Dans etme yeteneğine sahip olanların değil Herkesin dansı tango

May 02 2008 Published by under 1. Sayı

Afrika vuruşları, Kızılderili ritmi, Arjantin pampalarının müziği Endülüs ve İtalyan folkloru bir araya gelerek oluşturdular tangoyu. Her zaman kaba, hırçın, bir o kadar da hareketli ve canlı ritmine karşılık son derece hüzünlü ve mutsuzdur tango… Büyük kentte düş kırıklığına uğrayan göçmenlerin kırılan umutları, sıkıntıları ve başkaldırılarının dışa vurumudur. Uzun zamandır görüşememiştik Yavuz’la. Tesadüfen yıllar sonra karşılaşan her dost gibi merakla neler yaptığımızı birbirimize soruyorduk. “Tango’ya başladım” dedim ve yoğun, stresli koşuşturmanın içinde, kendime ayırdığım bu zaman diliminin, benim için ne kadar inanılmaz bir zaman dilimi olduğunu anlatıyordum ki, bana “bize tangoyu anlatsan diye” sordu. Aslında isteği çok zordu; tango anlatılamazdı, hissedilen, yaşanan bir süreçti, böyle bir süreci nasıl anlatabilirdim ki…Uzun uzun düşündüm, neyi anlatmalı, aktarmalıyım, diye, tangonun öyküsünü mü, tango yaparken hissettiklerimi mi, tangonun ne olduğunu mu? Sonunda yazımı da tıpkı tango gibi; kendiliğinden akışına bırakmaya karar verdim. Yazıma başlamadan önce biraz daha bilimsel olsun diye  -ne de olsa bir akademisyenim- internette gezinmeye, kitaplar, dergiler karıştırmaya başladım ve karşıma Zeynep Oral’ın 2000 yılına ait “Sevişmenin adı tango” başlıklı yazısı çıktı, sizlerle paylaşmaktan kendimi alamadım, öylesine güzel anlatıyordu ki, tangoyu… Arjantin üzerine yazılmış en güzel kitaplardan birinin yazarı Pierre Kalfon, “sıradan bir Arjantinli” tarifini şöyle yapar: “kazana sırayla şunları koyun: Bir adet geniş kalçalı Kızılderili kadın, iki adet İspanyol binici, üç adet iyice ezilmiş Gaucho (melez), Bir adet İngiliz seyyah, yarım baş Bask çiftçi, bir tutam zenci… Kısık ateşte 3 yüz yıl kadar kaynatın… Helmini dökünce çabucak 5 adet İtalyan köylü (İtalyan’ın güneyinden gelenler tercih edilir) bir adet Polonyalı Yahudi, dörtte üç baş Lübnanlı tüccar ve bütün olarak Bir adet Fransız fahişeyi ekleyin… Elli yıl dinlendirip öyle servis yapın” Kazana, “5 İtalyan köylü” attığınız yerde durun: İtalyan göçmenler geldiler ve Buenos Aires limanına yerleştiler ve Portenos’lara karıştılar. Portenos yani liman adamlar, köylerden gelmişlerdi kente. Küba’nın neşeli, “Habenera” şarkılarını, Brezilya’dan güneye inen zenci ritmlerini dolamışlardı, dillerine. Gitar eşliğinde şarkı söylemeye, küfüre, argoya, erkek erkeğe yaşamaya alışıktılar. Kadına hasret, terk ettikleri yörelere hasrettiler. İtalyan göçmenlerinin aralarına karışmasıyla tango çıktı ortaya… Geçen yüzyılın ortalarındaydı… Kelime olarak ‘tango nedir’ sorusunun net bir cevabı yok, söylenceler çeşitli: Afrika tamtamlarının çıkardığı, “tan- go” sesleri veya Nigerya-Kongo kökenli dans anlamına gelen “tamgu” yada dokunmak anlamına gelen Latince de “tangere” İspanyolca veya Portekizce de ki “tocar” fiilinden türediği bunlardan birkaçı… Işıltılı salonların dansı tango, Buenos Aires’in kenar mahalleleri ve genelevlerinde ortaya çıkmış bir dans, bir çığlık aslında. 19. yüzyılın sonunda Buenos Aires, Avrupa ve Afrika’dan gelen göçmenlerle dolmuştu. Yalnız ailelerini bırakıp para kazanmak umuduyla gelen, ancak aradıklarını bulamayan, umutları ümitsizliğe dönüşmüş bu göçmenler Buenos Aires arka sokaklarında barların, kumarhanelerin kol gezdiği yerlerde, kendilerini yabancı gibi hissettikleri bu ülkede, hiçbir yere ait olamama duygusundan, yalnızlıktan kurtulmaya çalışırlarken doğdu tango… Afrika vuruşları, Kızılderili ritmi, Arjantin pampalarının müziği Endülüs ve İtalyan folkloru bir araya gelerek oluşturdular tangoyu. Her zaman kaba, hırçın, bir o kadar da hareketli ve canlı ritmine karşılık son derece hüzünlü ve mutsuzdur tango… Büyük kentte düş kırıklığına uğrayan göçmenlerin kırılan umutları, sıkıntıları ve başkaldırılarının dışa vurumudur. Il tangolar iki erkek arasında gerçekleşen bir dans olarak çıkar karşımıza. Belki yeterli kadın olmayışı, belki kadınlarına sahip çıkma güdüsü, belki kendi aralarında ki eğlenme biçimi ama daha çok da kadınını koruma gibi çünkü her dansın bir meydan okuma havasında olup, temsili bir ölümle (belki de başlangıçta gerçekten ölüm) sonlandığını görürüz. Giderek biçim değiştirir ve artık kadın ve erkeğin öyküsüdür tango; anlatamadıkları, söyleyemediklerinin ifadesidir, 3 dakikalığına yalnızlığını, umutsuzluğunu unutmanın dansıdır artık. Ama bu ifade Arjantin aristokrasisi tarafından hor görülür, ayıplanır uzun süre. Ne yazık ki, kenar mahallelerin, adsız kahramanların dansı olduğundan ortaya çıkışı ile ilgili sağlam veriler yoktur. Ancak 1912’de Arjantin’de alt tabakanın da oy vermesi ile ilgili yasanın kabul edilmesi ile tangoda daha üst seviyelerce kabul görmeye başlar ve giderek tango ile ilgili bilgiler, yazılı dokümanlar ortaya çıkar. Yeni kıtaya gelenler, müzikleri ve dansları ile beraber çalgılarını da getirirler. Başlangıçta tango gitar, flüt bazen akordeonla çalınırken, 1865’te bandoneonla tanışır Buenos Aires. Körüklü çalgılar arasında sınıflanan bandoneonun öyküsü ilginç bir şekilde Almanya’ya uzanır. 1835 yıllarında Alman Heinrich Band tarafından icat edilir. Fakir köylülerin kilise orglarının yerine geçebilecek, cenaze törenlerinde yer alabilecek bir enstrüman gereksinimini karşılamaktadır aslında amacı. Alman denizciler ve göçmenlerle birlikte yolu düşer Arjantin’e. Kendi anavatanında rağbet görmeyip, göçmen olarak gittiği bu yeni ülkede tutunmaya çalışır ve bunu başarır da… Kendi yalnız kaderlerini paylaşan bu küçük ahşap kutuya gönlünü verenler arasında yer edinebilmesi daha kolay olmuştur. Artık bandoneon, tangonun neredeyse ayrılmaz parçası, madalyonun farklı iki yüzü, ideal eşidir. Uykusuz gecelerin, acılı şiirlerin, çığlığı olarak yayılan sesiyle bandoneon günümüze kadar tangoyla beraber gelir. Tango artık çalgısını da bulmuştur ama uzun öyküsü burada bitmez, zamanla Buenos Aires’in eğlence müziği ve salon dansına dönüşse de onaylanması zaman alacaktır. Arjantinli müzisyenler önce tangoyu Paris’e oradan da tüm Avrupa’ya ve hatta Uzakdoğu’ya kadar yayarlar. Japonlar çabuk benimser tangoyu. Tango, “shibui” olarak anılır Japonca’da; tam kelime olarak çevirisi yok ama “mutlak güzellikte bir şeyin acı görünümü” anlamına geliyor. Tangonun Paris’te kabul görmesi onun Arjantin’deki değerini de arttırır ve Arjantin sosyetesi tangoyu keşfeder. 1918’ler de sadece dans ve müzik olmaktan çıkar ve sözler yazılır tangolara. Carlos Gardel, tangonun yakışıklı, asi yıldızı, tangonun Elvis Presley’i, tangoyu yaşamın her alanını kapsayan dizeleriyle tüm dünyaya tanıtır. Yıl 1920’ler, 1930’lar, tango artık bir salgın gibi sarmıştır dört bir yanı, altın çağını yaşamaktadır. Ve Arjantin İkinci Dünya Savaşı’nı takiben büyük bir değişim geçirir. 1955’te yönetim değişir, artık askerler yönetir ülkeyi, ta ki 1983’e kadar ve bu süre içinde Arjantin’le birlikte tangoda susar, gömülür sessizliğe, tangonun karanlık dönemi başlamıştır. 1983, askeri cuntanın son bulması ile tango yeniden canlanır, hayat bulur. Bana göre tango mu? Evet bana göre aslında tango bulaşıcı bir hastalık. Semptomları kişiden kişiye değişkenlik gösterebilir; ne zaman “tango” lafı geçse dikkat kesilmek, g
azetelerde, dergilerde veya afişlerde tango hakkında çıkan ne varsa okumak; her türlü tango gösterisine gitmek; tango öğrenmeye karar vermek gibi… Tedavisi yok, bir kez yakalanmaya görsün; ömür boyu sizinledir artık… Semptomları azaltmak mı? Kısmen mümkün; 3×1 tango/haftada en azından… Dilerim size de biraz bulaştırabilmişimdir… Dr. Ümit Türkoğlu İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın