Beş bin yılı bir bütün olarak okumak!

Eyl 12 2009 Published by under 6. Sayı

Dr. Yavuz Dizdar

Bugünümüz kuşkusuz geçmişin devamıdır. Fakülte’nin altıncı sayısında size “beş bin yıllık” bir tarihi bir kerede sunmayı amaçlıyoruz. Çünkü izini sürebildiğimiz tarihimiz, bundan yaklaşık beş bin yıl önce Eski Mısır’da başladı. Bugünkü üniversiter yapının zemini görünen o ki, Eski Mısır’da ortaya çıktı, tıbbın temelleri de Mısır’da atıldı. Hekimler o zamanlar henüz doktor değildiler, ama çok saygındılar. Öğreti önce Pisagor, Platon, ‘Socrates’ gibi Antik Çağ düşünürleri tarafından Akdeniz’e, oradan da Roma’ya geçti, Roma kumaşı evirdi, çevirdi, biçti ve o kadar özeldi ki, ona yerleşmesi için İstanbul’u seçti. Böylelikle bugün İstanbul Üniversitesi olarak adlandırılan “kristal kubbe” MS 425’te İstanbul Okulu olarak kuruldu; keyifle okumanızı dileriz.

 Derken 1453’te, sıkıştığı yerde köpürüp dalgalanan sular bir anda duruldu. Fatih düşündüğümüzden çok daha ileri görüşlü bir insan oldu. İstanbul’u bilim ve sanat merkezi yaptı. Çağ bir anda dönüverdi, Batı’ya uzanan son küçük dalgası bile Rönesans’ı tetiklemeye yetti, İstanbul Üniversitesi bu ‘çağlar döngüsü’nün hep merkezinde oldu. 

 Bugün vardığımız noktada, araştırmalar (Ar-Ge) sayesinde yepyeni ilaçlar tasarlayabiliyor, insanların yaşam sürelerini uzatabiliyoruz. İzlerini binlerce yıl öncesindeki taş tabletlerde bulabildiğimiz nöropatik ağrıyı bugün tedavi edebilir hale geldik. Durmadan şekil değiştiren grip virüsüne karşı artık “aşı geliştirmek” olanağımız var.

 Oysa biz dayatılan yeni dünya düzeninde “özellikle hekimler olarak” giderek hızlanan bir “saygınlık kaybından” muzdaripiz. İşimizi ne kadar iyi yapsak da, ne kadar iyi paralar kazansak da, “saygınlık asla parayla kazanılmıyor”, malum, “beyaz kiri kaldırmıyor”.

 Tam gün konusunda söylediğimiz onca doğru söze rağmen derdimizi dinletemiyorsak, nedeni yine biziz! Bir türlü dizginleyemediğimiz ihtiraslarımız ve beklentilerimiz…

 Lakin olasılık sadece “Bir!”

 ”Yaşam protokolünün sonlanma noktası”, beş bin yılda değişen çok şey var, sadece onda bir istisna yok!

 O halde “saygınlığımızla bilinmek” yerine, “halka sırtını dönmüş açgözlüler” olarak anılmak ısrarımız niye?

 Aç ve açık değiliz, peki neden “insan olmak konusunda”, üstelik beş bin yıl sonrasında, hala bu kadar fakiriz?

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın