Hekimlik ve saygınlık üzerine düşünceler

Eyl 04 2009 Published by under 6. Sayı

Dr. Yavuz Dizdar

Toplumsal bellek daha çok efsaneler, masallar, şiirler gibi kuşaktan kuşağa dayanan söylencelere dayalıdır ve bu şekilde biçimlendirilir. Hiçbir ulusun toplumsal belleğinde hekimlerle ilişkili olumsuz bir anlatım yer almaz.

Üniversitenin tarihçesi konusunda size daha önce yazmıştım, İstanbul Üniversitesi’nin Erken Dönem Tarihi başlıklı yazı bizim üniversitemizin kuruluş öyküsü konusunda detaylı bilgi vermektedir, lütfen okuyunuz. Üniversite kavramının nasıl ortaya çıktığını daha sonra ayrıntısıyla anlatacağım. Üniversitenin kuruluş amacı konusunda söylenebilecek en kolay açıklama “bilinmeyenin araştırılması, bulunması ve öğretilmesi”dir. Dahası üniversitelerin hizmet amacıyla kurulmuş olduklarını düşündürebilecek hiçbir şey yoktur. Hizmet, özellikle kâr unsurunu da içeren hizmet kavramı, modern zamanlar tarafından biçilmiş bir misyon olmaktan öte, özerkliğin korunması ve kaynakların çoğaltılması amacını güden bir seçim gibi görülmektedir.

Dünyada üniversite eğitim modelinin temelini oluşturan ilk örnekler Eski Mısır’a uzanmaktadır.  Aradan geçen 5000-6000 yıllık süreye rağmen modelde yöntem olarak fazla bir değişiklik oluşamamıştır. Bunun en kült örneği de olasılıkla tıp eğitimidir (lütfen ilişikteki Tıbbın kökeni olarak Eski Mısır başlığını okuyunuz). Tıbba sonradan eklenen diğer bütün bilimsel disiplinler de aynı modeli benimsemek zorunda kalmıştır. Söz konusu modelde, öğretiyi öğrenmek isteyen aday değişik sınavlardan geçirilerek, bunu almaya uygun olduğu anlaşıldıktan sonra eğitime alınır.

Eski Mısır’daki öğretim biçimi Orfe, Pisagor, Platon gibi düşünürlerin Teb, Karnak, Luksor gibi Mısır merkezlerinde bu öğretiyi onyıllar süresince öğrenmelerinin ardından, kendi okullarını kurmalarıyla Avrupa’ya taşınmıştır. Delf, Kroton gibi okulların yaşam sürelerini doldurmalarına (sonlanmalarına) rağmen, buralardan mezun olanlar öğretiyi başka coğrafyalara, ve elbette İstanbul’a eriştirmişlerdir.

Saygınlık kapitalizme nasıl yenik düştü?

Eski Mısır’da tababet “para karşılığı yapılmayan bir meslek” olarak kabul edilmiştir. Size yabancı gelmeyecek, bugün özellikle anlamını unutmuş bir biçimde tekrarladığımız genel jargonu hatırlayalım “insanın sağlık hakkı satılamaz”. Bu yaklaşımın doğru olduğuna inanıyorsak, “doktorun hastasını iyileştirmekten hakkı olandan fazla çıkar temin edemeyeceği” şeklindeki yaklaşımın doğruluğunu da kabul etmek zorundayız. Bu nedenle hekimler aslında (tıpkı Eski Mısır’da olduğu gibi) devlet tarafından ücretlendirilmelidir, maaş ancak performansa dayalı bir ek gelirle artırılabilir. Sistemin daha az dejenere olduğu sonraki yüzyıllarda da hekimlik ve para hırsı asla yan yana gelmedi.

Bu nedenle hekimler kısa zamanda çok büyük paralar kazanamadılar, ancak bununla birlikte çok farklı ve çok büyük bir başka kazançları vardı: SAYGINLIK. İnsanın sağlığını korumaya çalışmak, sahip olduğumuz en önemli şeyin korunmasından öte, kutsal bir işti. Modern tıbbın ve modern tıp eğitiminin doğmasından önce hekimlik yüzyıllar boyunca daha çak genel bir bilim adamı olarak kabul edildiler, zira hastalıkla uğraşmak aynı zamanda hemen hemen bütün bilimlerle de uğraşmayı gerektiriyordu. Bugün adını unutmadığımız İbn-i Sina tıp külliyatı içinde adı yaşatılan binlerce insandan sadece birisidir. Çoğunun adlarının yaşatılmasının gerçek nedeni olağanüstü bir buluş yapmaları bile değil, “saygın” kalmayı başarmalarıdır.

On dokuzuncu – 20. yüzyıldan itibaren ise başka bir şey gerçekleşti. Endüstri devriminin tamamlanması farklı sınıflar doğmasına ve insanların dünya algılarının değişmesine neden oldu. Bu durum kapitalist öğretinin yayınlaşmasıyla birlikte ağırlaşmaya başladı. Şöyle basitçe düşünelim, 1700’lerde insanların para ile satın alabilecekleri ne vardı? İyi bir ev, bugün bizim ortalamamız sayılabilecek zengin bir kiler, dört atlı bir yaylı araba, genellikle “şanım yürüsün” mantığından köken alan sanat eserleri ya da daha uca giderseniz, belki de hemcinsler arasındaki konumu güçlendirmeye yönelik bir gayr-ı meşru aşık edinebilirsiniz (yani henüz Mercedes araba falan keşfedilmiş olmadığından, asgari masraflar karşılanabilir düzeydedir).  Sonraki sayıda anlatacağım, İstanbul Üniversitesi’nin erken dönem tarihinde bizimle ilişkilendirebildiğim İtalyan Rönesansı, Medici Ailesi’nin sanatçıların hamisi olması bile bir yerde bu dürtünün sonucudur.

Hekimlerin saygınlığı konusundaki toplumsal bellek yazılı metinlere dayalı değildir!

Toplumsal bellek daha çok efsaneler, masallar, şiirler gibi kuşaktan kuşağa dayanan söylencelere dayalıdır ve bu şekilde biçimlendirilir. Hiçbir ulusun toplumsal belleğinde hekimlerle ilişkili olumsuz bir anlatım yer almaz. Hekimlik mesleğinin simgelerinden biri olan beyaz gömlek bile hekimi bambaşka bir yere oturtur. Bu durum mesleğin saygınlığı açısından çok önemlidir, ancak şunu da kabul etmek gerekir ki, nasıl beyaz en kolay kirlenen renkse, hekimliğin de saygınlığını kaybetmesi diğer mesleklerden çok daha kolaydır. Dahası beyaz nasıl leke kaldırmıyorsa, hekimlik mesleği de mesleği kötüye kullananlar tarafından diğer meslek dallarına göre çok daha kolay yıpratılır.

Bugün vardığımız bozulma durumu ise özellikle son elli yılın sonucudur. Son elli yıl doktorların parayı (ekonomik refah), mesleki saygınlığa tercih ettikleri şekilde biçimlenmiştir. İşin üzücü yanı bu algı değişikliğine neden olan doktor kesimi toplamın yüzde onundan fazla da değildir. Lakin bu yüzde onluk kesimin hastaya genel yaklaşımının “serbest piyasa ekonomisi” biçiminde olması giderek artan bir toplumsal tepkiyi doğurmuştur. Düşününüz ki bir “doktor”, kapıdan giren hastasını önce şöyle bir süzüyor ve sosyoekonomik statüsüne bakıyor yani “bundan ne kadar isteyebilirim” diye anlamaya çalışıyor. Ardından mevcut durumu biraz da tıbbi jargonla süsleyip, yapılacak işin çok önemli olduğunu anlattıktan sonra, pazarlık açıyor. Dahası ücret kabul edilse bile, hekimlik mesleğinin asgari gerekliliklerinden “vicdan ve şefkat” asla dikkate alınmıyor, hastaya sahip çıkmak onun yanında olmak olarak değil, çalışılan temel kurumdaki iş takibine (randevuların erkene alınması, yatak bulunması vb.) indirgeniyor.

Doktorluk yaparak çok para kazanmak görüldüğü kadarıyla mümkündür, ancak bunun bir sınırı olmak durumundadır. Çünkü içinde bulunduğumuz ve bizden medet uman toplumun bu mesleğe atfettiği “saygınlık” kavramı, maddi hırsla örtüşmemektedir. Hasta olan birey zaten yeterince zenginse paraya önem vermeyebilir. Bu durumda bile “olmayacak duaya amin dememek, ustalığınızı abartılı bir para karşılığı satmamak” durumundasınız.

Size muhtaç olan kişi sizin normal ücretinizi bile karşılayamıyorsa, bu durumda onu yine de geri çeviremezsiniz. 

Son ayrıcalığımız olan “mesleği iyi biliyor olmak” söz konusu olduğunda, para kazanıyoruz ve hasta her halükarda iyileşip minnettarlıkla ayrılıyor. Ancak bu mesleğin en önemli unsurunu, “satın alınamaz” olan payeyi yitiriyoruz, artık saygın değiliz. İşin kötüsü dediğim gibi, bu duruma düşmemiz genelin sadece yüzde onunun şahsi hırslarının neticesidir. Bu hırs elbette o kadar ağırlaşıyor ki, yetiştirdiğimiz öğrenciye ayrılan, asistanla bire bir ilgilenilmesi gereken zaman dilimi tamamen ortadan kalkıyor. Bilimsel araştırma yapıp mesleği daha ileri götürme ayrıcalığı ise her yıl “feyz” almak için koştuğumuz Batı ülkeleri kongrelerini süsleyen meslektaşlarımızın uhdesinde kalıyor.

Maslow piramidinin doktorlara uygulanması

İnsanların yaşamları boyunca yaptıkları benim görüşüme göre asla karmaşık hesapların sonucu değildir. İnsanların yaptıklarının özeti onların temel ihtiyaçlarını gidermeye yöneliktir. Bu ihtiyaçlar Abraham Maslow’un piramidinde şu şekilde tanımlanmıştır. En altta karnını doyurmak, barınmak, vb gereksinimler. Bunun üzerinde ün, daha yukarıda saygınlık ve en üstte de “kendini gerçekleştirmek”. Çevrenize biraz alıcı/irdeleyici gözle bakarsanız tanımın doğru olduğunu göreceksiniz. Herkes öncelikle karnını doyurmaya, barınmaya ve eş bulmaya çalışır. Bunlar gerçekleştirildiğinde ise ün arar. Varılan son nokta kendinin gerçekleştirilmesidir. Bu aşama son derece zordur, ben bu güne kadar kendini gerçekleştirebilmiş bir kimse görmedim, zira “kendini gerçekleştirmek” kavramının açık bir tanımı yoktur, bana göre olan tanımı ise “gerçekten mutlu olmak” ya da “sahip olduğun her şeyden vazgeçebilmektir”.

Şimdi Maslow’un piramidini doktorların bugüne dek mesleğe daha girerken sahip olduklarına atfederek irdeleyelim. Piramidin alt kademesi mezun olunduğunda iyi kötü mevcuttur, ancak daha ilginci, doktor olmakla birlikte piramidin üçüncü aşaması “saygınlık” da mevcuttur. Ne var ki, insanların istekleri aslında piramidin dibindeki kadar temeldir, bunların hepsinin kısa özeti “sahip olmaktır”, yiyecek, ev, eş, para ve ün. Paranız varsa saydıklarımın hepsine bir şekilde sahip olabilirsiniz (güzel/yakışıklı bir eş, malikane, futbol takımı vb) hepsini alabilirsiniz, ancak alamayacağınız tek şey (ne kadar ironi unsurudur ki) aslında bir hekimin bir zamanlar tıp fakültesine girdiğinden itibaren sahip olduğu “saygınlıktır”. Zira “saygınlık parayla satın alınamaz”. Sadece para sahibi olarak da “kendini gerçekleştirmek” mümkün değildir. Para sahibi olup, ardından en görkemli evi, en iyi arabayı, en marka giysiyi alabilir, en gurme restoranlarda yemek yiyip, en iyi şarabı da içebilirsiniz. Ama kendini gerçekleştiremediğiniz sürece var oluşun en dipteki hedefi olan “mutlu olmak” mertebesini yakalayamazsınız (aramıyorsanız bir sorun yok).

İste hekimler, ama daha özelinde sadece o yüzde 10, bu sınırı artık yitirdikleri için hekimlik saygın olmaktan uzaklaştı. Bugün siyasi iktidar “ben tam gün yasasını çıkararak hekimleri dizginlerim, hastanelere kapatırım” diyorsa, gerekçesi sadece onların popülist politikaları değil, hekimlerin son elli yılda kendilerini kapitalist yaşam algısına kaptırarak doğuştan sahip oldukları saygın konumlarından uzaklaşmaları, hırsları nedeniyle toplumu kendilerine düşman etmeleridir.  <<

——————-

Tıbbın kökeni olarak Eski Mısır

Tıbbın bilinen ilk örnekleri eski Mısır’a aittir. Mısır’da tıp çok geliştiği için başka ülkelerin hükümdarları da aynen Pers hükümdarı Dara gibi yanlarında Mısırlı tabipler görevlendirmişlerdi. Mısır’da tıp çeşitli uzmanlık alanlarına ayrılmıştı. Tarihçi Heredot Mısır tedavi yöntemlerini şu şekilde anlatıyor: Tedavi sanatı Mısırlılarda şöylece bölümlendirilmiştir: Bir kimse birkaç hastalığın değil de bir hastalığın hekimidir ve her yer hekimle doludur. Bir takım oturmuş göz hekimliği yapıyor, başkaları başa, dişe, gövde bölümlerine ve nihayet başka hekimler görünmeyen hastalıklara bakıyorlar.”

Tıp alanındaki bilgileri kendi çağları açısından gerçek bir bilimsel zaferdir. Tıp bilimini geliştirenler rahipler olmuştur. rahipler tıp iliminin temeli olan üç esası metodik olarak uygulamışlardır: 1. İnsan vücudu ve fonksiyonları üzerine bilinenler, 2. Hastalık çeşitleri ve tedavileri, 3. Hastalıklardan korunma.

Eski Mısır’da hekimler devlet memuru sayılıyorlardı. Hekimler mabetlere bağlı okullarda eğitiliyorlardı. Bu okullarda tüm sağlık ve tedavi hizmetleri ücretsiz yapılmaktaydı. Yaklaşık yedi yüz çeşit ilaç ismi tavsiye edilmiştir. Bu ilaçlardan bazılarının reçeteleri Grekler aracılığıyla Romalılara geçmiş ve buradan da Avrupa’ya yayılarak uzun yıllar uygulama alanı bulmuştur.

En sık teşhis edilmiş hastalıklar göz hastalıkları, kemik veremi, çocuk felci, anemi, romatizma, apadisit, mide, karın ve mesane hastalıkları, varis, ülser, çıbanlar, sara ve diş çürümeleridir. Frengi ve kanser tanısına rastlanmayan Mısır’da sık sık banyo yapılması, oturulan yer ve çevrenin temiz tutulması, yiyeceklerin yıkanarak yenmesi Mısır halkını oldukça sağlıklı tutmaya yeten bir eğitim anlayışı olmuştur.  <<

(Kaynak: Küken G. İlkçağda eğitim felsefesi.

Alfa Yayınları, 2003, s: 216-7)

——————-

 

——————-

Maslow teorisi

“Maslow teorisi” veya “İhtiyaçlar hiyerarşisi teorisi”, Amerikalı psikolog Abraham Maslow tarafından 1943 yılında yayınlanmış bir çalışmada ortaya atılmış ve sonrasında geliştirilmiş bir insan psikolojisi teorisidir.

Maslow teorisi, insanların belirli kategorilerdeki ihtiyaçlarını karşılamalarıyla, kendi içlerinde bir hiyerarşi oluşturan daha ‘üst ihtiyaçlar’ı tatmin etme arayışına girdiklerini ve bireyin kişilik gelişiminin, o an için baskın olan ihtiyaç kategorisinin niteliği tarafından belirlendiğini söz konusu etmektedir. Maslow’un kişilik kategorileri kendi aralarında bir dizilim oluştururlar ve her ihtiyaç kategorisine bir kişilik gelişme düzeyi karşılık gelir. Birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine, dolayısıyla kişilik gelişme düzeyine geçemez.

Maslow, gereksinimleri şu şekilde kategorize etmektedir. 1. Fizyolojik gereksinimler 2. Güvenlik gereksinimi 3. Ait olma gereksinimi 4. Sevgi, sevecenlik gereksinimi 5. Saygınlık gereksinimi 6. Kendini gerçekleştirme gereksinimi

Maslow’a göre birey için o an baskın olan gereksinimler hangi kategoriye ait gereksinimler ise, diğer deyişle günlük etkinlikleri ağırlıklı olarak hangi gereksinimleri doyurmaya yöneliyorsa, kişilik gelişmişlik düzeyi de onun istencinden ya da seçiminden bağımsız olarak bu gereksinim kategorisine karşılık gelen düzeyde bulunacaktır. Belirli bir kategorideki gereksinimler tam olarak karşılanmadan kişi bir üst düzeydeki kategorinin gereksinimlerini algılamaz, böyle gereksinimleri yoktur. Örnek olarak günlük olarak karnını doyurabilen fakat güvenlik içinde bulunmayan, kendini sürekli olarak olası bir tehdit altında algılayan bir insanın, dünya görüşünü geliştirmek için kitap okumak gibi bir gereksinimi yoktur.

Maslow psikoloji çalışmalarını ‘zihin özürlü’ veya ‘sinir hastası’ süjelerden ziyade, Albert Einstein, Jane Addams, Eleanor Roosevelt gibi örnek teşkil edebilecek insanlar üzerinde yoğunlaştırmıştır. “Özürlü, gelişmemiş, olgunlaşmamış, sağlıksız, kendi kişiliklerini tayin edememiş, insan ilişkileri çarpık, agresif, provokatör, kompleksli, tutarsız, kaypak süjelere dayalı araştırmaların, özürlü bir psikoloji ve felsefeye temel oluşturacağını” savunmuştur.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın