Bir tıp fakültesi dekanına mektup

Eki 06 2010 Published by under 8. Sayı

Bu mektup geçen ayların tartışmalı gündeminin ardından bize ulaştırıldı. Kimin yazdığı önemli değil, ancak “Türkiye’de tıp eğitiminin genel bir fotoğrafı olarak bütün hekim adaylarının aynı görüşü paylaştığı açıkça ifade edildi. Hiç değiştirmeden yayınlıyoruz.

Sayın Dekanım;

Ben 2008-2009 öğretim yılında Tıp Fakültesi’nden mezun olan bir öğrencinizim. Size yazmış olduğum bu satırlar, fakültemizin dekanı olmaktan çok bir hocamız ve yaklaşık bir hafta önce bana vermiş olduğunuz diplomam dolayısıyla meslektaşınız olarak beni çok rahatsız eden bir hususta sizi bilgilendirmek amacını taşımaktadır. Ben bu yazıyı yazmayı eğitim gördüğüm kuruma, bana emek veren hocalarıma, aileme, kişisel etik değerlerime, vatanıma ve kutsallığına inandığım tıp mesleğine bir borç olarak görüyorum. Bir şeylerin değişebilecek olmasını gerçekten isterdim ancak sorunlar fakültemizin o derece yerleşik sorunları haline gelmiş ki işinizin çok zor olduğunu üzülerek görüyorum.

Bundan tam bir hafta önce bir elimiz kalbimizde diğer elimiz arkadaşımızın omzunda yemin ederken hepimizin içinde bir korku vardı, ben sanmıştım ki mesleğe adım atmaya hazırlanan tecrübesiz bir hekimin yaşadığı türden bir korku bu ama bugün yanıldığımı anladım. Hiçbirimiz söylemesek de gözlerimizi dolduran ve bizi tedirgin eden ‘ne olduğumuzun’ bilincinde olmamızmış. Dün gece yaşadığım olayı, bitmeyen saatleri ve yetersiz hissetmenin bende yarattığı düş kırıklığını tahmin bile edemezsiniz. Ben şunu gördüm ki sizler beni doktor ilan ettiniz ama ben doktor değilim.

Tıbbi bilgileri yarım yamalak kafasında oturtmuş, TUS’a çalışırken elinin altında çoktan seçmeli bir soru değil bir insan olduğunu unutmuş, hastanenin iş yükü hafiflesin diye her türlü ayak işine koşarken sadece birkaç ay sonra kendi başına kalacağını ve doktor olacağını görmemiş ve ne kadar yetersiz olduğunu bildiği halde buna isyan etmemiş ve sözlü sınavlarda aldığı şişirilmiş notların büyüsü ile kendini gerçekten doktor sanan biriymişim.

Ne yazık ki artık yanılgıların geri dönüşü yok, tıp fakültesini iyi bir derece ile bitiren, klinik ve pratik anlamda etrafımdaki birçok arkadaşımdan hep daha iyi olduğu söylenen bir öğrenciydim ve o kapıdan elinde diploma ile gönderdiğiniz, sevdiklerimizi emanet ettiğiniz ”hekim” arkadaşlarımdan ve en çok da kendimden korkuyorum.

Durum tahmin ettiğinizden de vahim çünkü. Hayatta en çok korktuğum şey bilgi eksikliğimden kaynaklanan bir sebeple bir insana zarar vermektir. Dün gece kapımız çalındı ve çocuğunun ateşlendiğini ve kendinde olmadığını söyleyen bir baba gözleri kıpkırmızı karşımdaydı, durum çok acildi, bulunduğumuz yer şehir merkezine oldukça uzakta yeni yapılan yazlık bir site. En yakın sağlık ocağı boş, şans gibi taşınmış 4-5 kişinin de arabası yok. Koşarak çıktım evden, yürürken çocuğun yaşı, sorunun neler olabileceği dönüp duruyor kafamda, ne antibiyotik hangi dozda verecektim diye düşünüyorum. Nasıl sevk edilir bir yerlere, kime sorayım kimden yardım isteyim diye korkmaya başladım bir süre sonra.

Sağlık ocağı tam donanımlı, kapısını açtırmışlar bekçiye. Tek eksiği doktordu, eh artık o da var. Elimin altında 1,5 yaşında 40 derece ateşle titreyen bir kız çocuğu, steteskopum (hani o hastanenin koridorlarında gururla boynumda taşıdığım, ama kulağıma takmak için ille de bir pnömoni beklediğim steteskopum) var. Ama bırakın solunum sesi duymayı küçük inlemeler dışında hiçbir ses duyamıyorum ”ilk” hastamdan (çocuğa değerken ellerim titriyor fark ettirmeden arkama alıyorum ellerimi) biraz sonra sabah olacak ve gerçek bir doktor gelip her şeyi düzeltecek diye düşünürken çocuk kasılmaya başladı, elimdeki soğuk kompresleri ve nasıl yapıldığını bile orda gördüğüm fitilleri bir kenara bıraktım, o an ne düşündüm hocam biliyor musunuz, pediatri föyünün bilmem kaçıncı sayfasındaki sağ alt satırda okuduğum febril konvülziyon tedavisini değil, pediatri stajında, koluna turnikelik yaptığım, sabahtan akşama kadar dosyalarını rafa koyup geri indirdiğim, kilolarına bakıp Avicenna’dan sonuçlarını işlediğim, dosyalarını düzenlediğim çocukları düşündüm.

“Onların içinde hiç mi febril konvülziyon geçiren yoktu?” dedim, “onlar tedavi edilirken ben nerdeydim?” dedim. Sonra “niye” dedim, “niye tek bir kişi bile bunu senin görmen lazım, sen buranın personeli değil birkaç ay sonra can teslim edeceğimiz doktorusun, öğren ki elini değerken hasta bir çocuğa korkudan titreme, bırak elindeki idrar torbasını, bırak dosyaları başkaları düzenlesin, bırak CT sonucunu sen alma demedi! Niye kimse bana aldığım 90 üstü notların beni doktor yapmayacağını anlatmadı?”

Hocam benim amacım kimseyi üzmek kırmak değil, bir senedir internim ve her dakikamı çalışarak geçirdim, uykusuzluktan günlerce başımın ağrıdığını, geceleri titreyen ayaklarım yüzünden uyuyamadığımı, artık sabah olsun diye dua ettiğimi biliyorum sadece. Kulak zarına bakmadan pediatriyi, spekulum takmadan kadın doğumu, hemoroid reçetesi yazmadan genel cerrahiyi bitirdik biz. “Siz doktorsunuz” deyip elimize diplomalarımızı verdiniz ama nasıl bir eğitimden geçtiğimizi görmezden geldiniz, tek suçlu bizler değiliz, kaldı ki bunları gördüğümüz halde sesimizi çıkartmadığımız için cezasını her gün çekeceğiz zaten.

Ancak şundan eminim ki, sizler de suçlusunuz, eğer ben bir kişiye bilgisizliğimden ve eksikliğimden dolayı zarar verirsem en az benim kadar sizler de suçlu olacaksınız.

Bana hasta tedavi ettirmek yerine patoloji preperatı taşıttığınız için, 36-12 çalıştırıp, kan şekeri baktırdığınız ama insülin dozuna elletmediğiniz için, “hasta yükü çok fazla vakit yok” deyip çocuk acilde muayenelere tedavilere karışma hakkı vermediğiniz için, dahiliyede kültür aldırıp sonucuna göre antibiyotik seçimini bana yaptırmadığınız için, onkoloji, metabolizma, endokrin, nöroloji polikliniklerinde asistan hasta bakarken beni dosya bulmaya, yerleştirmeye ya da servis hastalarının BT’lerini almak için radyolojiye gönderdiğiniz için, kadın doğum muayenesi yaparken erkek internleri dışarıda beklettiğiniz ya da sadece ameliyatlara alıp barsak tutturduğunuz için, normal doğumu bir kere bile kendi başına yaptırmadan hatta görmeden %90’ımızı mezun ettiğiniz için, tüm servisin kanlarını alan ama karaciğer palpasyonu yapmadan doktor olanların varlığını fark etmediğiniz için, sadece hastanede işler yürüsün diye beni asıl doktor yapacak olan bu seneyi bana sekreter, personel, hemşire işi yaptırarak geçirttiğiniz için siz suçlusunuz!

207 hekimi teorik bilgi ile doldurup, yetenek-donanım ve tecrübeden yoksun, yetersiz ve korkak birer birey olarak altına imzanızı atarak mezun ettiğiniz için sizler suçlusunuz! Bunları bildiğim halde o diplomayı evime astığım için de ben suçluyum. TUS’a gireceğiz yakında ve bu bahsettiğim insanların %30-40’ı bir yerlerde uzmanlık yapacak ancak geri kalanı müdahale edemediği her hastada, bir hiç uğruna uykusuz geçen gecelerini, çektiği sedyeleri, aldığı kanları ve ne yazık ki sizleri hatırlayacak.

Dün gece bana “seni doktor yaptık, git güle güle, anam, babam, çocuğum sana emanet, sana güveniyorum” diyen siz hocalarımı isterdim yanımda. Bana Li-Fraumeni sendromunun özelliklerini, 3. dönem sifiliz bulgularını, over ca’nın evrelemesini ya da May-Hegglin anomalisini öğretirken -sorarken- ve buna bakıp beni yeterli ilan ederken, niye gerçekten karşılaşacağım ve tedavisini benim planlamak zorunda kalacağım hastaları sormadılar diye yakalarına yapışmak isterdim. Ben kendimi aileme, ülkeme, bana emek veren herkese karşı suçlu hissediyorum, utanıyorum çünkü ben yetersizim.

Hani hep söylediğiniz ‘isteyen görür, öğrenir, yapar’ var ya hocam, yalnızca kendimizi kandırıyoruz. Hiçbir insanoğlu gecede 20 hastadan kan alıp, 3 saatte bir kan şekerlerine bakıp, kültür gönderip, personel peşinde koşup, EKG çekip, ameliyatta 5-6 saat ayakta ekartör tutup, TUS’a çalışıp, 24 yaşına gelip de hala öğrenci olmanın stresini taşırken; her dakikasını hastanede ayak işi yaparak geçirirken, servis tuvaletini kullanmak için hemşireden izin alırken, oturmak, yemek yemek ya da personelden temizini alamadığı için pis çarşafları üstüne örtüp uyumak için bulduğu kısa zamanını hasta bakarak geçirmez, geçiremez. Ancak bunu yapmayan doktor olamaz hocam, olmamalı!

Ben dün geceyi daha önce yaşamış olsaydım, ne yapacağımı bilirdim. Pnömonili hasta muayene edilip tedavisi planlanırken ben epikriz yazıyor olmasaydım dün gece ellerim de titremezdi, bir hemşireye de ben order verseydim, bir teyzenin kolunda günde bilmem kaç kere kan alınmaktan tromboze olmuş damarını aramak yerine enfeksiyonunu ben tedavi etseydim, o zaman belki bunları yazmama gerek kalmazdı.

Şundan eminim ki bunların hepsi geçici şeyler, hepsini öğrenip gerekli tedavileri uygulayacağım. Ama zarar verdiğim her hastanın vicdan azabını tek başıma yaşamak istemiyorum. Bana gururla bakan gözlerde hayal kırıklığı yaratmak da istemiyorum. Bugün “sizi doktor yaptık” diye mezun ettiğiniz arkadaşlarımdan bir tekine bile çocuğumu emanet etmem! Tek tercih yaparak, çok isteyerek girdiğim, bir üyesi olmaktan gurur duyduğum bu mesleği asla çocuğumun seçmesini de istemem.

Ankara’nın göbeğinde, her türlü donanıma sahip, akademik kadrosuyla imkanlarıyla bu kadar iyi durumdaki bir üniversitenin mezunlarıyız biz. Diğer üniversiteleri düşünmek bile istemiyorum ve sorumlu olduğum insanlar, sevdiklerim ve kendim için korkuyorum.

Bu ülkenin elinde steteskop üstünde önlükle dolaşan binlerce yetersiz hekime değil, belki bunun onda biri kadar ama gerçek hekimlere ihtiyacı var. “Bu mesleği tek katlanılır kılan tedavi ettiğiniz hastanızın gözlerindeki minnettarlıktır” demişti bir hocam. Bunu ilk duyduğumda 1. sınıftaydım ve bunu sizin bana öğreteceğinizi umuyordum ve o kapıdan öğrenmeden çıkamayacağımı, deneyip yanılarak gerçek hastaların üzerinde öğrenmek zorunda kalacağımı hiç düşünmemiştim.

Üzgünüm,

Saygılarımla.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın