Bizdenciliğin kısa tarihi

Mar 03 2009 Published by under 4. Sayı

Bizdenciliğin kısa tanımı “hakkın kendileri gibi olanlarla, kendileri  gibi düşünenlere sınırlı olmasıdır”. Hakkın evrensel olduğunu kabul etmekte zorlanan bir yaşam düsturu, olanı ve biteni “ne yapsa yeridir, çünkü bizdendir” şeklinde bir anlayışa buladığında kainat içine çökmeye başlar, yani kollabe olur. Çünkü bizdencilerin temel yanılgısı, akıl ve bilim çerçevesinde ele alınmasını gerektiren “bu dünya” kurallarının reddedilmesidir.

Geçen sayıda söz verdiğim gibi, önce çuvaldızı kendimize batırdım, bu sayıda ise iğneyi “bizdencilere” dokunduracağım. Kainat ve insanlar da dahil olmak üzere bütün varlıklar bu kurallara tabidir. Kuralların insanlar boyutundaki temeli “haklar” çerçevesinde konmuştur. Hak denince sakın insan hakları ile sınırlandırmayın, insanın hakim olmaya çalıştığı bu kavram bu dünyada var olan her şeyin hakkını kapsar. Ormanların var olma hakkı, arıların bal yapma hakkı, hastaların iyi olma hakkı, çocukların akıl ve fizik sağlıkları korunarak büyüme hakkı, hepsi o haklar bütününe dahildir.

Bizdenciliğin kısa tanımı ise “hakkın kendileri gibi olanlarla, kendileri gibi düşünenlere sınırlı olmasıdır”. Hakkın evrensel olduğunu kabul etmekte zorlanan bir yaşam düsturu, olanı ve biteni “ne yapsa yeridir, çünkü bizdendir” şeklinde bir anlayışa buladığında kainat içine çökmeye başlar, yani kollabe olur. Çünkü bizdencilerin temel yanılgısı, akıl ve bilim çerçevesinde ele alınmasını gerektiren “bu dünya” kurallarının reddedilmesidir.

Bizdenciliğin tarihi aslında son derece eskidir. Aklın ve bilimin reddedilmesinin irfan sayıldığı Orta Çağ’dan bile çok daha gerilere gider. Dahası bizdenciler çağlar boyunca en çok dini ve ırkçılığı (müspet ya da menfi) söylemlerine alet etmişlerdir. Oysa ne din ne de ırk kavramının akıl ve bilimle çelişir bir yanı yoktur. Ancak mesele çıkar sağlamak ve nüfuz alanını genişletmek olduğunda akıl ve bilimin zaten bir yeri yoktur. Bizdencilik gerçek din ve ırk kavramlarıyla ilgilenmez, onların içerisinde ayıkladığı ve bütünle ilişkisi olmayan saptırmalar üzerine kendi menfaat sistemini kurar (1).

Bizdencilerin en büyük zaafı da açıklamaya yönelik hiçbir çabalarının olmamasıdır. Zira bütünü görmek istemezler, büyük bir kısmı iyi niyetli, lakin küçük bir kısmı da kendi çıkarlarını kollamaya yönelik kötü niyetle bezenmiş kabullenmişlikle sınırlandırılmıştırlar. Bilimsel ya da değil, karşı bir görüş, farklı bir bakış nafiledir. Bunların yanlış din yorumu üzerine yaslanmış olanları, olanı ve biteni “kader” olarak nitelendirip geçiştirir (2).

Türkiye dini vecibelerini yerine getirmek isteyenlerin baskı altında olduğu bir ülke değildir. Ama Türkiye, devlet yönetiminin yanlış yorumlanın dini temeller üzerine oturtulacağı bir ülke de asla olmayacaktır. Çünkü din de aklı kullanmayı emreder, dini kendi düzenlerini sürdürmeye alet edenler (yobazlar) ise aklın kullanılmasını nafile sayarlar. Bunu bilen yönetim anlayışları (devletler) bu ayrımı “laiklik” ile koyar (ancak laikliğin de bir başka bizdencilik akımı haline gelen “laikçilik”le bir alakası yoktur). Yukarıda anlatmaya çalıştıklarımın ışığında, laikliğin aslında türbanla bir alıp veremediği de yoktur, öğretim üyelerinin sakalıyla, bıyığıyla olmaması gerektiği gibi. Ama “ben her şeye rağmen devleti (o hatalı yorumlanan) din eksenine oturtacağım” derseniz, akıl ve hakikatle bağdaşmayan bu yaklaşımın sizi aydınlık yarınlara götüremeyeceğini de bilmelisiniz. Bu görebilmek için sadece dünyadaki diğer uluslara bakmanız yeterlidir. Kim ileridedir, kim kimden teknoloji ithal eder, kim sağlık sorunlarını nerede çözmeye çalışır, kim dünya hakikati üzerinde söz sahibidir, kim diktatör ya da kral baskısı altında inlemektedir, kim efradını kayırır ve kim ekmek çalmak ya da çöplükte ekmek aramak zorunda kalır? “Ahiret dünyayı fiilen bağlamaz (Tanrı’ya takiyye yapamazsınız)” ve “dünya hakikati” dinin yanlış yorumlanmasıyla sıvanmaz (3).

Bizdencilerin anlayamadıkları önemli kavramlardan biri de hayatın ancak dengeler varsa (dengeler çerçevesinde) sürdürülebilir olduğudur. Hepiniz bilirsiniz, kalbi ritim dengesinde tutan iki ayrı sistem vardır, gereksinimlere göre biri diğerine daha baskın hale gelir ki, yaşam sürsün. Lakin bizdencilerin denge kavramı yoktur. Herkesin onlardan olması durumunda daha iyi bir duruma erişeceklerini sanırlar. Oysa herkesin onlardan olması demek, hele içerisinden yetiştikleri biat kültürünü de hesaba katarsanız, işin doğrusunu söyleyecek kimsenin kalmaması demektir. Alınacak kararları “ayıp olmasın” ya da “büyüğün sözü dinlenir” şeklinde biçimlendirirseniz, günün birinde doğru söz söyleyecek adam bulamazsınız ya da yapılan hatalar Bağdat’tan bile olsa geri döner.

Bizdencilik kendi sınırları içerisinde kaldığı sürece elbette kendi çerçevesi dahilinde sorunlara neden olacaktır. Örneğin hastalanmış çocuğu tek özelliği “bizden” olmak olan yetersiz bir hekime götürürseniz, iyileşmesi gecikir ya da durumu kötüleşir. Yaptıracağınız binayı tek özelliği “bizden” olmak olan yetersiz bir mütahite verirseniz, er ya da geç göçer, siz altında kalırsınız. Amma, siz bizdenciliği devletin ve toplumun her noktasına nüfuz ettirmeye çalışırsanız, o zaman başkaları da zarar görmeye başlar. Olacakları “Elhamdürillah bize teğet geçer” şeklinde geçiştiremezsiniz. Dahası bizdencilik düsturu sürdürülebilir değildir. Yetersizlik ve hata silsilesi üst üste eklenmeye başladığı zaman, zincir bir noktada kırılır. Hele bizim gibi kırılgan bir ekonomiye sahip olan, doğal kaynaklarının altından girip üstünden çıkan, verimli topraklarına rağmen tarımının, hayvancılığının canına okumuş bir ülke için bizdencilik çok daha tehlikeli sonuçlar doğurur. Petrol zengini ülkeler, ekonomilerini ve toplumlarının refahını bizdencilik yapmalarına rağmen bir müddet daha sürdürebilirler, ama kuyunun dibi göründüğünde denizin bittiğini onlar da er ya da geç fark edeceklerdir.

Buna karşılık Üniversite’nin ilgi alanını oluşturan gerçek (hakikat) dediğimiz şey, değer yargılarından bağımsız olan, doğru ya da yanlış olarak adlandırılamayacak şeyi, yani “olan-biteni” akıl ve bilim ışığında tanımlar. Akıl bize seçme olanağını sağlar, binlerce yıl öncesinde indirilmiş öğretilerin bugünle bağdaşmasını olanaklı kılar, akıl zaten bunun için verilmiştir. Elbette bunu yapmayıp, “ilkelerin” esas olduğunu unutup, değişen şartlara rağmen kuralları (şeriat) ilk günkü biçimde işletmeye çalışabilirsiniz. Üstelik bunu bir ülkü olarak benimseyip, buna devlet kadrolarından tutun, üniversitede okumaya çalışan türbanlı kızları bile alet edebilirsiniz. Hatta politik ve maddi çıkar elde edeceğini sanan kesimlerin işbirliğini de kabul edebilirsiniz. Sizinle işbirliği yapmadığını düşündüğünüz kamu çalışanlarını tepeden atamalarla, tayinlerle ya da yasalarla devlet yapısının dışına atıp iyice kadrolaşabilirsiniz.

Lakin bütün bu çabaların ortak bir yanılgısı vardır, akıldan uzaklaşmış din öğretisi hakikatle örtüşmez hale gelir. Radyasyonlu çay içerek sağlıklı olunamaz, limitinin üzerinde hızlanmış treni dualar rayda tutamaz, çünkü din size aklınızı kullanmanızı öğütler. Al takke ver külah mezun ettiğiniz doktorlar, gün gelip sizin de işiniz düştüğünde sağlık sorununuzu gideremez, zira meslek algıları hakikat üzerine (bilimsel gelişmişlik) değil, kendilerine aşılanmış “kabullenme” temeline kuruludur. Bu durumda sağlık sorununuzu çözmek için Amerika’ya gidersiniz. Birileri organ nakli sorununu çözüm geliştirmek için koyun klonlar, siz bundan kurban olup olmayacağını tartışırsınız. İşin kötüsü artık sistemli olarak varmış olduğunuz bu noktada, herkes sizin ağzınızdan çıkacak iki kelimeye baktığından, doğru yolu gösterebilecek hiç kimseyi bulamazsınız, ya o yolu bilmiyorlardır, ya da biat kültürü söylemelerini engeller. İşte İstanbul Üniversitesi, boş sözün bittiği, denizin tükendiği noktadır. Bizdencilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin “muasır medeniyete” açılan kapısı üniversiteleri de ele geçirme çabaları Kitap ehli olmadıklarının” en önemli göstergesidir. Çünkü Kitap “Oku!” diye başlar, okunsun diye yazılmıştır ve okumayı öğütler. Çünkü okuyan bilir (4)!

Fakülte’nin geçen sayılarında kayıtlara ve kanıtlara dayalı olarak anlattığım gibi, İstanbul Üniversitesi’nin temelleri hakların aranması amacıyla atılmıştır, 1453’ten bugüne dek olan süreçte akıl ve bilimin merkezi haline getirilmiştir. 1933’le başlayan yeniden yapılandırılması onu Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu üniversitesi haline getirir, zira Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuştur ve bugün sahip olduğumuz bütün değerlerin de doğrudan ya da dolaylı mimarıdır. Dahası İstanbul Üniversitesi Türkiye Cumhuriyeti’nin kalesidir; hakları korur, sağlığın membaıdır, insanları akıl ve bilim ışığıyla aydınlatır. İstanbul Üniversitesi kainattır, kainatta bizdenciliğin yeri yoktur! Zira İstanbul Üniversitesi, tarihi, değerleri, geçmiş ve bugünkü kadroları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu üniversitesi olması ve dahası fiziksel varlığıyla “Kutsal” olanın en görkemli tezahürlerinden biridir.

Üstelik sakın sahipsiz zannetmesinler. İstanbul Üniversitesi, Rektör, öğretim üyeleri, çalışanları, öğrencileri ve en çok da kuruluşunun temeli olan vatandaşları tarafından korunur. Çünkü İstanbul Üniversitesi herkes için gereklidir, hatta en çok da onlar, yani bizdenciler için, üzerlerine çökmekte olduğunu hala göremedikleri kainatı ayakta tutabilmek adına.

Akıl ve bilimi reddetmenin yakın tarihli örnekleri

Türkiye akıl ve bilimi reddedip, bizdencilik yanılsamasıyla hareket etmenin bedelini sık sık ödemektedir. Aşağıda vereceğim örnekler bunlardan yakın tarihimizde yaşadığımız ve benim hafızamla kısıtlı olan birkaçıdır:

Çernobil faciasının muhtemel sağlık faturası

25 Nisan 1986 tarihinde Rusya Çernobil Nükleer Reaktörü’nde yapılacak bir deney nedeniyle önce reaktörün gücü yarıya düşürüldü, ardından acil soğutma sistemi ile deney sırasında reaktörün kapanmasını önlemek için tehlike anında çalışmaya başlayan güvenlik sistemi devre dışı bırakıldı. 26 Nisan günü gücünün yüzde 7’siyle çalışmakta olan reaktörde, dolaşım pompaları ve reaktörün soğutma sistemi de yavaşlatılınca reaktör tümüyle denetimden çıktı. Dünya tarihine Çernobil Kazası olarak geçen bu felaket sonucunda ciddi bir nükleer kirlenme yaşandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanları söz konusu kirlenmeyi külliyen reddederek çay içilmesinin zararı olmadığını çayı televizyon ekranlarından afiyetle içerek duyurdular. Almanya’nın sınırından çevirdiği nükleer kirlenmiş fındıklarımız ise okullara ve kışlalara dağıtıldı. Ve biz bugün soruyoruz, “kanser neden arttı?”

Bir “şehircilik tufanı” olarak Ümraniye Hekimbaşı çöplüğü patlaması

Çöplükler bütün dünyada onları ortaya çıkaran metropollerin başına bela olmuştur. Ancak dünyanın pek az yerinde Türkiye’de görüldüğü gibi bir sorunla karşılaşıldı. 28 Nisan 1993 tarihinde Ümraniye Hekimbaşı çöplüğü, içerisinde biriken metan gazı nedeniyle patladı. Patlama sonucunda çok yakın çevrede, yani aslında olmamaları gereken yerdeki yerleşim birimleri, çöp dağlarının altında kaldılar. Onlarca vatandaşımız çöpün altında kalarak yaşamını kaybetti. Büyük bir metropolün çöplerinin patlayarak yaşam kaybına neden olduğu çok fazla örnek bilinmemektedir.

Fizik kurallarıyla inatlaşmanın bedeli olarak raydan çıkan “hızlı tren”

Dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde bir hızlı tren bulunduğunu düşünen Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları, 2004 yılının ilk yarısında İstanbul-Ankara arasında hızlı tren seferleri başlattı. Söz konusu hattın hızlı tren seferlerine uygun olmadığı konusunda başta İstanbul Teknik Üniversitesi olmak üzere pek çok bilimsel merci görüş bildirdi. Lakin TCDD uyarıları büyük bir aymazlıkla kulak ardı etti. Derken 22.7.2004 tarihinde tren tam uyarıldığı gibi, Pamukova’da düz yolda raydan çıktı, sonuç olarak 36 kişi hayatını kaybetti, 79 kişi de yaralandı. Söz konusu hızlı tren kazasının meydana geliş biçimi olarak dünyada başka bir örneği bulunmamaktadır. Fizik kanunlarıyla inatlaşmanın mantıklı olmadığı ancak 36 kişinin hayatını kaybetmesiyle anlaşıldı.

Akılsız sondajla delinen metro tüneli

9 Ağustos 2006 tarihinde Zincirlikuyu’da sonradan açıklandığına göre “izin alınmasının bile gerekli olmadığı” bir sondaj sırasında, Taksim-Levent metro tünelinin tavanı delindi. İçerisinde 750 yolcu bulunan metro, aşağıya uzatılmış olan çelik borulara çarptı, aracın ön siperliği ve iki vagonu hasar gördü. Borular hareket halindeki metronun altına düşüp, raylara da zarar verdi, faciadan kıl payı dönülmüş oldu. Türkiye metro tavanı sondajla delinen ilk ülke oldu.

Başbakan’ı bizdencilikle korumanın bedeli olarak “balyoz destanı”

Hükümetin başında bulunmak kuşkusuz büyük bir efor gerektirmektedir. 17 Ekim 2006 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu büyük efor içerisindeyken, oruç ibadetini de aksatmamaya çalışıyordu. Ancak o da bir insan olduğundan ve bünyesi bu kadar yoğun tempoyu kaldıramadığından kan şekeri düştü, apar topar hastaneye kaldırıldı. Hastaneye gelindiğinde şoför ve korumalar alelacele inerek yardım çağırmak peşine düştüklerinde, ileri teknoloji ürünü Mercedes’in kapıları otomatik olarak kilitlendi. Bütün Türkiye’nin gözbebeği olan Başbakan arabadan ancak arabanın camı balyozla kırılarak 10-12 dakika gecikmeyle çıkarıldı. Balyoz bulunamasaydı olası alternatif yöntem camın kurşunlanarak kırılması olacaktı. Dünyanın hiçbir ülkesinde Başbakan arabada kilitli kalmamış ve balyozla cam kırılarak çıkarılmamıştır.

Uçak felaketini önlemek amacıyla apronda deve kesme töreni

THY’nin kullanımdan çektiği RJ uçakların sonuncusunun da İngiliz şirkete devretmenin mutluluğuyla, bu zor işi kazasız belasız atlatmış olmanın sadakası niyetine kurban kesilme kararı alındı. İstanbul’da deve bulmak kolay olmasa da, arandı tarandı ve bir deve bulundu. 15 Aralık 2006 Cuma günü deve Atatürk Havalimanı apronuna getirilerek ikinci hangarın önünde kesildi. Bir havalimanında deve kesmek her ülkeye nasip olmayacağı için, 700 kilo et çıkan deve kesilirken, aprondaki görevliler beraberce kesim ve parçalanma çalışmalarını izlediler. Bunun hemen öncesindeki hafta THY Lufthansa liderliğindeki Star Alliance’a kabul edilmişti. Türkiye başına bela olması ihtimali yüksek uçakların iadesini, Avrupa’nın en büyük havaalanlarından birinin apronunda deve keserek kutlayan ilk ülke oldu. Netameli cihazların sadece nazar boncuğu, karınca duası ve maşallah ile korunabileceği düşüncesi, deve kesmek boyutuna geliştirildi.

Koordinasyon kusurunun gaz faciası boyutu

17 Aralık 2006 tarihinde 4. Levent-Ayazağa metro hattı inşaatını yapan konsorsiyumun iş makineleri, İstanbul Gaz Dağıtım Sanayi ve Ticaret A.Ş’nin (İGDAŞ) 8 inçlik çelik borusunu delince içinden geçen doğalgaz fışkırarak çevreye yayıldı. Basınçlı gazın savurduğu taşlar, yoldan geçen ve park halindeki bazı araçlar ile işyerlerinin camlarına çarptı. Bu nedenle bazı araçlar ile iş yerlerinin camları kırıldı. Büyükdere Caddesi’nin Seyrantepe bölümünde yaklaşık bir saat trafiğe kapalı kalan caddede trafik felç oldu. Olay yerine gelen İGDAŞ ekipleri borudan geçen gazı kesti. Her sokak arasında kazı yapmaya alışık olunan bir ülkede, metro kazısı sırasında ana doğal gaz hatlarına girilmesi ilk defa görülüyordu.

Çevre sorunlarının bizdencilik boyutu

Ormanlarımız yanıyor olmasına karşılık, “kene sorunu kalmadı” şeklinde komik bir açıklama geldiğini hatırlayacaksınız. Kuraklık haritayı değiştirdi, kaynaklar tüketildi, Tuz Gölü küçüldü. Altın arama sevdasıyla (altın yumurtlayan tavuğu kesen köylünün günümüz versiyonu) Kaz Dağları talan edilmeye başlandı. Hatalı tarım politikaları nedeniyle yemlik mısır da kalmadığından, Arjantin’den genetiği değiştirilmiş mısır getirtildi, bunların bir kısmı olasılıkla dükkan önlerinde kurulmaya başlanan “bardak mısır” noktalarında tezgahlanıyor.

(Bu yazı akıl ve bilimle ilişkili örnekleri kapsamaktadır. Siyasi partilerin bizdencilik örnekleri için ise cilt cilt kitap yazılabilir).

Türkiye’nin iyi bir temizlenmesi gerekiyor!

Bizim bir ülke olarak artık iyi bir temizlenmemiz gerekiyor. Herkes bulunduğu noktadan iki adım geri çekilip önceliklerini düşünmek durumunda. Nasıl mı? Siyasi partiler kendine sormak durumunda, “bizim önceliğimiz nedir, siyasi inancımız mı, yoksa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleceği mi?”  Belediyeler sorgulamak durumunda, “bizim önceliğimiz işin yapılması mı, yoksa gereksiz ihaleler açıp bizdencileri zengin etmek mi? Aynı şekilde meslek grupları da düşünmek durumunda. Mesela doktorlar, “bizim önceliğimiz nedir, para kazanmak mı, yoksa mesleğimizi icra etmek, hastaların dertlerine derman olmak mı?” diye sormalılar kendilerine. Meslek odaları da sormak durumundalar, “biz ne iş yaparız, bizim işimiz mensuplarımızın haklarını korumak mıdır, yoksa siyaset yapmak mıdır” diye.

Türkiye’nin artık keselene keselene yıkanması gerekiyor. Herkes şöyle bir oturup kendini “ne” olarak tanımladığını iyice düşünmeli. Kendini ne olarak görüyorsa önce onu olmalı, sonra diğerini, hem de birbirine karıştırmadan, ve her halükarda denilmeli ki, “ben dürüstüm, benim ışığım akıl ve bilimdir”. Bir doktor hastaların canını yakmadan ayda iki yüz bin dolar kazanamaz. Üyesinin hakkını korumayan meslek örgütü sözünü dinletemez. Çocuğunun canına değer vermeyenler, anne-baba olarak adlandırılamaz.

Velhasıl çok iyi düşünüp bir güzel temizleneceğiz, yıkananlar da kirli kalmakta ısrar edenlere “kokuyorsun!” diyeceğiz. <<

(1) Yukarıda anlatmaya çalıştıklarım tasavvufa ilişkin olanlardır. Evrende hiç kimsenin reddedemeyeceği bir düzen vardır. Bu düzen mevcut bilgilerimizle açıklanabilir değildir. Doğrudan bilimsel örnek vererek açıklamaya çalışayım. Teorik fizikçiler evrenin “big bang” (büyük patlama) olarak adlandırılan süreçte, “bir noktadan” patlayarak oluştuğunu kabul ederler. Bir noktadan boşluğa olan patlama 360 derecelik bir küresel hacimde genişleme anlamına gelir. Peki böyle bir patlama nebula olarak adlandırılan sarmalların oluşumunu nasıl açıklamaktadır? Yerçekimsiz bir alanda bir havai fişek patlattığınızı düşünün, yerçekimi olan dünyamızda bile bir havai fişeğin hiçbir huzmesi birbirine değemezken, sarmalların nasıl oluştuğunu açıklayabilmek mümkün değildir. O halde bildiklerimizin önemli bir bölümü bilgi eksikliğinden kaynaklanan kabullenmeler üzerine kurulu bir tanımlamadır (deskripsiyon). Esas olan ise bu hiç açıklayamadığımız düzendir.

(2) Bunu yaparken Levh-i Mahfuz’un neden bir şerit (ip) değil de, bir levha olduğunu akıllarına bile getirmezler. O bir levhadır, çünkü tek boyutlu bir zamansal süreci anlatmaz, içerisinde bütün olasılıkları kapsar. Kader bunların hepsinin ortak adıdır. Dolayısıyla eksik yapılmış bir binanın altında kalıp ölen çocuklarımız da “Haşir Meydanı’na bırakılmadan hesapları kapatılan masumlar değil, akıl ve bilimi reddedip eksik bina yapan müteahhit ve buna göz yuman “bizdenciler”in kurbanlarıdır.

(3) Lakin dini bizdenciliğe alet etmekten çekinmeyenler Kitap’tan çektikleri cümleleri bütünün anlamına aldırmaksızın yerli yersiz kullanmaktan da geri durmazlar. Derler ki; “gözleri vardır görmezler, kulakları vardır işitmezler”, bu cümle cinleri tanımlamaz ki, olsa olsa hırsları gözlerini kör, kulaklarını sağır etmiş insanları tanımlar. Halbuki ben Maun (Yardım) Suresi’ni okumalarını öğütlerim: “Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o öksüzü iter, kakar. Yoksulu doyurmaya önayak olmaz. Vay, o namaz kılanların haline ki; onlar kıldıkları namazdan gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar. En ufak bir yardımı bile esirgerler.”

Ya da derim ki, Mürselat (Melekler) Suresi’nde (28-36) şöyle denir: “O gün inkarcıların vay haline! Şimdi inkar ettiğiniz yere koşunuz! Üç çatallı gölgeye koşunuz. Serinlik sağlamayan ve alevden korumayan gölgeye! O saray gibi kocaman kıvılcımlar saçar. Her biri birer sarı deve gibi kocaman kıvılcımlar, o gün inkarcıların vay haline! Bugün onların konuşamayacakları bir gündür. Özür dilemelerine de izin verilmez.” Nedir bu üç çatallı gölge? Bana nedense bir amblemi çağrıştırır. Bizdencilerin inkar etmeye çalıştıkları yerdir orası, çünkü okumayı sevmezler, böylesi işlerine gelir. İşte gerçek, o üç çatallı gölgede onların bağnaz ümüklerine çöker.

(4) Benim meselemin inançla ilgili değil, akıl ve bilimle ilişkili olduğunu umarım ifade edebilmişimdir. Ancak inançla ilgili kısım konusunda, önceden kalan bir borcumu söylemeyi de ihmal etmeyeyim. Bizim genel sorunumuz okumamaktan kaynaklanmaktadır. Kitap ehli olduğunu iddia edenler de dahil olmak üzere, çok az kişi “anlamak amacıyla” okumaktadır. Fakülte’nin ikinci sayısının giriş yazısındaki (Okuyun çünkü biz bu Fakülte’yi okunsun diye yazdık!) bazı cümleler doğrudan Kuran’dan alıntıdır. Derginin o sayısı en az bin kişiye dağıtıldı, yazılanlara hemen hiçbir itiraz gelmedi, ama bu cümleleri algılayan da çıkmadı. Dolayısıyla ya okumadılar ya da okumadılar. Zaten bütün mesele okumamaktan kaynaklanmaktadır. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın