And Dağları’ndan Bolivya’ya kuşbakışı

May 01 2008 Published by under 1. Sayı

Bolivya yolculuğum, Brezilya üzerinden başladı. Bir ay boyunca Brezilya’nın değişik kent ve kasabalarında kaldıktan sonra sıcak mı sıcak bir Eylül günü Bolivya sınırındaki Corumba kentine ulaştım. Burası Latin Amerika’nın efsanevi devrimcisi Simon Bolivar’ın adını verdiği topraklardı. Otobüsten iner inmez  polisler sarı humma aşı sertifikası ve pasaport kontrolü yaptılar. Eğer Brezilya ve Bolivya’ya gidecekseniz mutlaka ve mutlaka aşı yaptırmanız ve sertifikanızı yanınızda bulundurmanız gerekir. Corumba, Brezilya’da Bolivya üzerinden uyuşturucu trafiğinin geçtiği kent olduğu için, her yerde polis görmeniz mümkün. Otobüs terminalinde turizm ofisi bulunmadığı için, oradan geçen birilerine uçak biletini nereden alacağımı sorduğumda gazete satan bir büfeyi gösterdiler.  Büfenin sahibi bir yandan gazete, çiklet  satıyor, bir yandan da otobüs ve uçak bileti kesiyordu. Şansıma aynı gün saat 15.30’da Santa Cruz’a bir uçak varmış ve hemen biletimi aldım.  Şanslıydım çünkü, uçak Corumba’dan haftanın üç günü sefer yapıyormuş. Corumba’ya 700  km ötede olan bu kente bilet bulduğum için sevinmemek ne mümkün. Bileti incelediğimde ne göreyim, ” Bolivian Aeroforce Linea “…Yani Bolivya Hava Kuvvetleri uçağı”.  Önce İspanyolcamdan kuşku duymaya başladım, hiç Hava Kuvvetleri sivil yolcu taşımacılığı yapar mıydı? Ama yapıyormuş. Otobüs terminalinin tam karşısında Bolivya sınırı “Bienvenido Bolivia” yazan, paslı teneke bir tabela ile bize “hoşgeldiniz” diyordu. Artık Bolivya toprağı olan Puerto Suarez’deydim. Bu paslı, rengi solmuş, sararmış tabelayı görünce nasıl bir ülkeye geldiğinizi tahmin etmek çok da zor olmuyordu. Tabelaları gibi kırık dökük olan eski, köhne  tek katlı bir binadaki gümrük görevlileri pasaport ve aşı sertifikamı kontrol ettikten sonra beklememi istediler. Çünkü görevliler Türkiye’yi tanımıyor ve vize gerekip gerekmediğini bilmiyorlardı. Birbirlerine danıştıktan sonra işin içinden çıkamayıp, birkaç telefon görüşmesinin ardından vize almama gerek olmadığını ifade ettiler.

Oysa sırada bekleyen Alman, İngiliz ve İspanyol turistler hemen vize alıp yollarına devam ediyorlardı. Bu ülkelerden gelen gençler misyonerlerdi ve Bolivya yerlilerine Evangelic inancını tanıtmak üzere bu ülkeye gelmişlerdi. Bir saatlik bekleyişin ardından sıra bana geldiğinde, polis kalın ciltli, sarı sayfalardan oluşmuş büyükçe bir defterde kimlik bilgilerimi doldurmamı istedi, ardından bir başka birime gidip pasaportumu damgalattım, sonra da bir başka polis memuru kendisine 10 Bolivianos vermemi istedi. Şaşırtıcı olan burada turist kayıtlarının bilgisayar ile yapılmamasıydı, çünkü bilgisayarları yoktu. Öte yandan turistlerin polise ödediği 10 Bolivianos karşılığında herhangi bir makbuz da verilmiyordu. Bolivya’nın kaderi fakirlik, yoksulluk. Bu ülkenin gümrüğünde bile bilgisayar olmadığına göre, internet kafelerin de  yok denecek kadar az olduğunu düşünmeye başladım. Oysa ne garip çelişkidir ki, Bolivya da nereye giderseniz gidin adımbaşı bir internet kafeye rastlıyorsunuz. İşte bu yaman çelişkinin nedeni çözemedim bir türlü.

Misyonerler otobüslerle yollarına devam ettikten sonra taksi durağına yöneldim, bir de ne göreyim sanki otomobil müzesindeyim. Taksiler 1940’lı, 50’li yıllardan kalma. Adeta bir zaman tünelinden geçiyordum. Şöför havaalanına ücretin 25 Bolivianos olduğunu söyleyip parayı peşin aldı (nerdeyse 3 Amerikan Doları). 40 km ötedeki havaalanına bu kadar az para ödediğime şaşırmıştım doğrusu. Belki de dünyanın en ucuz benzini bu ülkede satılıyordu, litresi 4 bolivianos. Havaalanına geldiğimde check-in için bavulumu alıp, dirhemli eski bir terazide tarttılar. Nostalji burada da karşıma çıkmıştı. Bu küçücük havaalanında in cin top oynuyordu. Birkaç tane görevli personel ve sayıları 10’u bulmayan Santa Cruz yolcularından başka kimsecikler yoktu. Uçak kalkana kadar Duty Free’de zaman geçirmeyi düşündüm ama orası da kapalıydı, henüz faaliyete geçmemiş! Birden yankılanan bir anons uçağın üç saat gecikmeli kalkacağını bildiriyordu. Siyah beyaz filmlerde gördüğümüz  İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki  pervaneli, küçük eski bir uçağı izliyordum bekleme salonundan. Oysa bu gri renkli uçak değil miymiş Santa Cruz’a gidecek olan. Uçak dediğime bakmayın, adeta oyuncak gibi ufacık birşey. Tek kapılı bu nostalji güzeli uçağa, hostes görevini yapan askerin selamı eşliğinde rütbeli pilot subay bindi. Daha sonra yolcular içeri alındı ve  hostes asker bavullarımızı hiç de askeri disipline uymayan bir biçimde rastgele üstüste fırlattı. Uçağın sürekli sallanmasından dolayı içimiz dışına çıka çıka üç saatlik bir yolculuğun ardından sağ salim Santa Cruz’a ulaştık.  Takvimler hala 80’li yılları gösteriyordu…

Deniz seviyesinden 1000 metre yüksekte olan Santa Cruz yarı tropik bir iklime sahip ve Bolivya’nın kişi başına düşen geliri en yüksek kentlerinden biri. Turistik bir özelliği olmamasına karşın bu kentte görülmeye değer tek yapı 16. yüzyılda yapılan içi altın ve gümüş işlemeli katedral ve yerlilerin elişlerini sattıkları pazar. Gezimin ikinci durağı Cochabamba oldu. Bolivya’da şehirlerarası otobüslerin en yenisi 20 yıllık otobüsler. Otogarda inince, yanıma yaklaşan üniformalı bir polis, kimliğimi sorduktan sonra burada sahte polislerin cirit attığını ve dikkatli olmam gerektiği konusunda uyarıda bulundu. Söylediğine göre sahte polisler kaşla göz arasında turistlerin cüzdanlarını ve pasaportlarını çarpıyormuş. Polisin nasıl olup da yabancı olduğumu teşhis ettiğine önce şaşırdım. Oysa Bolivya halkının tamamına yakınının kısa boylu, fıçı göğüslü ve yerli genlerinden gelen çekik gözlere sahip olduğu düşünülürse, polisin turist olduğumu anlaması çok zor olmamıştı. And dağlarının eteğinde yer alan bu kentte dağın zirvesinde büyük bir Hazreti İsa heykeli tüm kente tepeden bakıyordu. Bu kentte görülecek tek yer mumya müzesi. Asfalt yolun bulunmadığı bu son derece fakir kentte sokaklar seyyar satıcılar ve seyyar lokantalarla doluydu. Tabii, bir de kaset satıcılarını unutmamak gerek. Ne gariptir ki, Bolivya da hangi kente gittiysem kaset satıcıları hoparlörlarini sonuna kadar açmış 80’li yılların unutulmaz ikilisi Modern Talking’in şarkılarını çalıyorlardı. Adeta Bolivya’daki takvimler hala 80’li yılları gösteriyordu. Bir kuyruklu yıldız gibi müzik dünyasından gelip geçmiş, çoğumuzun hatırlamadığı Modern Talking’in bu ülkede bu kadar çok sevilmesi gerçekten şaşırtıcıydı. 3000 metrenin üzerindeki rakımda olan Cochabamba’da oksijen eksikiliği kendini göstermeye başlamıştı. Şiddetli başağrısı ve fiziksel yorgunluğun üstesinden koka çayı ile gelmemiz gerekecekti. Koka yaprağı çiğnemek veya çayını içmek yükseklik hastalığı için tek seçenek. Kimi gördüysek herkesin yanakları şiş, çünkü halk bol bol koka yaprağı çiğniyor. Çok berbat bir tadı olan kokayı çiğnemek çok da kolay değil, en iyisi çayını içmek. Bu berbat tatlı koka yaprağını birkaç dakikadan fazla çiğneyemedim.  Kokanın bende yarattığı ilk etki 15-20 dakika süreli bir taşikardi ve ardından sinusal ritme dönüş oldu. Adı ile uyuşturucu arasında ilişki var gibi görünse de bu bitkinin uyuşturucu olmadığı da bir başka gerçek.  Zira And Dağları geleneğinde kokanın kokaine dönüştürülmesi söz konusu değil. Koka onlar için atalarından gelen bir gelenek, bir kutsal bitki. Ve yine Bolivya’lılara göre koka And geleneği, kokain ise Batı geleneği.

Potosi’den başkent La Paz’a gitmek üzere biletimi aldım, ama başlayan kar yağışı ve La Paz yolunun ulaşıma kapanması nedeniyle rotamı Potosi’ye çevirdim. İspanyollar döneminde gümüş çıkartılan bu kente dağların arasındaki uçurumlardan ve dar yollardan geçerek ulaştım. Bu dar ve uçurum dolu yolların kenarında bir haç işareti ve Meryem ana heykelleri karşımıza çıkıyordu. Meğerse, bu imgeler o yolda kaza yapan ve hayatını kaybedenler anısına ve de sürücülere ibret olsun diye konulmamış mı? Artık Bolivya’da bu külüstür otobüslerle ve derin uçurumlarla kaplı yollarda yolculuk yapmanın ne demek olduğunu bu ülkeye gitmek isteyenlere bir kez daha hatırlatmak isterim doğrusu.  Bolivya’daki 8 büyük kentten 5’ine yaptığım gezide gördüğüm pekçok şehirlerarası yol bu derece korkunç ve tehlikeli idi. Dağların arasında birkaç evden oluşan ve elektriği olmayan, uygarlıktan çok uzak ve birkaç lamasını otlatan köylüler gerçekten görülmeye değer. Daha sonra Oruro ve Sucre kentlerine aynı nitelikteki yolları katederek ulaştım. Sucre, UNESCO tarafından tarihi yapıları korumaya alınmış, son derece bakımlı ve gelir düzeyi yüksek bir kent. Öte yandan Oruro adını bir zamanlar burada çıkarılan altın madeninden almasına karşın, şimdi fakirliğin pençesinde. Sucre’den 100 km ötedeki Tarambuco kasabası Quecha yerlilerinin yaşadığı ve İspanyolca konuşulmayan bir yöre. Yöresel giysilerden başka kıyafetler giymeyen bu kasaba halkının geçim kaynağı lama, guanaco yünlerinden yapılan kazak, eldiven, halı gibi el işlemeleri. Bolivya sokaklarında sayyar satıcıların çoğu, çocuklarını sırtındaki kundakta taşıyan kadınlar. Erkeklerin tembel olduğunu ve çalışmadığını düşünmeyin sakın, erkeklerin çoğu tarlalarda çalışarak evlerinin geçimini sağlıyor. Sokaklarda lamaları görmek, Bolivya’nın güneyindeki sokaklarda ağaçlarından muz koparıp yemek, bir kaç saat sonra buzlarla kaplı And dağlarını görmek, uçurumlarda nostaljik otobüslerle yolculuk yapıp, adrenalininizi arttırmak hoşunuza gidecekse Bolivya görülmeye değer doğrusu. <<

——————-

Bolivya

Konum: Güney Amerika’nın

orta kesiminde yer alan

Bolivya; Brezilya, Paraguay,

Arjantin, Şili ve  Peru ile

komşudur.

Yüzölçümü:  1.098.500 km2

Nüfus: 8.300.000

Dinler: %95 Katolik

%5 Protestan

Diller: İspanyolca, Quechua,

Aymara

Para birimi: Bolivianos

(1 USD = 8 bolivianos)

Nüfusun etnik dağılımı:

%30 Quechua yerlileri, %25 Aymara yerlileri , %30 melez, %15 beyaz ırk

Kişi başına düşen ulusal

gelir: 2600 dolar

Dr. Levent Ertuğrul

İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi

Fizyoloji Anabilim Dalı

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın