmek olarak belirlendi. Bu kuruluşun devlete danışmanlık yapması çok önemli, zira nitelikli yaratıcı insan lazım. Mevzuat değişiklikleri öneriyoruz. Bugün 132 üyesi bulunmakta, sağlık, sosyal ve mühendislik bölümlerinde üyeleri var. Bilim etiğine çok ağırlık veriyoruz, yabancı kitapları Türkçeye çeviriyoruz. Bilim eğitiminin erken yaşta başlaması için programlar üretiyoruz. Destek ve ödül programlarımız var, ödüllerimiz var. Üstün başarılı genç bilim insanlarını ödüllendiriyoruz. Genç Akademi oluşturan GEBİP programı Avrupa’da bile kabul gördü”. Prof. Dr Ruacan gelecekteki hedeflerini ise şöyle sıraladı: “Türkiye’de bilimsel liyakate dayalı gelecek vaat eden bir topluluk var. Bunların sinerji içerisine girmelerini sağlıyoruz. Pek çok alanda danışmanlık yapabilecek nitelikli bir grup yaratabilmek doğrultusunda çalışmalarımızı sürdürüyoruz”. <<

 

——————-

ANKEM Derneği Başkanı Prof. Dr. Gürler:

Gelecek yıl kongrenin “Gümüş Yılı” olacak

>> Kongrenin açılışında konuşan ANKEM Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Gürler kongrenin hazırlanmasına olan katkılarından ötürü Prof. Dr. Tansu Salman ve Prof. Dr. Derya Aydın’a teşekkür ederek sözlerine başladı. Prof. Dr. Kurtuluş Töreci’nin ANKEM Dergisi’ne olan katkılarını vurgulayan Prof. Dr. Gürler, daha sonra geçtiğimiz yıldan bu yana öne çıkan olaylardan bir derleme sundu ve ANKEM’in web sayfası konusunda bilgi verdi. Eski dergilerin bütün sayılarına ulaşılabileceğini söyleyen Prof. Dr Gürler, gelecek yıl ANKEM Kongrelerinin gümüş yılı olduğunu ve kongrenin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde gerçekleştirileceğini sözlerine ekledi. <<

——————-

 

——————-

Prof. Dr. Tansu Salman: “ANKEM enfeksiyon ağırlıklı gözükse de

aslında her branştan hekimi ilgilendiriyor”

>> Sadece enfeksiyon hastalıkları değil, klinik tıbbın pek çok alanında kaydedilen gelişmeleri ve ortaya çıkan tartışmalı noktaları ele alan ANKEM 2009’un Başkanı Prof. Dr. Tansu Salman’la kongrelerin vizyonu konusunda kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

 

Fakülte: ANKEM Kongrelerinin iki büyük özelliği var, bunlardan birincisi örneğin bu yıl  açılış günü gerçekleştirilecek “Türkiye’de Bilim, Araştırma ve Geliştirme Politikaları” konusunu inceleyecek olan ANKEM Meydanı benzeri toplantılarla, tıbbın felsefe ve politikasına da ışık tutması. İkincisi ise kongrenin geleneksel hale gelmeyi başarması; bunları neye borçluyuz.

Tansu SALMAN: Bildiğiniz gibi ANKEM Kongreleri başta hep saygı ve sevgiyle anacağımız Prof. Dr. Enver Tali Çetin başta olmak üzere hala görevi etkin olarak yürüten bir çekirdek ekip tarafından başlatıldı. Aradan geçen zaman içinde ayrılmalar şöyle dursun, yetişen genç akademisyenlerle ekip daha da güçlendi. Bu kongrenin kalıcı ve geniş katılımlı olması kuşkusuz tesadüf değildir. En önemli nokta, bilimsel konuları multidisipliner bir bakış açısı ile ele alabilmemiz. Her branş zaten antibiyotik kullanıyor. Mikrobiyoloji, ilaç bilimi olarak farmakoloji de konuyla ilgileniyor. Antibiyotik en çok enfeksiyon hastalıkları uzmanını ilgilendiriyor, çünkü onların işi bu. Dolayısıyla konu enfeksiyon ağırlıklı gözükse de aslında her branştan hekimi ilgilendiriyor. Enfeksiyon dışında tüm dahiliye, çocuk doktorları, cerrahi, ortopedi, kulak burun boğaz ve bağışıklık sisteminin zayıfladığı durumlarla yakından ilgili olan onkoloji ve hematoloji gibi dallar da konunun doğrudan içinde.

Fakülte: Peki ya bilim felsefesi ve tıp politikaları?

Tansu SALMAN: Evet, ikinci önemli özellik de bu, konunun çerçevesini bilim felsefesi ve tıp politikaları temelinde oluşturmazsak eksik bırakmış oluruz. Çünkü tıbbın rasyonel olarak uygulanması için böyle bir bakış açısı şart. Biz bu sene Türkiye’nin Ar-Ge’de bulunduğu noktayı, yapması gerekenleri irdelemeyi seçtik. Geçen sene de hatırlayacaksınız “küresel ısınma” konusunu işlemiştik, herkesi ilgilendiren bir konuydu, böyle bir ortamda irdelenmesinin değeri başka oluyor. Ar-Ge eksiğimizi gidermek de bizim için temel sorunlardan biri. Bilim üretiminizi Ar-Ge temelinde yapılandırdığınızda, mevcut ortamı da yeniden şekillendirmeniz gerekiyor. Ben ANKEM Meydanı’na bu nedenle özel bir önem atfediyorum.

Fakülte: Kriz ortamına rağmen 500 kişinin üzerinde bir katılım büyük bir başarı…

Tansu SALMAN: Bu daha çok ANKEM Kongrelerinin ne kadar güçlü bir yapısı olduğunu ortaya koymakta. Hatırlarsanız daha önceleri de kriz ortamında kongreler gerçekleştirdik, örneğin Ürgüp-Göreme’deki kongre de ağır koşullara rağmen gerçekleştirildi. Bu noktada üyelerimize ve katılımcılarımıza içtenlikle teşekkür ediyorum ve üstlendiğimiz sorumluluğun bilincinde olduğumuzu vurgulamak istiyorum.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın