Çapa’nın Sancak Kulesi

Tem 05 2008 Published by under 2. Sayı

Gözlerinin üstünde garip bir hare vardı, gözlerim yüzüne baktıkça sevinir, aydınlanır ve dolardı. Haddinden erken ağarmış kır saçlar, yorgun ama çökmemiş o beden; hep önümüzde yürürdü, oysa önde olmak değildi hevesi, sadece bilirdi, o önde olursa biz peşindeyiz. Ah derdim içimden, çok değil, bir on tane daha olsa onun gibi, geçtim bu memleketi, ama burayı kurtarırdık. Oysa sert değil ama mağrurdu, rütbesi içindeydi, hiç ortaya çıkmayan o gururu, en yüksek mertebelere bile on gün dayanmıştı. O zaman demiştim ki daha vakti değil, içine öyle ya da böyle batacağı çamur ona da bulaşacak, oysa üzeri o kadar beyaz ki, bunun sadece düşüncesine bile ruhu zor alışacak. Elinin tersiyle itivermişti makamları.

Zaten onun makamı bizlerdik, çok sever, göstermez, ama yine de için için ona benzerdik. Başkasını bilemem ama birlikte çıkmaktan korkacağım hiçbir yol yoktu. Zaten hep böyle günlerde yolumuz buluştu. “Çocuklar, yani öğrenciler” derdi, “gerçekten bizim çocuklarımız. Onlar bizim yarınlarımız ve yarınlarımız bugünden bile öncedir. Bir de o hastalar yok mu, elimizden gelenler bitse bile yanlarındayız.” Çok garip, peki ama bakınca çevreye neden biz bu kadar yalnızız? “Olsa olsa” derdi, “zaman alacak, bugün olmasa bile bir gün başaracak, sileceğiz cehaleti!” Ah derdim içimden, çok değil, bir on tane daha olsa onun gibi, geçtim buraları, bu şehri bile kurtarırdık.

Yıllar önce ilk tanıdığımda, benim henüz şekillenmemiş varlığımda o elbette tek değildi. Ama zaman geçip de düşünce düşlerin kaleleri birer birer, körelen bıçaklara inat satılınca kalemler kırılacaklarına, sadece o geride kaldı. Artık düşen bir kalenin direnen son sancak kulesi, yok olmuş ideallerin, geçmişte kalan sevgilerin, içten verilmiş sözlerin ve inancın son neferi. Tek başına kurtaramayacaksa da henüz bugünü, içimizde kalan ideal kırıntılarını geleceğe bağlayan ince köprü. Her şeye rağmen uğraşmanın, akıntıya ters küreğe asılmanın uzakta parıldayan deniz feneri. Ah derdim içimden, çok değil, bir on tane daha olsa onun gibi, geçtim bu şehri, memleketi bile kurtarırdık.

Şimdi içimde garip üstünkörü bir yalnızlık var. Gerçek gidip gelmekte, duvarda kuşkusuz hep aynı resim asılı olacak, biz birkaç kişi, çok zor olduğunu bile bile uğraşacağız. Belki daha az uyuyacak, hiç dinlenmeyecek, hep koşacağız. Belki bir umut diye sarılıp taşa toprağa, hinliği bilmediğimizden değil, yediremediğimizden kendimize, konduramadığımızdan o garip gurura, hiç keyif almadan, belki silip günlük alışkanlıklarımızı, hatta aç kalsak bile bıkmadan yorulmadan çalışacağız. Ben yine “ah diyeceğim, çok değil, bir on tane daha olsa senin gibi, geçtim buraları, hatta bu şehri ve memleketi, dünyayı bile kurtarırdık.” Lakin biz, gururlu iyimser ve her şeye rağmen umutlu, mesleğin son neferi ve Ata’nın belki de en son çocuğu, onu, kurtaramadık. <<

(Prof. Dr. Yavuz Selim Bozfakıoğlu’nu 5 Ağustos 2004’te kaybettik. Bir hekim ve bir insan olarak İstanbul Tıp Fakültesi’nin öğrencilerinin yetiştirilmesinde doğrudan ve dolaylı sonsuz katkıları oldu. Sorunları doğru algılama, üzerlerine rasyonel yürüme, bu ülkeyi sonsuz sevme, hekimliği maddi çıkarlardan arınmış olarak layıkıyla uygulama, insanlığı yüceltme ve Atatürk ideallerine sonuna dek inanmak konusunda öğrencilerine çok şey kazandırdı. Öldüğünde sadece 53 yaşındaydı.) (14.8.2004)

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın