Dünya beklenen grip salgınına nasıl hazırlanıyor?

Mar 09 2009 Published by under 4. Sayı

“Tarihsel verilere baktığımızda 1918’de 50-100 milyon, 1957’de iki ve 1968’de de bir milyondan fazla kişi öldü. Bu rakam HIV’den ölenlerden çok daha fazla. Genç ve sağlıklı insanlar da kısa süre içerisinde hastalanarak ölebilmekteler. Salgın çok hızlı yayılır, pek çok bilim insanı salgının Güneydoğu Asya’da başlayacağını ve havayolları ile yayılacağını kabul ediyor”

Mısır Sharm El-Sheikh kentinde düzenlenen uluslararası grip toplantısında, dünyanın olası grip salgını konusundaki tavrı tartışıldı. 160 ülkenin devlet düzeyindeki temsilcisinin de katıldığı kongrede, bu konuda alınabilecek küresel önlemler dile getirildi. Kongre kapsamında GlaxoSmithKline (GSK) tarafından gerçekleştirilen “MENA Region Media Advisory Board” toplantısını deneyimli gazeteci ve CNN haber spikerlerinden Jilli Carter yönetti.

Dört senedir pandemi aşılarına yönelik çalışmalar yürüten GSK bilim ekibinden Dirk Poelaert beklenen salgın konusunda şunları söyledi: “İnfluenza virüsünün nereden geldiğiyle başlayalım. Virüs bir insana bulaştığı zaman akciğerlere çekiliyor ve akciğerler etkileniyor, böylelikle solunum yolu hücrelerine girip orada çoğalıyor. Virüsün RNA yapısı sürekli değişiklik gösteriyor. Bu nedenle her sene mevsimsel olarak yeni bir virüs olarak ortaya çıkıyor. İkincisi virüsün yüzeyinde pek çok protein var, bunlar içerisinde nörominidaz ve hemaglutinin çok önemli. Nörominidazın 9, hemaglutininin 16 değişik çeşidi var. H ve N, bunların hangisi olduğunu tanımlamakta. Bu virüsleri kuşlarda, özellikle su havzalarında yaşayan kuşlarda buluyoruz. Normal şartlar altından bunlar kuşlarda tehlikeli değil. çok az gastrointestinal enfeksiyon yapar, bunları kuş dışkısında bulabilirsiniz, bu dışkıyla sulara karışarak diğer kuşlara da bulaşır. Bu bulaşma sonucunda virüs değişiyor, örneğin H5N1 kuşları bile öldürür hale geliyor ve maalesef kümes hayvanlarına da geçiyor. Birçok durumda açıkça söyleyebiliyoruz ki, doğadaki kuşlar ve kümes hayvanları arasında bulaşma var. Lakin daha sonra memelilere geçebiliyor ve virüs sürekli kendisini değiştiriyor. Böylelikle kümes hayvanlarını ve insanları bile adapte olup etkiliyor. Şu ana kadar üç değişik hemaglutinin tipi insanları etkiledi, kümes hayvanları ve virüsü taşıyan diğer kuşlarla insanlara geçebileceğini biliyoruz. Virüsün bulaşıcı ve tehlikeli hale gelmesi için yeni ve insanlara bulaşabilen bir virüs olması gerekiyor. İnsandan insan geçiş söz konusu değil N5H1 ile, ama bu bulaşma olursa dünyaya yayılma söz konusu olacaktır”.

Pandemi kavramının aslında çok yeni olmadığını, 1918 de dahil olmak üzere çok büyük salgınlar olduğunu vurgulayan Poelaert. 1957’de H2N2 Asya İnfluenza, 1968’de H3 ile Hong Kong İnfluenza’sının ortaya çıktığını, mevcut durumda pandemiye neden olacak virüs olmamakla birlikte ancak pandemi oluşması için gereken değişimin zamanın bilinmediğini söyledi. Pooelaert sözlerini şöyle sürdürdü: “Tarihsel verilere baktığımızda 1918’de 50-100 milyon, 1957’de iki ve 1968’de de bir milyondan fazla kişi öldü. Bu rakam HIV’den ölenlerden çok daha fazla. Genç ve sağlıklı insanlar da kısa süre içerisinde hastalanarak ölebilmekteler. Salgın çok hızlı yayılır, pek çok bilim insanı salgının Güneydoğu Asya’da başlayacağını ve havayolları ile yayılacağını kabul ediyor. Bir aydan daha kısa süre içerisinde bütün kıtalara yayılabilir. Bir hafta içinde iki farklı hastalık piki gösteriyor, bu daha sonra daha yumuşak bir dalga ile sürüyor. Örneğin Philadelphia ve St. Louise’deki salgınların toplu halde bulunulan durumlarda arttığı gösterildi. Bunun sonucunda sosyal kopmalar ve bir araya gelmeme gibi durumlar da yaşanmakta. St. Louise’de yönetim erken önlem alarak toplantı mekanlarını azalttığı için ölümlerde de azalma görüldü. Bugün antiviraller ve aşıların yanı sıra bildiğimiz çok daha fazla şey bulunmakta. Çok şey biliyoruz, ama pandeminin ne zaman olacağını bilemiyoruz. Bir salgın olacak, ama bu H5N1 mı olacak, başka bir kombinasyon mu olacak bunu bilemiyoruz. 1918’deki salgında ne yapılacağı bilinmiyordu, ama bugün biz ne yapacağımızı biliyoruz.

1997’de H5N1 ilk kez insanlarda görüldü. Küçük bir çocuk hastaneye geldi, yüksek ateşi vardı, bütün doktorlar influenza olduğuna karar verdiler. Alınan örneklerde ikinci ve üçüncü hasta da aynı semptomlarla gelince örnekler alınıp iki profesöre gönderildi. Onlar H5N1 olduğunu söyleyince, Hong Kong’a gidilerek virüsün kaynağı araştırıldı. Canlı hayvanların satıldığı bir marketten alındığı anlaşılınca, virüsün kümes hayvanlarında da bulunabileceği görüldü, bütün market kapatıldı. 1997’de 18 kişide görüldü, altısı bu hastalık nedeniyle öldü. 2003’te özellikle Vietnam’da ve Endonezya’da yeniden ortaya çıktı. 387 kişide hastalık ortaya çıktı ve bunların 245’i ölümle sonuçlandı. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) iki farklı risk bölgesi tanımlıyor. Şu an pandemi alarmı var, ancak insandan insana bulaşma olasılığı zayıf. Henüz tehlike oluşturmuyor, ama bunun DSÖ kriterlerine göre kademe 5 ve 6’ya geçişinin ne kadar zaman alacağını bilemiyoruz. Hükümetler bunu ne kadar ciddiye alırlarsa o kadar önemli. Zira insandan insana geçiş başladığı zaman pandemi başlamış demektir. Endonezya ve Vietnam’da kümes hayvanlarının aşılanması önerisi getirildi. Tavuklar aşılanabilir. Başka bir olasılık da kümes hayvanlar ile vahşi kuşlar arasında bir tampon alan yaratmak.

Ne kadar erken davranırsa o kadar iyi, okulları erken kapatabiliriz, antiviral ilaçlarımız, pandemi öncesinde ve sırasında kullanılabilecek aşılarımız var. Bazı hükümetler laboratuarlarda çalışıyorlar ve H5N1’i araştırıyorlar. En iyisi stok etmek ve gerektiği zaman kullanmak. Özellikle DSÖ’nün yardımıyla aşılar stoklanmakta. Mayıs ayında aşının Avrupa onayı aldık, diğer şirketler de hazırlıklarını yapıyor, dosyalarını sundular”.

Daha sonra söz alan Marc Van Ranst ise küresel salgın durumunda Belçika çerçevesinde aldıkları önlemleri anlattı. Belçika Hükümeti tarafından küresel influenza salgını konusunda görevlendirilen Van Ranst alınabilecek önlemler konusunda şu bilgileri verdi:

“Biz Belçika’da “öyle bir plan yapalım ki, bu iyi bir başlangıç olsun” dedik. Bir küçük grup koordinasyon amacıyla hazırlandı, daha sonra genişletildi. İki kısımdan oluşuyor, biri kuş gribi, diğeri de insana geçmesi durumunda yapılması gereken plan. Ancak bu iki plan birbirinden ayrılmamalı, kamu bilgilendirilmeli. Bu iletişim en temel noktayı oluşturuyor ve açıkça yapılmalı. Kamu planın parçası olmalı ve öyle hissetmeli. www.influenza.be diye bir web sitesi kurduk. Ücretsiz bir telefon numarası da var. internette bazı hazırlanmış klipler, video klipler var, insanlar hasta olduğu zaman ne yapılması gerektiğini anlatıyor. Bunu yapma sebebimiz, pandemi başladığı zaman hazır durumda olmak. Gazetecilerin böyle bir salgında kendilerini nasıl koruyacakları konusunda öncelikle bilgi edinmeleri gerekiyor. mesajın alınması ve iletilmesi kolay olmayacaktır, bu süreç hızlandırılabilir. Başka bir bölüm de gözlem ve kontrol. Ne kadar grip hastası olduğunun bilinmesi gerekiyor, bu nedenle doktorlardan ve sağlık çalışanlarından oluşan bir takım var. Akciğer enfeksiyonlarını inceliyoruz ve şemalar oluşturulması mümkün hale geliyor. Hollanda, Belçika ve Portekiz eğitimle ilgili işbirliği yaptılar. Bu yıl Avrupa Birliği’nden destek aldık ve daha fazla veri daha fazla güvenilir bilgi anlamına geliyor. Her ülkenin kendi referans laboratuarına sahip olması gerekiyor. DSÖ’nün böyle laboratuarı var, ama bütün ülkeler bunun içinde yer almıyor. Ülkelerin kendi uzman laboratuarını geliştirmemeleri için bir neden yok.

Diğer bir önemli konu da hijyenik önlemler, zira hastalık öksürünce ortaya çıkan damlacık enfeksiyonuyla bulaşıyor. Bu nedenle koruyucu maskeler önem yaşıyor. Zira ellerimizle sık sık yüzümüze dokunuyoruz. Elllerin yıkanması bu nedenle büyük önem taşıyor. Bugün geçmişe göre el yıkama alışkanlığımız azaldı. Su olmadığı zaman, örneğin doktorlar hastalarını ziyarete gittiklerinde ellerini yıkayamıyorlar,  bu durumda jel temizleyiciler işe yarayabilir.

Salgın olması durumunda ucuz kağıt maskelerin işe yaramayacağını belirten Van Ranst, ancak ameliyat maskeleri ve N95 maskelerin işe yarayacağını vurguladı. Van Ranst Belçika’nın aldığı önlemler konusunda şu bilgileri verdi: “Bizim ülkemiz 32 milyon maske stokladı, ama biz hasta insanların maskeyi taktıklarını görmek istiyoruz. Profesyonel maskeden de 6 milyon stok yaptık, bunlar FFP2 maskeleri, bu maskeler özellikle kendinizi korumak için işe yarıyor. Söz konusu önemlerin esas amacı, “domino taşları etkisini” ortadan kaldırmak. Hasta ve sağlıklı insanlar birbirinden ayrılmalı, hasta olanlar işe gitmemeli. Kimin bu hastalığı yaydığı da saptanmalı. Özellikle çocuklar virüsü üretme kapasitesine sahipler. Bu nedenle kontrole çocuklarla başlamak gerekiyor; gerekirse okullar kapatılmalı, ama bu zamanında yapılmalı. Zira okullar kapanınca çocuklara bakacak insan gücü gerekecek. Eğer çok geç kapatılırsa, bu durumda da hastalık yayılacak.

İş planının da doğru yapılması gerekiyor, örneğin enerji sektörünün sürdürülmesi gerekiyor. Şirketlerin planları genellikle küçük felaketler için hazırlanmış. Üç dört ay sürecek krizlere hazırlanılması gerekiyor. Aynı şekilde komünikasyon sistemi de önemli. Mesela evde daha fazla insan çalışıyorsa, buna uygun bir telekomünikasyon sistemi hazır olmalı. Ulaşım ve dağıtım sisteminin çalışıyor olması gerekiyor, aksi takdirde su ve yiyecek olmayacak. Hastaneler kapasitelerinin üstüne çıktığında, emekli olmuş doktorlar geri çağırılabilir. Sonuçta her şey o bölgede yaşayan halka bağlanıyor. Bu planın daha önceden verilmesi gerekiyor.

Hastalığın tedavisinde ve yayılmasının önlenmesinde antiviraller kesinlikle bir seçenektir. Bugüne kadar elde edilen veriler gösteriyor ki, nörominidaz inhibitörleri verildiğinde bulaşma durumu engellenmektedir. Örneğin zanamivir bu ilaçlardan biridir; aslında bir tedavi değil, ama virüslerle olan enfeksiyonun yayılmasını önlemektedir. Belçika olarak nüfusun üçte birine yetecek kadar ilaç aldık ve bunları stok ettik. Yedi kilogramlık beyaz toz olarak saklanıyor, pahalı bir yöntem, salgın başladığında acil olarak hap haline getirilecek. Normalde ilaç almak için eczanelere gidiliyor, ama biz bu basamağı atlayarak doğrudan doktorlar aracılığıyla ilacı vereceğiz.

Bütün nüfus için gerekli olan aşıyı aldık. Zira önceliğimiz nüfusu korumak, bütün ülkeler öncelik listesi yapıyor, bu demektir ki “insanları sınıflandıracaksın”, kabul edilemez. Aynen seçimlerde kullanılan sistem kullanılarak aşılanacaklar. Aynen seçime gider gibi, aynı davetiye sistemini kullanacağız, yetişkin nüfusu aşılayacağız. Bunu bir ya da iki günde büyük bir aşı kampanyasıyla hafta sonunda yapabiliriz”.

Toplantıda son olarak söz alan immünoloji uzmanı Prof. Geert Leroux-Roels ise yeni ve geliştirilmekte olan aşılar konusunda bilgi verdi:

“İnfluenza aşısının nasıl çalıştığına ve karşılaştığımız sorunlara bakalım. Virüsün dış kısmının bağışıklık sistemini uyarmasını sağlıyoruz. Virüsün hücreye girmesine müdahale edebilirsek, hastalığın ortaya çıkmasını da engelleyeceğiz. Bugün biliyoruz ki, küçük değişiklikler farklı virüslerin ortaya çıkmasına neden olmakta. Bu değişikliklerin ortaya çıkması “drift” olarak adlandırılmakta. Dünyada şu an iki farklı virüs var, kışın güney kürede ortaya çıkıyorlar.

Bugün yılda 400 milyon doz civarında aşı üretiyoruz, ama kapasite artıyor, zira aşıya olan gereksinim artıyor. Mevsimsel aşı üç elementten oluşuyor. Pandemik influenza aşısının yapımında yeteri miktarda aşı, zamanında ve doğru virüs için yapılmalı. Toplam 6 milyar nüfus var, ama yıllık kapasite 400 milyon. Hatta kapasiteyi artırıp doz başına antijeni azaltsak bile yetmiyor, zira iyi bir koruma sağlanması gerekiyor. Yumurta kullanarak üretimden kültürel üretime geçilmesi bile, çok zorlanılacağı açık bir diğer sorun, aşının zamanında üretilmesi gerekli. Bugün DSÖ kriterlerini dikkate aldığımızda pandemik salgının 2. aşamadan 3’e geçtiğini görüyoruz, yani daha fazla beklersek çok geç olabilir. Aşı üretimi en az altı ay aldığından, bu durum gecikme anlamına geliyor.

Aşının etkinliğinin artırılmasının bir yolu adjuvan eklemek, Latince “adjuvare”, “yardım etmek” anlamına geliyor. Bu amaçla önce alüminyum tuzları kullanılmaya başlanmış, daha sonra başka şeyler de buna eklenmiş. H5N1 için AS03 kullanılıyor, bundan alınan 0.5 ml kısım aşı olarak kullanılıyor. Bizim çalışmamızda 400 gönüllüde 50 kişilik gruplar oluşturuldu. Her bir gruba 30, 15, 7.5, 3.8 mikrogram aşı kullanıldı. Özellikle Vietnam’da ortaya çıkan virüs, üç haftalık aralarla iki doz olarak kullanıldı. Adjuvan sistem eklenmesi iki günden daha fazla sürmeyen hafif yan etkileri neden oluyor. Buna karşılık adjuvan eklendiği zaman antikor miktarı ve kalıcılığı çok artıyor.

Başka bir soru da Vietnam’dan elde edilen aşı, bu aşı değişen virüse etkili oluyor mu? Adjuvan kullanıldığında 3.8 mikrogramlık dozda bile üç hafta içinde çok iyi antikor değerleri ortaya çıkıyor. Bu veri, farklı türler için de etkili bir aşı olduğunu gösteriyor. Hayvanlarda yapılan deneysel çalışmalar, 6 hafta içinde başarılı koruma sağladığını gösterdi. 1.7 mikrogram antijenin adjuvanla birlikte verildiği aşıda bile %83 başarı kazandı. Bu durum, adjuvanın aşının etkinliği için çok önemli olduğunu ortaya koymakta. Prepandrix adı verilen bu aşı Avrupa Birliği sağlık otoritesi olan EMEA tarafından lisanslandırıldı.

Söz konusu aşıyı bugüne dek İsviçre aldı, Belçika, Fransa ve İngiltere depoluyorlar. Üretim problem değil, bu ürünü şu anda zaten üretiyoruz, mevsimsel aşının üretildiği aynı fabrikalarda işleniyor. Dolayısıyla ülkeler bunu sipariş ederlerse verebiliriz. Bugünkü bilgiye göre 5 sene saklama ömrü garanti edilmiş durumda. Protein ve adjuvan elementlerin ayrı ayrı gönderilmesi gerekiyor, zira farklı elementlerin farklı dayanıklılığı söz konusu. Salgın farklı bir şeyden ötürü ortaya çıkmışsa, paketi ayrı ayrı alan ülkeler daha esnek olabilecekler.

Pandemilerle bireysel olarak baş etmek mümkün değil, bunu özel olarak satmak durumunda, durumu iyi olanlar alacak, diğerleri kullanamayacak. Bu nedenle devletler satın almalı, bütün nüfus kullanmalıdır. Bunu ruhsatı kısa bir süre önce verildi. Öncelikle hükümetler bazında duyarlılığın artırılmasına çalışılacak”.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın