Alaattin Akçasu ile tıp tarihi

Eki 02 2010 Published by under 8. Sayı

Dr. Nevhayat Tulay Gouwy*,

Prof. Dr. H. Hüsrev Hatemi**,

Prof. Dr. Muzaffer Öztürk***

*     Darüşşafaka Eğitim Kurumları, Aile Hekimliği uzmanı

**   Alman Hastanesi, İç Hastalıkları, Endokrinoloji ve Metabolizma Uzmanı

*** İ.Ü. Kardiyoloji Enstitüsü, Kardiyoloji Uzmanı

Özet

Bu makalenin amacı, yakın tıp tarihimizin önde gelen figürlerinden birisi olan Prof. Dr. Alaattin Akçasu’yu tanımak ve ayrıca onun ayak izlerini takip etmek yoluyla Türkiye’nin yakın dönem tıp tarihi hakkında bilgimizi arttırmaktır. Biricik kaynağımız, kendi düşünüş biçimi, kişiliği, çalışmaları, o dönemdeki eğitim ve çalışma koşulları, kendi zamanının siyasi yaklaşımları ve bilimsel uygulamaları, kendisi ve meslektaşlarının başarıları üzerine kendisinin anlattıklarıdır. Bu makalenin son satırlarını okuyup bitirdiğimizde, sadece kendisi değil, kendi zamanının diğer önde gelen figürleri, özellikle de Prof. Dr. Akçasu’nun bilimsel hayatının bütününü adamış olduğu “Farmakoloji ve Tedavi Kliniği”nin kurucusu olan Ord. Prof. Dr Akil Muhtar Özden hakkında daha geniş bilgi sahibi olacağız.

Makalemize kaynaklık eden metinler, Prof. Dr. Alaattin Akçasu için yapılan bir anma toplantısının, Prof. Dr. Muzaffer Öztürk’ün Prof. Dr. Alaattin Akçasu ile 1995-1998 yılları arasında yaptığı karşılıklı sohbetlerin ve Haseki Kardiyoloji Enstitüsü’nde Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden’in 50. Ölüm Yıldönümü nedeniyle yapılan anma toplantısının kayıtlarından derlenmiştir.

Summary

The aim of this article is to have information about Prof. Dr. Alaattin Akçasu, a leading figure in our recent medical history and also to know more about the recent history of  medicine in Turkey by way of  following his footsteps. Our unique source was what he told us about his own way of thinking, personality, studies, the conditions in which they study and work at that period of time, the political approaches and the scientific practices of his time, his own accomplishments. At the end of  our reading, we will also know more about the other leading figures of his time, especially about Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden, the founder of The Pharmacology and Treatment Clinics at the University of İstanbul, to which Dr. Akçasu devoted his entire scientific life.

All the information is based on recordings of a meeting about Prof. Dr. Alaattin Akçasu, some talks of Prof. Dr. Muzaffer Öztürk with Prof. Dr. Alaattin Akçasu and a meeting at the Haseki Institute of Cardiology about Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden in memory of the 50th anniversary of his death.

>> Giriş

Aşağıdaki metinler, 29.12.1995’te Haseki Kardiyoloji Enstitüsü’nde Prof. Dr. Alaattin Akçasu için yapılan bir anma toplantısının, Prof. Dr. Muzaffer Öztürk’ün Prof. Dr. Alaattin Akçasu ile 1995-1998 yılları arasında yaptığı karşılıklı sohbetlerin (29.04.1998, 06.05.1998, 27.05.1998, 10.06.1998 tarihlerinde) ve 09.11.1999’da Haseki Kardiyoloji Enstitüsü’nde Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden’in 50. Ölüm Yıldönümü nedeniyle yapılan bir anma toplantısının kayıtlarından derlenmiştir.

Prof. Dr. Alaattin Akçasu’nun kişiliği, bakış açısı, çalışma prensipleri

Alaattin Akçasu, Haseki Farmakoloji ve Tedavi Kliniği’ne asistan olarak geldiğinde 2. Cihan Harbi bitmiştir. Bu harbin kendilerinde yaratmış olduğu vatanperverlik ve sorumluluk duygusunun etkisi altında, Akçasu ve çağdaşlarının zihninde, çalışmak, bir daha bu duruma düşmemek, genelde biz düzgün olursak, klinik, ülke, derken bütün dünya daha iyi, daha düzgün olur düşüncesi oluşmuştur. Kendisinde ayrıca, Anadolu’da askerlik yaptığı dönem boyunca, saf Anadolu gençlerine yönelik sıcak bir güven duygusu oluşmuştur. 2. Dünya Savaşı’nın bitiminde Tedavi ve Farmakoloji Kliniği’nde en genç asistan olarak çalışmaktadır. Tedavi Kliniği’nde güçlü bir hiyerarşik yapı ve aşırı titiz, disiplinli bir çalışma ortamı vardır.

Akçasu, sert ve aksi tavırlı bir hoca olarak tanınır sonraları… Hatta şöyle bir anekdot anlatılır: Dr. Hüsrev Hatemi ve Dr. Esin Öztürk, kendisine bir çalışma sunmak üzere yanına gideceklerdir. Menfi tavır ve cevapla karşılaşacakları endişesi ile oldukça kaygılıdırlar. Ancak her şey yolunda gider ve mutlu dönerler hocanın yanından. Hüsrev Hatemi de esprisini yapar: “Bu işi iyi idare ettik, uzlaşma sağlayabildik, Nobel Barış Ödülü’nü de hak ettik böylece” diyerek… Kendisine sorulduğunda, aynı sert ve aksi tavırlarından kendisinin de nasibini aldığını, neden yapamadın ya da yanlış yaptın diyerek kendi kendini de yeri geldiğinde azarladığını anlatır.

Akçasu, tıp öğrenimini tek bir ders ekmeden tamamlamıştır. Buna ilişkin şöyle bir anekdotu var: Bir yakınının hasta olduğunu ve hastanede yattığını öğrenen Akçasu, onunla ilgilenmek zorundadır ve hastaneye gitmek üzere yola çıktığında Radyodiagnostik Hocası (Sgalitzer) ile karşılaşır. Derse gelmekte olan hoca sorar: “Sen yok, ders yok?”… Utanarak geri döner Akçasu.

Akçasu’ya göre talebeliğin asıl gücü, zahmeti ile zevkini birleştirmektedir, kendisinde ise bu gücü bulamamıştır, bütün öğrenciliği tam bir teslimiyetle sadece kitaplar arasında ve stajlarda hocalar peşinde geçmiştir. Öyle ki Adli Tıp’ta Hikmet Yalgın Hoca, İsa’nın peşini hiç bırakmayan havarilerine atıfta bulunarak, peşini bir an olsun bırakmayan bu öğrencisine “Havariyun” demiştir.

Bülent Berkarda, asistanlığı döneminde Tedavi ve Farmakoloji Kliniği’nin bilimsel açıdan en üst düzeyde olduğunu belirtir. Akçasu o dönemde doçenttir ve Berkarda’ya göre, farmakoloji yanı sıra hukuku da çok iyi bilir Akçasu”. Tedavi ve Farmakoloji Kliniği’ndeki 3 büyük isimden biridir Akçasu.

Prof Dr Hüsrev Hatemi, “Anılar, Ömür Süvarisi (Dergah, 2007)” isimli kitabında Prof. Dr Akçasu ile ilgili birkaç anısını aktarır: Hatemi, 1965 yılında Yön dergisini sempatiyle okumaktadır, ancak Macaristan’a yaptığı eziyetler yüzünden Sovyetler Birliği’ne öfkelidir. Farmakoloji Profesörü Dr Akçasu’ya düşüncelerini aktardığında Akçasu ona, dünyanın tek bir bloğun emrine verilmesi halinde ezilen milletlerin halinin ne olacağını sorar ve ona İngiltere, Fransa ve Rusya’nın tek blok halinde iken Birinci Dünya Savaşında bize çektirdiklerini hatırlatarak şöyle devam eder: “Rusya’da Ekim devrimi olmasaydı, 1918’de bir de Doğu illerinden işgale uğrayacaktık. Bizim sağcılarımız bu kadar yakın geçmişi düşünmeden, Dünya’nın, Avrupa ve Amerika’ya dikensiz gül bahçesi gibi sunulmasını istiyorlar. İki blok arasında bir anlaşma olursa görürsün batılı dostlarımızı. Ortada ne dostluk ne müttefiklik kalır”. Akçasu sayesinde “dezenayize” (kendi tabiri: dezenayize olmak, enayiliği giderilmek) olan Hatemi, 20-25 yıl sonra Sovyet Rusya kalmayınca onun ne kadar da haklı olduğunu düşünür. Dünya yine tek bloğa kalmıştır ve dezenayize olamamış köşe yazarları “Batı neden bizi sevmiyor” diyerek köşelerinde ağlamaktadırlar (Syf. 306).

Prof. Dr Hatemi, bir gün Prof. Dr. Akçasu’ya şu beyti aktarır: “Eğerçi köhne metaız revacımız yoktur, revaca da o kadar ihtiyacımız yoktur (Gerçi biz eskimiş malız, bize değer verilmiyor. Fakat bize değer verilmesine de pek ihtiyacımız yoktur). Beyti dinleyen Akçasu “tevazu gibi gösterilmiş ama çok kendini beğenmiş bir söz” demiştir. Yine Hatemi’nin kitabından, Akçasu’nun Prof. Dr. Fikret Biyal’in en sevdiği arkadaşlarından biri olduğunu, Biyal’in vefatından sonra son yolculuğuna uğurlamaya gittiklerinde Hatemi, Mevlana’nın bir sözünü hatırlar ve aktarır Akçasu’ya: “Ben öldükten sonra bana Fatiha okumaya gelme. Sağlığımda gel ve karşımda oku ki seni görmüş olayım”. Bu sözü çok beğenen Akçasu ile Hatemi, birbirlerini daha çok aramaya, “Yasin suresi” kadar vakitleri olmasa da “Kevser suresi” müddetince görüşmeye karar verirler. Hatemi, aradan 20 yıl geçmişken (5 Ocak 2007) bu sözü tutamadıklarını üzüntüyle hatırlar, hatta ona göre bir de ihtar almıştır: Bir sağlık sorunu nedeniyle ertesi gün 12 Ocak 2007’de operasyon geçirmek üzere hastaneye yatırılır (Syf. 310).

Tıp fakültesinde öğrencilik dönemi ve o dönemde Tıp Fakültesi’nde öğrenci olmak

Öğrenciliği döneminde oldukça başarılı sınavlar vermiştir Akçasu. Örneğin göz hastalıkları sınavında kendisine verilen yaşlı bir erkek hastayı oftalmoskop ile muayene ettikten sonra korneada nefelyon ve optik atrofi olduğunu söylemiş. Hocanın nefelyon olmadığını söylemesi üzerine önden aydınlatıp, yandan bakarsanız korneanın kesitlerini ve nefelyon olduğunu görürsünüz demiş. Böylesine başarılı sınavlar vermesi ve hocaların onun başarısını ölçüt olarak almaya kalkışması üzerine arkadaşları onun sınava en son girmesini telkin etmişler.

Kendisine göre, onun zamanında Tıp Fakültesi’nde eğitim, öğrencileri motive eden, destekleyen bir organizasyona sahiptir: Öğrencilerin 6 yıllık ders programı, staj grupları, çalışma programları, daha en başından günü gününe programlanmıştır ve kayıt esnasında öğrencilere kitapçık halinde çalışma programları sunulmaktadır. Fakülte sekreterleri tarafından hocaların derslere girip girmedikleri titizlikle kontrol edilmektedir (Bu arada o dönemde Almanya’yı terk etmek zorunda bırakılıp da, Atatürk tarafından sahip çıkılan ve ülkeye davet edilen Alman hocaların derslere girme konusunda son derece dakik olduğunu, genel olarak da sadece Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’in derslere geç kaldığını, ama nükteli ve güler yüzlü oluşu nedeniyle idare edildiğini öğreniyoruz).

Tevfik Sağlam da, Naşit Erez’in arabasıyla sık sık kliniğe teftişlere gelirmiş.

Üniversitede özerklik sorunu hakkında görüşleri,

bilimsel ve özerk oluşun vazgeçilemez birlikteliği

Akçasu, o dönemlerde hayli özlemini çektikleri özerkliğin elde edildikten sonra hızla kötüye kullanılmaya başlandığını, öğretim üyelerinin derslere girme sorumluluğunun gün geçtikçe yok olduğunu ve ne yazık ki bu organize, disiplinli, çalışkan havanın zedelendiğini, bu durumun öğrencilerin hevesini kırdığını ve derslerden uzaklaştırdığını düşünmektedir. Oysa özerkliğin ne kadar önemli olduğu açıktır, kıymeti bilinmelidir, çünkü bilimsellik, özerk ortamda dallanıp budaklanır. Ayrıca ona göre “Bilimsel olanlar, bilgiye sırtını dayamış olanlar özerkliğin kıymetini bilir, yoksa uşaklıktan kurtulamazsın”. Yine ona göre, ne yazık ki bizim özellikle günümüz devlet büyüklerinde bilime ve bilim insanına değer verme zihniyeti yoktur. Bilginin özerklikle vazgeçilemez birlikteliği hakkında şu anekdotları anlatır bize Akçasu: “Dr. Erich Frank Türkçeyi iyi bilmezdi. Dersleri Almancaya hakim bir asistan eşliğinde Almanca anlatırdı. Bir gün vizit esnasında Maarif Vekili Hasan Ali Yücel gelir ve Frank’a neden Türkçe ders anlatmadığını sorar. Frank da yanındakilere döner ve “Neden Türk tıbbına ne hizmetler yaptığımı sormuyor?” der. Dr. Erich Frank’ın bu özerkliği bilimselliğinden gelmektedir. Bir seferinde de gene Hasan Ali Yücel, Akil Muhtar Özden Hoca’yı klinikte ziyaret eder ve sorar: Doktor sayısı çok az, kantiteyi arttırsak? Akil Muhtar ise “Bana kantiteyi değil, kaliteyi sor” diyerek cevap verir. Sonuçta, Alaattin Akçasu, 4936 Sayılı Kanun’un hazırlandığını ama layığı ile uygulanmadığını söyler ve şu sözü hatırlatır bize: “Türk gibi başla, İngiliz gibi bitir”.

Askerlik dönemi

Tıp Fakültesi’nden 1945’te mezun olduğunda askere çağrılan Akçasu, bu nedenle sınıf arkadaşlarından 4 yıl sonra asistanlığa girebilecektir. Askerliği döneminde de sınıf birincisidir ve kendisi kuradan muaf tutulursa da bunu kabul etmez ve kurada Çanakkale çıkar. Dr. Alaattin Akçasu, askerliği döneminde tedavi etmekle sorumlu olduğu askerlerin bir an evvel işlevsel hallerine dönebilmeleri için özellikle salgın hastalık durumlarında son derece pratik uygulamalara başvurmuş: Karantina çadırlarının işe yaramayacağını göz önünde bulundurup, kabakulak geçiren hastaları tecrit etmeyerek bütün askerlerin sıkı gözetim ve takip altında 20 gün içinde kabakulak geçirmelerini sağlamış. Uyuz olan erlerin vücutlarına önce kireç, sonra da zeytinyağı sürerek uyuzdan hızla kurtulmalarını sağlamış.

Asistanlık dönemi ve o dönemin tıp fakültesi, eğitim koşulları ve çalışma ortamı

Askerlikten sonra. 1947 yılı Eylül ayında oradan, başında Prof. Dr. Sedat Tavat’ın bulunduğu ve o dönemde “Mayo Klinik” diye tabir edilen Haseki Tedavi Kliniği’ne geçer. Öğrenciliğinden beri ideali, kendisini hayli etkilemiş olan Akil Muhtar’ın kurduğu bilim yuvasında farmakoloji çalışabilmektir. Ancak bu geçişi onca çalışkanlığına rağmen öyle kolayca olmaz. Haseki Tedavi Kliniği’ne asistan olarak geçişini şöyle anlatır kendisi: 1933’te Üniversite reformunun kabulüyle Darülfünun kapatılıp yerine Üniversite kurulmuştur. Ancak üniversite, kanunla değil yönetmelikle idare edilmektedir. Yine yönetmelik sistemiyle asistanlık yapılabilmektedir. Bu yönetmeliğe göre üniversitede özerklik, tüzel kişilik kavramları henüz söz konusu değildir;  Rektör maarif vekili tarafından atanmaktadır, dekan ve hocaları rektör önermekte ancak sonunda maarif vekilinin istedikleri görev yapabilmektedir. Gerçi, o dönem maarif vekilleri şimdikiler gibi değildir, dekan ve hoca seçiminde yetkinliğe, gerçekten üniversiteye faydalı olacak kişilerin seçimine özen göstermektedirler. İşte böyle bir dönemde askerliğini yaparken, komutan, terhisten bir ay önce asistanlık başvurusu için Dr. Akçasu’ya izin verip kendisini İstanbul’a gönderir. Dr. Akçasu, Tedavi Kliniği’ne asistan olarak müracaat eder. Sedat Tavat Hoca’nın “Söyle arkadaşına yer boşalınca sana haber versin, gel başvurunu yap” demesi üzerine “Ben Aydınlıyım, eğer beni almaya cidden niyetli iseniz adresimi size bırakayım, yer boşalınca emrinizle bana haber versinler” diyerek ricada bulunur. Oysa dönemin Sağlık Bakanı Behçet Uz’un memleket genelinde sağlık merkezleri açıp başına sağlık uzmanları yetiştirerek sevk zinciri kurmak gibi planları vardır. Sağlık uzmanlarına Şişli, Haydarpaşa, Ankara ve İzmir’de rotasyon usulü eğitimler verilmesini planlamaktadır. Sağlık Bakanı, mecburi hizmetini yapmasına rağmen Dr. Akçasu’ya mecburi hizmetini yaptığını gösteren belgeyi vermez ve onu sağlık uzmanı olmaya zorlar. Kabul etmeyince kendisini, Şişli Çocuk Hastanesi’ne tayin eder. Burada Dr. Akçasu, Prof. Dr. Kemal Saraçoğlu’nun Dahiliye Kliniği’nde çalışır. Bir zaman sonra ev arkadaşlarının ısrarı ile Sedat Tavat Hoca’yı yeniden görmeye gider ve hocanın zaten boşalmış olan bir yer için kendisinden haber beklediğini öğrenir. Asistanlığa başlayabilmek için Sağlık Bakanlığı engelini Nurettin Bey’in yardımı sayesinde aşacaktır.1947 Eylül ayında Farmakoloji ve Tedavi Kliniği’nde asistanlığa başlayan Dr. Akçasu, Dr. Reşat Garan’ın “Benimle dahiliyede çalış, farmakolojide körelirsin” önerisine rağmen, daha öğrenciliğinde gönül verdiği Dr. Akil Muhtar’ın Farmakoloji Kliniği’nde çalışma kararından vazgeçmez. Bu esnada direktör Dr Sedat Tavat’tır. Burhan Söylemezoğlu ise başasistandır. Farmakoloji ve Tedavi Kliniği, 1910’da kurulmuştur. 1908’de Akil Hoca gelmiş ve bir yıl hijyen hocalığı yapmış, Kadırga’da farmakodinamiyi kurmuş, yeniden dönüp burada Farmakodinami ve Tedavi Kliniği’ni kurmuştur. Akil hocadan sonra bu kliniğin direktörlüğüne Sedat Tavat Hoca getirilmiştir. Sedat Tavat’ın gelmesiyle Necmettin Rıfat Yarar klinikten ayrılmıştır. Sedat Tavat, kliniğin adını “Farmakoloji ve Tedavi Kliniği” olarak değiştirmiştir ve Dr. Akçasu’ya göre bu isimlendirme daha uygundur, çünkü farmakoloji, farmakodinamiyi kapsar ve ayrıca “klinik farmakoloji” tabiri de yanlıştır ona göre, çünkü farmakoloji içinde klinik olmayan bir yığın disiplin vardır. Burada sadece dahiliye kliniği olduğu için “klinik farmakodinami” deyimi de uygun değildir. O dönemde dünya üzerinde başkaca üç ülkede “farmakoloji ve tedavi kliniği” olarak adlandırılan ve benzer prensiplerle çalışan klinik mevcuttur: İskoçya (Dundee), İsviçre (Cenevre) ve Türkiye (İstanbul).

1920’li yıllarda Tıp Fakültesi, Şişli Etfal, Haseki, Kadırga’ya (öğrenci yurdunun olduğu yer) dağılmış haldedir. 1920’de farmakoloji, Kadırga’dan Haseki’ye taşınmış. Bu dönemde Haseki’de İbrahim Ethem, Haseki’de farmakodinami çalışmaları yapmaktaymış. Akil Muhtar zamanında Haseki Farmakoloji ve Tedavi Kliniği’nde hocalar stajyerleri de yanlarına alarak ekip halinde poliklinikte hasta muayene ederlermiş. Asistanlar poliklinikte yetiştirilirlermiş. Cerrahpaşa’da göz (Neşet Önder), Bakırköy’de nöropsikiyatri (Mazhar Osman) varmış. Sonradan Çapa’da Kuduz Hastanesi’nin arkasında 2. Cerrahi Kliniği kurulmuş (Fahrettin Kerim Gökay). 1942’de Cerahpaşa’da cerrahi yanına üroloji ve radyoloji kurulmuş. Dahiliye, Vakıf Gureba’da imiş. Bu dönemde Tıp Fakültesi, Şişli, Haseki, Bakırköy, Cerrahpaşa, Vakıf Gureba’ya dağılmış halde bulunmaktadır. Haseki Farmakoloji ve Tedavi Kliniği, 1943’te oluşmaya başlamıştır. İlk kuruluşunda farmakodinami ağırlıkta iken, sonradan klinik ağır basmıştır. Akil Muhtar, buraya ilk olarak farmakodinami hocası olarak gelmiştir. Merkez Bina, 1933’ten sonra üniversiteye verilmiştir. Önceden Harbiye Nezareti’ne ait olan bu binaya, 1933’ten (reformdan) sonra farmakoloji, fizyoloji, hijyen, mikrobiyoloji, kütüphane, dekanlık ve rektörlük geçirilmiştir. Fen Fakültesi Zeynep Hanım Konağı’nda yerleşiktir. 1960 senesinde Eczacılık Fakültesi kurulunca Dr. Akçasu bu fakültenin direktörü olmuştur.

Sedat Tavat’ın öğrencileri için farmakoloji sürgün yeridir, Akil Hoca’dan sonra oraya gönüllü giden tek kişidir Dr Akçasu. 1944’te Suphi Artunkal Şişli’den gelir doçent olarak.

Dr. Akçasu asistanlığa başladığında Tedavi Kliniği’nde iki servis vardır: 16 ve 17. Servis. Onaltıncı Servis’te dahiliye hastalarına, 17. Servis’te tüberküloz hastalarına bakılmaktadır. Asistanlar, ilk üç ay radyolojide çalışıp sonra servise çıkmaktadırlar. Asistanlar, bizzat hastaların idrar, feçes, kanda şeker, üre tayinlerini yapmakla mükelleftirler, laboratuar sonuçları beklenmemektedir. Döner sermaye yatakları, paralıdır ve bu gelirle hemşire ve hastabakıcıların maaşları ödenmektedir. Diğer yataklar ücretsizdir ve buralara fakir ilmuhaberi getiren fakir hastalar yatırılmaktadır. Sonraları devletin ödeme yaptığı bu yataklarda yatan hastalardan ayrıca ücret talep edilmeye başlanmış. Yine başlarda döner sermayeden doktorlar pay almazken, sonradan 4936 Sayılı Kanun’un “gereğinde hocalar, döner sermayeden pay alabilir” diyen maddesinin uygulanması gündeme geldiğinde, Fahri Arel Hoca “hocalık para için değildir, bu maddeyi uygulamayalım” deyince vazgeçilmiş bu maddenin uygulanmasından ancak sadece o dönem için. Aslında bu maddeye göre, hocalar, mesai saatleri dışında baktıkları hastalardan ücret almaya hak kazanmaktadırlar.

Dr. Yavaşça, İngiltere’den döndüğünde yıl 1953’tür ve müdire Melahat Aksel’dir. Kendisi Ankara’dan gelmiş ve sosyalist görüşlü imiş.. Dr Akçasu, bunları anlatırken kendisinin de sosyalizme sıcak baktığını ifade eder. Çiçek Palas’ta  Nazım Hikmet’in affı için toplanan aydınlarla birlikte imza atar, hatta daha sonradan açlık grevi esnasında Cerrahpaşa Cerrahi Servisi’ne yatırılan Nazım Hikmet’in periyodik olarak bakımını üstlenir ve onunla sohbetleri olur.

Tüberküloz servisinin (17. Servis) durumu ise şöyledir: Tüberküloz hastaları 6 ay-1 yıl yatıyorlar serviste, streptomisin var ama bulunamıyor. Alüminyum yemek tabakları otoklava konmaktadır, sabahları balgam preparatları yayılmış, hazır, sedimentasyonlar takip ediliyor. Temizlik ve titiz çalışma ortamı, yukarıda pnömotoraks (PTX) odası. PTX’ları  Fahir Melek Göksel yapmaktadır. Tahsin Artunkal, retropnömoperituan aletini tarif eder ve tarif üzerine Dr. Yavaşça bu aleti bizzat kendisi yapar. Bütün EKG’lerin çekimini üstlenmiş olan Dr Fahir Göksel’e “Bırakın EKG çekmeyi öğrensin asistanlar” diyerek hem onun üzerinden ağır bir yükü kaldırmış, hem de bir monopolü yıkmış olur.

Döneminde öğretim üyesi olabilmek üzerine görüşleri ve anıları

Üniversite kliniğine öğretim üyesi olabilmek için çalışkan, bilimsel düşünmek, yetkinlik gibi bazı özelliklere sahip olmanın yeterli hatta önkoşul olmadığını, ne yazık ki bazı özelliklere de asla sahip olmamak gerektiğini yine Alaattin Akçasu’nun anlattıklarından öğreniyoruz: Akçasu, Dr. Rahmi Dirican’ın solcu olduğu söylentileri nedeniyle kliniğe kabul edilmediğini anlatır. Kliniğe kabul edilmeyen Dr. Dirican, Dr. Akçasu’yu sonradan gittiği Erzurum’a davet eder. Dr. Dirican, Erzurum’da 40 sağlık ocağını son derece işlevsel bir hale getirmiştir, hasta kart sistemini kurmuştur, Birleşmiş Milletler’in her türlü desteğini sağlamayı bilmiştir. Dahası, yaptığı hizmetler nedeniyle Birleşmiş Milletler tarafından kendisine ödül verilmiştir. Bunun üzerine Dr Akçasu, bu son derece başarılı ve idealist meslektaşını klinikte çalışmaya çağırır. Dr. Dirican’ın öğretim üyeliği Senato’da tartışılır, bazı doktor arkadaşları tarafından sosyal hizmetlerde bulunduğu ve komünist olduğu söylenerek şikayet edilmiştir ve bu gerekçelerle asistanlığı kabul edilmez. Dr. Dirican, daha sonra Bursa Uludağ Üniversitesi’ne gitmiştir ve orada da rektörün tüm engelleme çabalarına karşın aynı halk sağlığı hizmetlerine devam etmiş ve emekli olmuştur. Öte yandan yine Akçasu, Bedii Şehsuvaroğlu’nun Cumhuriyet gazetesine 230 makale (sadece köşe yazısı, bilimsel makale değil) yazdığı için Tıp Tarihi Kürsüsü’ne kabul edildiğini anlatır.

Dr. Muzaffer Öztürk, Akçasu ile sohbetleri esnasında Dr. Dirican’ın yedi yayınla İstanbul Üniversitesi’ne geçişine onay vermeyen Senato’nun, bir süre sonra aynı yayın sayısıyla Uludağ Üniversitesi’ne geçişine onay vermesinin tuhaflığına işaret eder ve sorar: Gerçekten üniversiteye öğretim üyesi olarak kabul edilmenin önkoşulu bilimsel yeterlilik midir?

Bu konuda Alaattin Akçasu’nun anlattığı bir diğer örnek ise şöyle: Dr Ziya Yüceoğlu, Türkiye’de Dahiliye ve New York Üniversitesi’nde kardiyoloji ihtisası yapmış, yine New York Üniversitesi’nde kardiyoloji profesörü olarak çalışan son derece başarılı bir hekimdir. Ancak kendi ülkesine hizmet edememenin sıkıntısını duymaktadır. Akçasu, o dönemde açılan bir doçent kadrosu için başvurmasını önerir. Türkiye’de o dönemde kardiyoloji diye ayrıca bir bölüm olmadığından Dr. Ziya Bey’in gelişi kliniğe hayli faydalı olacaktır ona göre. Oysa bu kadro için düşünülen bir başkası vardır ve konu Profesörler Kurulu’nda tartışılır. Bir profesörün karşı çıkış nedeni hayli trajikomiktir: Ona göre “Dr. Ziya Bey, Türklüğünü kaybetmiştir çünkü hiç Türkçe yayını yoktur”. Yine de 35 redde 40 kabul ile Dr. Ziya Bey kliniğe kabul edilir, ancak takdimi esnasında Dr. Şefik Bey hariç tüm diğer hocalar tarafından hayli kaba karşılanır. Tüm bu kabalıkların ortasında Dr. Şefik beyin nazik ve saygılı, nesnel tavrı ders vericidir: “Ben size olumsuz oy verdim ama Profesörler Kurulu kararı olumlu çıktı. Benim oyum tarihe karıştı, sonuca saygı duymam gerekir, hoş geldiniz”. Prof. Dr. Sedat Tavat’ın, Dr. Ziya Bey’e “Ders olarak antihelmintikleri anlatın” demesi bardağı taşıran son damla olmuş, bunun üzerine Dr. Ziya Yüceoğlu maaşını bile almadan istifa etmiştir. Bu durum karşısında başta Prof. Dr. Ekrem Kadri Unat olmak üzere bazı öğretim üyeleri, Profesörler Kurulu’nun hiçe sayıldığını iddia ederek soruşturma açılmasını isterler. Soruşturmacı Prof. Dr. Ekrem Kadri Unat’tır. Konu, Meclis’te gündeme alınır ve sorulur: Prof. Dr. Sedat Tavat ve Reşat Garan “Rutin olarak öğretim üyelerinin ilk geldiklerinde 6 aylığına farmakolojiye gönderildiğini, sonra kliniğe geri döndüklerini” söylerler, oysa kesinlikle yoktur böyle bir uygulama…

Farmakoloji ve Tedavi Kliniği, çalışmaları, başarıları

Prof. Dr. Akçasu, o dönemde tüm dünyada Farmakoloji ve Tedavi Kliniği’nin üç ülkede mevcut olduğunu söyler: İsviçre, İskoçya ve Türkiye (Cenevre’deki kinliğin bir benzeri, Akil Muhtar aracılığı ile İstanbul Üniversitesi’nde de kurulmuştur). Kendisi Almanca bilen Akçasu, o dönemde harap bir halde olan Almanya’nın uygun olmayışı nedeniyle ilk kez İngiltere’ye gider ve 96 sterlin ile bir talebe yurdunda bir yıl süreyle İngiltere’de kalır. Orada farmakoloji hocası Prof. Dr. West ile tanışır ve ona şöyle der: “Farmakolojide hayvan tecrübeleri ile bir yere geldim ama nereye geldim, ne kadar biliyorum? Beni hiç bilmiyormuş gibi kabul edip, ne biliyorsanız öğretin. Neyi bilip, neyi bilmediğimi anlayayım”. Kurbağa kalbini asıp çalıştırma yönünden, pratik ve metodoloji yönünden İngilizlerden üstün olduğunu anlamış. Dr West’in koruması altında bir yabancı olarak hakkı olmamasına rağmen, kedi ve köpeklerle deneyler yapmış. Bir yıllık dönemde dört çalışma yapmış. Dr. Rally ve Dr. West ile birlikte Mast hücrelerinden salgılanan histamin ve heparin gibi maddeler, bu maddelerin miktarının tespiti üzerine çalışmalar yapmış. Dr. West, Dr. Akçasu’yu ABD’ye tavsiye etmiş. ABD’ye giden Dr. Akçasu, orada farmakoloji laboratuarında 12 poligraf olduğunu, her birine bir köpek verildiğini, öğrencilerin madde enjeksiyon deneylerine geçmeden önce köpekleri hazırlamaya uğraşırken sıklıkla damar kesisi vb. nedenlerle köpeklerin öldüğünü gözlemlemiş ve “Biz köpekleri enjeksiyona hazır hale getirelim, öğrenciler maddeleri enjekte edip, etkilerini gözlemleyebilsinler” önerinde bulunmuş. Bu öneriyi dikkate aldıktan sonradır ki öğrenciler, deney sonuçlarını gözlemleyebilir hale gelmişler.  Dr. Akçasu, burada morfinin etkileri üzerine çalışmalar yapmıştır. Morfinin intravenöz enjeksiyonundan sonraki 3-4 dakika süresince akut etkileri gözleniyor ve köpek, bağırıp çırpınma, idrar-dışkı kaçırma, lakrimasyon sonrasında bir köşeye kıvrılıp uyuklamaya başlıyor. Burada Akçasu, morfinin periferik ve merkezi etkileri üzerine bilgisini arttırmıştır ve aklından Hutton’ın şu sözü çıkmaz: “Bir molekülün enjeksiyonundan sonra ilk dakikalarda olanlar, açığa çıkan bir başka madde nedeniyledir”.

Ayrıca Prof. Dr. Suphi Artunkal tarafından ABD’ye gönderilmiş ve 1958-1960 yılları arasında ABD İllinois Üniversitesinde “visitor professor” olarak çalışmıştır. Prof. Dr. Suphi Artunkal’ın kendisi de İngiltere’ye gitmiş ve İngiltere’den I131 alarak Türkiye’de tiroid fonksiyonlarını incelemeye başlamıştır (1945’te dünyada, 1948’de Türkiye’de).

Atrial fibrilasyon olayı ve Türkiye ve Tedavi Kliniği açısından önemi

Eskiden atrial fibrilasyon (AF) patogenezinde Louis’in “circus movement” teorisi geçerlidir. Akçasu, serviste yatan bir AF hastasında o dönemde kullanılan intravenöz ilaçları denemektedir (artan dozlarda asetil kolin), ancak AF’u durduramamaktadır. O dönemde yayınlanan bir makaleye uyarak KCL kaşesi hazırlatıp verecekken AF kendiliğinden sonlanır. Bu arada circus movement’ı gözlemlemek amacıyla Lagendorff kalbi üzerine çalışmalar yapmaktadır. Kalp kasına elektroşok vererek fibrilasyon oluşturup, kalbi ikiye, dörde, sekize keser ancak AF’yi durduramaz, sadece kestikçe fibrilasyon adedinin azaldığını gözlemler. Birbirinden bağımsız ektopik odakların varlığının söz konusu olduğunu düşünen Akçasu’nun bu gözlemini çekinceyle karşılayan Prof. Dr. Reşat Garan, “Dr Louis, böyle olsa idi bunu görebilirdi, literatürde olmayan bir şeyi neşretmeyelim, ya doğru değilse” diyerek yayınlanmasını uygun görmez.

Bu gözlemden 4-5 yıl sonra Dr. Prinzmetal’in yanında bulunan Dr. Ali Ekmekçi, Dr. Akçasu’nun bu gözleminden bahsetmiş ve bu gözlemi ciddiye alan Prinzmetal, kalbe elektrodlar yerleştirerek ektopik odakların varlığını doğrulamış, keşfin kendisine ait olmadığını ancak bu keşfi deneylerle doğruladığını ifade etmek suretiyle de bulgularını neşretmiş. Sonuçta, doğru bilinen yanlışların sınanması yoluyla doğrular açığa çıkarılabilmekte ve bilim, bu sayede ilerlemektedir. Aslında Dr. Reşat Garan, kendi yaptığı keşfin önemini de algılayamamış, göz ardı etmiştir. Kendisi Viyana’da iken bazı maddelerin, vücuttaki kimi hücrelerden histamin salgılanmasına yol açtığını düşünmüş, “Şokta, tansiyonu düşüren enjekte edilen madde değil, o maddenin uyarısı ile bazı hücrelerden salgılanan bir başka maddedir” demiştir. Dr. Garan’ın digital glikozidleri üzerine değerli araştırmaları mevcuttur ve kendisi, histamin liberasyonunu Viyana ve Berlin’de ilk gösteren kişidir. Akçasu’nun Reşat Garan’a dair bir diğer hatırası ise şöyle: “Dr. Garan, Berlin’de farmakolojiden doktora sınavına girecek. Yaşlı bir Alman hanımın evinde pansiyoner. Gece boyunca düğüm atma konusunda el becerisini geliştirmek amacıyla sandalye bacaklarına düğümler atmış. Bir gün sonra sınavı verip eve döndüğünde yaşlı hanım sormuş: Sizin dininizde böyle durumlarda sandalyelere düğüm atmak adetten midir?”.

Prof. Dr. Alaattin Akçasu’nun Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden üzerine anlattıkları

(Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden’i ölümünün 50. yılı nedeniyle anma toplantısı, Haseki kardiyoloji Enstitüsü, 9.11.1999)

Prof. Dr. Akçasu, Ord. Prof. Dr Akil Muhtar Özden Hoca ile aralarında longitudinal bir ilişki olduğunu söyler: Bu ilişki biçimi yapıcı, paylaşımcı, ilerleticidir; öncekinden alınan feyzin sonrakine aktarılması esastır. Kendisi Akil Muhtar Hoca’nın 6 yıl süreyle öğrenciliğini yapmıştır. Öğrenciliği boyunca onun etkisi altındadır ve bu nedenle hep farmakolojide çalışmanın hayalini kurmuştur. Akçasu öğrenci iken, Akil Muhtar’ın kendisinden ayrıca Farmakodinami dersleri alma şansına sahip olmuştur.

Akil Muhtar, 1877’de Mehmet Muhtar Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelmiş, 1896’da Jön Türklere katılıp, Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Cenevre’de tıp eğitimine devam edip, 1902’de tıp fakültesinden mezun olan Akil Muhtar, bir yıl Paris’te çalıştıktan sonra 1903’te Cenevre’de tezini vererek tıp doktoru unvanını kazanmıştır. Tüberkülozda Barr sınıflandırmasını yapmış olan ünlü Dr. Louis Barr’ın, hijyen hocası Christiani’nin ve farmakodinami alanında Dr Mayer’in yanında (birlikte yaptıkları çalışmalarda opium alkaloidlerinin lokal anestezik etkisi olduğunu göstermişlerdir) asistanlık yapmıştır. 1906’da farmakodinami alanında “Privat Doçent” unvanına hak kazanan Akil Muhtar, Mohtar refleksini tanımlar ancak ne yazık ki tıp dünyası onu İsviçreli olarak tanımıştır.

1908’te 2. Meşrutiyet’in ilanı sonrasında Akil Muhtar Türkiye’ye döner ve hijyen hocası olarak çalışmaya başlar. Bu arada Askeri ve Sivil Tıbbiye birleşmiştir (Darülfünun Osmani Tıp Fakültesi). Akil Muhtar’ın önderliğinde bir komite, Cenevre Tıp Fakültesi tüzüğünü esas alan yeni bir tüzük hazırlayarak yürürlüğe sokar. Farmakodinami ve Tedavi Kliniği kurulur. Rektör Cemil Topuzlu’dur. Dersler iki bölümdür: Başında Tevfik Vacid’in olduğu “Müfredat-ı Tıp ve Fenn-i Edviye” ve başında Akil Muhtar’ın olduğu “Fenn-i Tedavi” Her iki bölümün başkanı ise İbrahim Ethem Ulagay’dır. Kadırga’da ilk farmakodinami laboratuarını kuran Akil Muhtar, Fenni Tedavi ve Fenni İspençiyari (başında Mustafa Nevzat Pısak) bölümlerini birleştiriyor ve Tedavi Kliniği’nin nüvesi böylece atılmış oluyor. Akil Muhtar, Haseki’de ayrıca Bakteriyoloji ve Patolojik Anatomi’yi de çalıştırmıştır. 1924’te hazırlanan bu tüzük ve isimler yeniden değişmiştir.

1925’te Fakülte Haydarpaşa’dan İstanbul’a taşınır, ancak farmakodinami Kadırga’da devam eder. 1928’de Sağlık Bakanı Refik Saydam, Tababet İcra Kanunu’nu çıkarır. Bu kanuna göre artık tıpta uzman olabilmek için imtihan verilmesi gerekecektir ve Akil Muhtar, 1929’da böyle bir jüri karşısında imtihana girerek iç hastalıkları uzmanı olur. Farmakodinamiye affiliye (destek olan) Tedavi Kliniği şeklinde anlaşılması gereken “Farmakodinami ve Tedavi Kliniği” ismi, 1933 Üniversite Reformu’ndan sonra değişmiştir. 1938’e kadar 3. ve 6. Koğuş’ta hizmet veren Tedavi Kliniğini Akil Muhtar çalıştırmaktaydı. Tedavi Kliniği, 1940 yılında şimdi Kardiyoloji Enstitüsü’nün olduğu yere taşındı.

Devlet Başkanı İsmet İnönü, Fevzi Çakmak’ı genelkurmay başkanlığından emekli ettirebilmek için 65 yaş sınırını getirtir, bu arada bu sınırlamaya dayanılarak Akil Muhtar da emekliye sevk edilir. Daha sonra Akil Muhtar, 1946 yılında İstanbul Milletvekili olarak Ankara’ya gider. 13 Şubat 1948’de ise bu verimli hayat, mediasten tümörü nedeniyle sona erecektir.

Prof. Dr. Akçasu’ya göre, 1910 yılında Türkiye’ye ilk elektrokardiyografi cihazını getiren, Mohtar refleksini tanımlayan, digital glikozidlerinin kalp kası üzerine etkileri hakkında önemli çalışmalar yapan, karaciğerin detoksifikasyon fonksiyonunu yerine getirip getirmediğini ölçen Santonin testinin ülkemizde uygulanmasına öncülük eden, periferik sirkülasyonun o dönemdeki en objektif ölçüm metodu olan “préssion maximal veineuse” metodunu kullanan biricik hekimdir Akil Muhtar Özden.

Sonuç

Prof Dr Akçasu, Atatürk’ü kaybettiğimiz yıl liseyi bitirip, tıp fakültesine girmiş, fakülteyi bitirdiği sırada ise Türkiye’de çok partili hayata geçilmiştir. 2. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle Türkiye Cumhuriyeti önceden Avrupa’nın etkisi altında iken, savaşın sona ermesiyle Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) yoğun olarak etkisi hissedilmeye başlanır. Tıp fakültesinden yeni mezun olanların eğitim amacıyla daha ziyade ABD’ye gittikleri bu dönemde Dr Akçasu, İskoçya’da eğitim almıştır. Böylece aldığı eğitimin hocalarına daha benzer nitelikte ve felsefede olduğu söylenebilir. Daha sonraları doçentlik yıllarında ABD’de de çalışmalar yapmış, oradaki eğitim olanaklarını ve kaynaklarını da inceleyebilmiştir.

Prof. Dr. Akçasu, tok ve açık sözlü olarak yaşamıştır. Bu özelliğini “ben kendime karşı da öyleyim” diyerek kendisi de tasdik etmiştir. Gerçi bu açık sözlülük sayı olarak arkadaşlarının sayısını azaltmıştır, ancak nitelik bakımından kendi dileğine uygun bir arkadaş kitlesine sahip olmuştur. Prof. Dr. Muzaffer Öztürk’ün kendisi ile yaptığı sohbetlerin kayıtlarını incelediğimizde, üniversitenin tarihine belirli oranda katkıda bulunabilecek ve şu ana kadar anlatılmamış, yayınlanmamış olan öykülerle, anılarla da karşılaşmış bulunuyoruz.

Bu farmakoloji ustasının daha uzun zaman aramızda olmasını dileriz. <<

Kaynaklar

1. Prof. Dr. Alaattin Akçasu için yapılan bir anma toplantısının kayıtları, Haseki Kardiyoloji Enstitüsü, 29.12.1995.

2. Prof. Dr. Muzaffer Öztürk’ün Prof. Dr. Alaattin Akçasu ile 1995-1998 yılları arasında yaptığı karşılıklı sohbetlerin kayıtları, Haseki Kardiyoloji Enstitüsü, 29.04.1998, 06.05.1998, 27.05.1998, 10.06.1998.

3. Ord. Prof. Dr. Akil Muhtar Özden’in 50. Ölüm Yıldönümü nedeniyle yapılan bir anma toplantısının kayıtları, Haseki Kardiyoloji Enstitüsü, 09.11.1999.

4. Anılar Ömür Süvarisi, Prof. Dr. H. Hüsrev Hatemi, 2007, Dergah Yayınları, syf. 306, 310.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın