İdeoloji, bilimler ve gerçek

May 03 2008 Published by under 1. Sayı

Aydınlanma düşünürlerinden Antoine Destutt de Tracy, ideoloji kavramını ilk kullanan filozof olarak düşünce tarihine geçmiştir. Düşünür, ancak tüm önyargılardan arınmış, insan aklını temel alan rasyonel düşünce metodu ile dünyaya ilişkin gerçeklere ulaşılabileceğini öngörmekteydi.

Gözlerinde yuvarlak gözlükleri, sırtlarında beyaz önlükleri ile kendilerini insanlığa adamış bilim adamları bir laboratuvarda deneyler yaparken, muhtemelen Hiroşima’ya atılacak olan bombanın oluşumuna katkıda bulunduklarını bilmiyorlardı. Doğa bilimleri, sosyal bilimlerle karşılaştırıldığında, öznellikten uzak, kişisel değer yargıları barındırmayan ve ideolojilerden arınmış oldukları vurgulanır. Ancak atom bombası, nükleer silahlar ve genetik çalışmalarda  ortaya çıkan kopyalama, doğa  bilimlerinin de ideolojilerden ne ölçüde arınmış olabileceği sorusunu gündeme getirmektedir. Bilim felsefecisi Lakatos, tüm bilimlerin çekirdek olarak tanımladığı kısmının, inançlar ve toplumsal değer yargılarından oluştuğunu, dolayısıyla bilimlerin sosyal ya da doğa bilimleri olmasının, öznellik içerdiği gerçeğini değiştirmediğini vurgulamaktadır. Barutun icadından, atom bombasına hatta genetik yapılar üzerine müdahaleye kadar deney ortamında yapılan ve nesnellik iddiası taşıyan araştırmalar bile, sonuçta bilerek ya da bilmeyerek  savaşlar ya da ırkçılık gibi olgulara diğer bir değişle “ideolojilerin” hizmetkarı durumuna dönüşebiliyor. Bu anlamda, doğa bilimlerinin dahi ideolojilerle bağları sorgulanırken, sosyal bilimlerin nesnellik uğraşları beyhude bir çaba olarak gözükmektedir.

Protagoras’ın, fikirlerin ve doğruların mutlaklığı konusunda şüpheye düşmesi, ideoloji, bilim, pozitif bilim ayrımlarının ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu tanımlamalarda ideolojiye olumlu ve olumsuz anlamlar yüklenildiğini görmekteyiz. Ötekinin “yanlış düşünce”sinin “ideolojik” olması gibi olumsuz anlamının yanında, sorgulanamayan geleneksel fikir ve öğretilere (din ve mitler) karşı rasyonel insan aklının oluşturduğu ideolojinin gerçeği kavramada tek etken olduğunu savunan aydınlanmacı filozoflarının olumlu tanımı da yer almaktadır. İdeoloji kavramını tanımlama uğraşları eski Yunan’a kadar gitse de günümüzdeki anlamı, insanoğlunun aydınlanma sürecinde, dünyayı metafizik bakış açısından anlamaya ve tanımlamaya yönelik çabaların sorgulanması ile başlamıştır diyebiliriz. Aydınlanma düşünürlerinden Antoine Destutt de Tracy, ideoloji kavramını ilk kullanan filozof olarak düşünce tarihine geçmiştir. Düşünür, ancak tüm önyargılardan arınmış, insan aklını temel alan rasyonel düşünce metodu ile dünyaya ilişkin gerçeklere ulaşılabileceğini öngörmekteydi. İdeoloji, metafizik bakış açısına karşı insan aklını ve rasyonel düşünceyi temel almaktaydı. Bu, bizi gerçeğe ulaşmada önümüzde engel olarak duran, sorgulanamayan önyargılardan kurtararak sorulara doğru cevaplar bulmuş mutlu bir topluma götürecekti. İdeoloji bu anlamıyla doğuşunda olumlu ve ilerici bir  tanımlama olarak karşımıza çıkmaktadır. Statükoyu sorgulayan, değişime olanak tanıyan bu olumlu ideoloji tanımı, kilise ile Napolyon arasındaki iktidar mücadelesinde Napolyon’u ideologlara yakınlaştırmıştır. Ancak daha sonraları iktidarda kalıcı olmanın yolunun kilise ile uzlaşmadan geçtiğini gören Napolyon’un kilise ile barışması ve imparatorluğunu ilan etmesi, kendi karşısında yer alan ideologlara ve ideoloji kavramlarına olumsuz anlam yüklemesine neden olmuştur. Napolyon, din ve geleneğe karşı nihilist bir yaklaşım sergileyen ideologların sosyal pratiğe dair çözümler üretemediğini, soyut kavramlar dünyasında gezindikleri eleştirisini getirmiştir. Napolyon’la başlayan ideoloji kavramının olumsuz anlamda kullanımı, Marx ile devam etmiştir. Marx’a göre ideoloji, eleştirdiği Alman idealizmi (Alman ideolojisi) ve kapitalist ideolojidir. Dolayısıyla bir düşünceyi ideolojik yapan olgu, gerçekte proletaryanın zararına gelişen toplumsal ve ekonomik ilişkilerin doğasının bilinçli olarak gizlenmesidir. Bu çerçevede Marx kendi kuramını, “gerçeklerin”  ifşasını sağlamasından ötürü  ideoloji dışında tutmaktadır. Bu nedenle Marx, daha sonraları kendi kuramının “izm” ile birleştirilmesinden duyduğu rahatsızlığı “Ben Marksist değilim” sözü ile dile getirmiştir.

Ulaştığımız gerçek ne kadar gerçektir? Bu sorunun peşine düşen Helvetius ise “düşüncelerimiz yaşadığımız toplumlar tarafından şekillendirilir” görüşü ile bilginin, aslında içinde bulunulan toplumdan bağımsız geliştirilemeyeceğini öne sürmektedir.

Eğer gerçek dünyaya ait bilgilerimiz değer yüklü ise özellikle sosyal disiplinlerde kuramsal anlamda nötr bir bakış açısı ile nesnel bir bilimden söz etmek de olası değildir. O halde “Gerçek” peşinde olan bilim insanlarına tek bir meziyet yeterli olacaktır, DÜRÜST olmak.

Dr. Burak Atamtürk

İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın