Hocalık kavramı üzerine düşünceler

Ara 07 2009 Published by under 7. Sayı

Dr. Yavuz Dizdar

Benim içinde bulunduğum kuşağın tanıdığı, bugün artık rahmetli olmuş hocalar içerisinde ilk aklıma gelenler Sami Zan, Ercüment Özdoğan, Güngör Ertem, Yavuz Bozfakıoğlu, Türkan Saylan ve diğerleri camia ve toplum nezdinde “Hoca” olarak tanımlanmışlardır. Onlar da diğer yüzlercesi gibi akademik unvan sahibiydi, peki onları “hocalık” mertebesine taşıyan ne idi, sorgulamak istediğim de zaten budur.

Günlük konuşma dilimizde çok fazla kullanmamıza karşın benim bir türlü bir yere oturtamadığım bir tanımlama var. Bu tanımlama bir unvan değil, unvan gibi kullanılmaya çalışılıyor, bilimsel başarı içeriği taşımıyor, ancak kısmen o anlamda da sarf ediliyor, yaşla ve kıdemle ilişkili olmasa da, bir yerde o şekilde de karşılık buluyor. Bu kelime “hoca”dır.

Hoca kelimesi Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat’te (Ferit Devellioğlu, Aydın Kitabevi, 2008)  “hace” başlığı altında açıklanmaktadır. Buna göre ‘hoca’ kelime anlamı, “1. efendi, ağa, çelebi, sahip, muallim, profesör, öğretmen, müderris, molla, ev sahibi, 2. tüccar”dır (burada “tüccar” karşılığının bulunuyor olması gerçekten üzücüdür). Buradan hareket ettiğimizde hocanın ortak kullanım anlamının en fazla “öğreten” olduğu sonucuna varıyoruz. Üstelik bu kavramın bir de “büyük hoca”, “hocaların hocası” gibi aşamaları bilinmekte.

Ne var ki genel sorun, söylenmeye çalışılanla, o kavramın muhatabının birbiriyle örtüşmemeleri. Bu durumda karşılık bulunamayınca, biraz da ne şiş yansın ne kebap usulünden, herkese aynı kavram kullanılıyor. Din adamı, öğretim üyesi, teknik direktör, doktor, hekim, öğretmen,  ekonomiysen, futbol eleştirmeni, hakem, tek başına Hıncal Uluç, Fatih Terim de hoca olarak adlandırılmakta. Hoca kelimesinin tıptaki kullanımı ise “akademik unvan sahibi olmak” düzeyine indirilmiş durumda.

Akademik unvanların etimolojik kökenleri

Kelimelerin etimolojik kökenleri, aslında onların ifade etmek istedikleri en arı anlamlarıdır. Etimolojk sözlükler bir akademik unvan olan “doçent” kelimesinin anlamını Latince “doc” köküne dayandırarak vermektedir. ‘Doc’ bilgi, eğitim anlamına gelmektedir. Buna karşılık profesör kelimesinin kökeni konusundaki ifadeler daha zayıftır. Profesör meslek ile ilişkilendirilmekte, “bir mesleği en üst düzeyde uygulayan” olarak tanımlanmaktadır. Benim bilgi dağarcığıma göre her iki tanım da yetersizdir.

Doçent kelimesi olasılıkla Latince ‘dueda’dan gelmektedir, “on iki” anlamındadır (duodenum gibi). Nitekim kelimenin en iyi saklanmış etimolojik ve fonetik kökü Almanca’da bulunmaktadır. Almanca “dozent” olarak yazılır, “z” harfi “ts” olarak okunduğundan Türkçe’de fonetik olarak “dosent” biçiminde söylenir. Buradan yola çıkarsanız kelimenin kökeni “dozen”, yani “on iki” ile bağlanır, anlamı da “on ikilik”tir. Eski Mısır’daki kutsallık ilişkilendirmesini takip ederseniz “on ikilik” bilgiyi yaymayla yükümlü olmakla ilişkilenir, tıpkı “on iki havari”, “on ki imam”, “on ikiler” gibi, “bilgiyi kaynağından alan ve öğreten kişi” anlamı oluşur ve bir yere oturur.

Bu noktadan gittiğiniz de profesörün kelime anlamı da daha aşikar hale gelir. Profesörün kelime kökeni bugün zannedildiği üzere profesyon, yani meslek (meslek erbabı) değildir. Profesörün kelime kökeni “profeta”dır. Profeta bugün başta Almanca olmak üzere pek çok Batı dilinde “bilge kişi” anlamına gelmektedir, yani ‘öğretinin kaynağı’dır. Tıp açısından baktığınızda bu öğreti “insan iyileştirme sanatı”dır. Zaten tıp mesleğinin kutsal sayılmasının çıkış noktası da budur. Doğa bilimlerinin gelişmesi, bu süreç içerisinde makine mühendisliği, elektronik mühendisliği, iktisat vb. pek çok bilim dalının ortaya çıkmasına karşılık, bunarın hiçbiri “kutsallık” kavramıyla ilişkilendirilmemişlerdir.

Hocalık ne demektir?

Yazının buraya kadar olan bölümünde bakınız hala bizim bir zamanlar kullandığımız “hocalık” (gerçek hocalık) kavramına gelemedim. Çünkü gerçek hocalık mertebesinin bunlarla hiçbir ilişkisi yok. Üstelik hocalık kavramının doçentlik ve bugünkü profesörlükle bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu durumda bir tanım noktası (Fransızların deyimiyle ‘point de depart’) alarak, içimize sindire sindire “aha bu hocadır” dediğimiz tanıdık simalar üzerinden değerlendirme yapmamız gerekiyor. Benim içinde bulunduğum kuşağın tanıdığı, bugün artık rahmetli olmuş hocalar içerisinde ilk aklıma gelenler Sami Zan, Ercüment Özdoğan, Güngör Ertem, Yavuz Bozfakıoğlu ve Türkan Saylan camia ve toplum nezdinde “Hoca” olarak tanımlanmışlardır. Onlar da diğer yüzlercesi gibi akademik unvan sahibiydi, peki onları “hocalık” mertebesine taşıyan ne idi, sorgulamak istediğim de zaten budur.

Bu durumda benim bulduğum hocalık bileşenleri şunlar oluyor:

1. Mesleki açıdan tam bir hakimiyet, yani kendi branşlarına bilimsel hakimiyetin ötesinde, oturmuş bir genel nosyon (dünya görüşü)..

2. Sahip oldukları profesörlük (gerçek profeta derecesi) konumunun gereğini (bilginin zekatı) başta doçentleri olmak üzere, uzmanları, asistanları ve özellikle öğrencileriyle sınırsız paylaşma, “öğretirsem beni geçip rakip olabilirler” dememe!

3. Birikimlerini sadece kendi alanlarında değil, hayatın tüm alanlarında geliştirmeye çalışma, taşıdıkları sorumluluğun sadece meslekleriyle sınırlı olmadığını içselleştirmiş olma. Topluma ışık saçma.

4. Gani bir gönle sahip olma, kapılarına geleni geri çevirme hakları olmadığını idrak… En büyük kazançlarının saygınlık olduğunu bilme, maddi kazançlarını artırmak için harcayacakları çabanın, hocalık vasıflarıyla çelişebileceğini anlamış olma.

5. Bu meslek algısının gereği olarak, yaklaşımın bir yaşam biçimi olarak benimsenmesi, ve konumun örnek teşkil etmesi için “bilinçli olarak savunulması”.

6. Bütün bu özelliklere sahip olmakla birlikte, kendisine hakkı geçenlere saygı ve saygınlığın temel bileşeni olarak, tevazudan da asla ödün vermeme!

Bu liste uzatılabilir mi, elbette uzatılabilir. Bir başka bakış açısıyla Maslow’un piramidi üzerinden açıklamaya çalışayım, “temel ihtiyaçların sağlanması, yeterince zenginlik arayışı, bunun sonucunda ister istemez gelen şöhret ve saygınlık” ve en son varılan nokta kendi kendini gerçekleştirmek, yani tevazu olarak “hocalık mertebesi” (hiçlik noktası) ile özdeşleşen taçlanma, (malum, piramidin tepesi sadece bir noktadır).

Açıklamalarıma ne kadar katılırsınız bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki hocalık aşaması bizim birbirimize verebileceğimiz bir mertebe değildir. Bu tıpkı sanatçı, bilge, diva gibi üçüncü şahıslar (toplum) tarafından verilebilecek bir mertebedir.

Bizim birinci işimiz insan yetiştirmektir!

Bu soruların yanıtı bu kadar önemli midir? Evet, hem de çok önemlidir. Zira bizim buradaki birinci işimiz hekim bile değil, “insan” yetiştirmektir. Tıp özelinde söyleyeyim, ben ne doktorlar bilirim ki, sokakta sara nöbeti geçiren birini görseler kafalarını çevirir geçerler. Böyle adamın eli bıçak tutsa ne olur, alanında allame-i cihan olsa ne olur! Bu nedenle öncelikle öğretim üyesi arkadaşlarımdan istirhamım öğrencilerini hayata hazırlamalarıdır. Bunu da kitap okutarak yapamazsınız, derslerde anlatarak da olmaz, “örnek olmaları” gerekmektedir.

İnsan olmak sanıldığı kadar kolay değildir. gariptir, insan olarak doğulması, insan olunması için yeterli olmuyor. Son iki-üç dekadın temel sorunu, yetişmekte olanların insan olarak alacakları örneklerin giderek azalıyor olmasıdır. Duyarlı olacak, öğrenmeye istekli olacak, her duyduğu şeye inanmayacak, ezberlemeyecek, öğrenecek, insanlığı yüceltecek, vatanını sevecek, kimseyi kayırmayacak, önündeki seçeneklerden birine yönelirken seçim kriteri aklı, bilgisi, vicdanı olacak, ama hür vicdanı olacak, bizdencilik yapmayacak. Bunun için çalışmak gerekir, çalışıp başarabilen varsa, diğerleri de örnek almalıdır.

Öte yandan hocalık sadece hekimlere özgü bir durum da değildir. Kendi yaşamı ve yaptığı işte yüksek standart arayan ve bunu yeterince uzun bir zaman kesitinde sürdürmeyi başaran kişi zaten hoca mertebesine ulaşır. Daha açık yazayım, ben burada öyle sekreterler, öyle hastabakıcılar, öyle hemşireler gördüm ki, işlerine verdikleri önem ortalama bir profesörün buraya verdiği emeğin kat be kat üstündedir. Sözün özü “işini iyi yapan, yaşam görüşünü de istikrarla sürdüren herkes hoca vasfına ulaşır”.

Bugün için İstanbul Tıp Fakültesi’nde çok sayıda öğretim üyesi, çalışan, birkaç tane de hoca bulunmaktadır. Bunların kim olduklarını bulmayı da size bırakıyorum.

Hocalık-öğrencilik ilişkisi

Bu noktada öğrencilerin de kendileri konusunda bilgilendirilmeleri gerektiği inancındayım. Çünkü iki kefeli terazinin bir tarafında hocalık ve eğitim varsa, diğer tarafı da eğitilenler, yani öğrencilerdir. Buranın bir “fakülte” olması, derslere fakültatif (seçici) girebilecekleri anlamına gelmediği gibi, her mezuniyet töreninde (elimdeki kaynaklara göre 1950’lere dek ulaşıyor), aynı şikayetlerde bulunmalarının iki gerekçesinden biri bizsek, diğeri de kendileridir. Bu nedenle ilişikteki on iki maddelik metni kaleme aldım, sizinle de paylaşmak isterim.

Zira geçtiğimiz aylarda Akdeniz (Antalya) Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri mezuniyet törenlerinde, kendi yakınlarını asla (%99) arkadaşlarına emanet etmeyeceklerini kürsüden açıkladılar. Ben de bize gelen öğrencilerimize sordum, aldığım yanıt %100 oldu. Bizim yetiştirdiğimiz öğrenciler, bizden bu kadar umutsuzsa, ya ÖSYM hatalı ya da biz, değerlendirmeyi yine size bırakıyorum.

İnsanoğlu unutmaya mahkumdur, biz de unuttuk. Derse gelmeyen hocalar, yeterince iyi verilmeyen pratikler, parasız kalmanın yaratacağı problemler, biz bunları külliyen unuttuk. Bugün geldiğimiz nokta bunlardan çok farklı değil. “gemisini yürüten kaptandır”, ama geride kalıp boğulanlar denizin engin şefkatine terk edilmiyor, yine aynı topraklarda tıp ilmini sürdürecekler. Bizim yetiştiremediklerimizin yaptığı her hata ya bize ya da toprağa havale edilecek.

Her şeyi unutun, ama bunu sakın unutmayın.  <<

——————-

İstanbul Tıp Fakültesi Öğrencilerine

1 İstanbul Tıp Fakültesi’nden önce insan, sonra hekim olarak yetişmeniz amaçlanmaktadır.

2 Bu fakültede temel bilimler “canlılık ve sağlık nosyonunu”, klinik bilimler ise “sağlık ve hastalık nosyonunu” anlatılırlar. Eğitiminizin teoriye ilişkin içeriği daha çok dahili tıp bilimleri tarafından, buna karşılık uygulamaya ve iş disiplinine ilişkin içeriği ise daha çok cerrahi bilimler tarafından karşılanacaktır. Bunun nedeni cerrahi branşların çok daha “operasyonel” olmaları ve yaşam algılarını da bu şekilde biçimlendirmelerdir.

3 Hastaya vereceğiniz ilk şey şefkatinizdir ve bu bahçede karşılaştığınız anda başlar.

4 Burada öğreneceklerinizden önce siz, sonra biz sorumluyuz. İstanbul Tıp Fakültesi kreş değildir. “Öğrenci kutsaldır, eğitim onursaldır” falan tadında düşüncelerimiz de bulunmamaktadır. Siz öğrenmek isterseniz, biz size öğretiriz. Buradan diploma ile değil, mesleğinizi edinerek mezun olmalısınız.

5 Arkadaşlarınızın çoğu birinci seçenek olarak Hacettepe’yi yazdıklarını söylüyorlar, o halde burayı kazanmanızın büyük bir şans olduğunu bilmenizi isteriz. Çünkü Hacettepe doktor yetiştirir, oysa buradan hekim çıkar. Buradan yetişen hekim, hastanın sorununu çözmeye odaklanır, başka yerden yetişenlerin genel amacı ise ortalama bir tedavi uygulamaktır. Çünkü burası sonradan olma değil, anadan doğma tıp fakültesidir.

6 İstanbul Tıp Fakültesi ‘vahşi Batı’ değil, ‘amansız Doğu’dur. Buradan çıktığınızda sadece beş yıldızlı hastanelerde değil, olanakların hiç bulunmadığı yerlerde çalışabilir beceride olmanız hedeflenmektedir.

7 İç iletişimdeki hitabet biçimi “abla-ağabey” ve hak ettiğinizi düşündükleriniz için “hocam” olmalıdır, “Sayın bilmem kim” gibi hitap biçimleri bizi bozmaktan öte, dalga geçtiğiniz düşüncesini de doğurabilir.

8 Bizim genel düsturumuz, gereken zamanlarda “ince bir ayar verilmesi”dir, olur ya, beşer zaman zaman şaşar. Bu nedenle talep etmenize rağmen size yeterli ihtimamı göstermediğini düşündüğünüz öğretim üyelerini mezuniyet töreninde üstü kapalı fırçalamak yerine, gerekçelerini ortaya koyarak nazikçe cilalayınız (önce cila, sonra fırça; parlamaları için).

9 Sizin bize olduğu gibi, bizim de size ihtiyacımız bulunmaktadır. Hele hele domuz gribi gibi olağanüstü koşulların yaşandığı şu günlerde, asistan ablalarınız ve ağabeyleriniz kimi gece 400 hasta bakmak durumunda kalmaktadırlar. Kafanızı poliklinikten içeri uzatıp bir sorun bakalım, yardıma ihtiyaçları bulunabilir. Caz konserine gidip de başkasının yaptığı müziği dinlemek yerine, kendi yazdığınız senfoniyi seslendirmek daha güzel olabilir.

10 İçerisine sürüklendiğiniz sistemde TUS odaklı hale gelip, hayatı seçenekler bütünü olarak görmenizden derin bir elem duyuyoruz. Buna karşılık İstanbul Tıp Fakültesi’nin eğitiminin temel değerlendirme yöntemi TUS başarısı değildir, bunu çok iyi biliniz. Dolayısıyla sizin TUS’a çalışıyor olmanız bizi bağlamaz, buradaki eğitiminiz esastır.

11 Asistanlarımız sizin “elinizden tutup” mesleğin esaslarını öğretmekle yükümlü değildirler. Mesleğinizi daha çok onları izleyerek ve gerektiği yerde sorarak öğreneceksiniz. Nöbete kaldığınızda “bize tüp taşıttılar” gibi yakınımlardan vazgeçin. İkinci nöbet gecenizde sizi açık kalp ameliyatına sokmalarını mı bekliyorsunuz? Ama yeterli çabayı gösterir ve emeği verebilirseniz, asistanlarımız size ellerinden gelen bütün olanakları sağlayacaktır.

12 Zaman zaman kendinizi yalnız kalmış hissedebilirsiniz. Şunu çok iyi biliniz ki, biz buradayız, yalnız değilsiniz. Hepimiz sizin geçtiğiniz yollardan geçtik ve uzun yürüyüşümüz hala devam ediyor. Sıkıntılarınızı önce kendiniz çözmeye çalışın, çözemiyorsanız bize ulaşın.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın