İnciler istiridyelerin gözyaşlarıdır

Mar 02 2009 Published by under 4. Sayı

Prof. Dr. İnci Ayan İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü öğretim üyesi iken yakın zamanda emekli oldu. Onu emekliliğe götüren süreci anlatmadan geçemezdik.

Seni ilk bildiğimde bundan tam on yedi yıl önceydi. Gariptir ama, yine bugün karşımda olduğun gibiydin. Ekose bir döpiyes hatırlardım sana dair, içinde belki beyaz balıkçı yaka bir kazak ve siyah çizmeler. Ekürin Gönül’ün terk edişinin hemen öncesiydi, Münir daha gitmemişti sanırım. İçinde saklayamadığın heyecan, anlatır anlatırdın. Pırıltılı günlerin son demleri değildi kuşkusuz, ama tılsımın henüz bozulmadığı zamanlardı. İnci, çocuk onkolojisinin yaldızlı duvarlara aslında yabancı genç doçenti, bilmem bilir miydin, seni sen olarak gösterebilecek bir ayna da zaten yoktu. Oysa yaldızlanmış duvarlar o zaman da çoktu, parlak ve yansıtan, sadece kendine gösterileni yansıtan cam gibi parlak duvarlar, sadece senin siluetini gösterirdi sana. Sen o zaman ruhuna yabancıydın, içine hapsedilmiş bu ruh senin kalıbın sanırdın. Kıbrıs’ın suları da sığında sıcak, derinde serindi.

Oysa yaldızlı duvarlar seni hiç gösteremezdi ve sen de muhtemelen aşina değildin aynadaki aksine. Herhalde senin de kulağına fısıldanmıştı adın daha kırkıncı gününde ve mırıldanan son hecenin azizliğine atfen, “yaşama sunulmuş bir İnci”, “evet bir-inci” demiştin de çalışmak şiarın olmuştu. Sen hiç anlatmasan ve ben hiç sormasam da bile parlak bir birincilik öyküsüydü muhtemelen seninkisi. Oysa o kadar huzursuzdu ki içinde vasat kalmamak adına çırpınan ruhun, kıvranıp parmak kaldırsa da yerinden, İnci, bir-inci sürç-i lisanına atfen yine de hiç sesini çıkarmazdın. Zaten yaldızlanmış duvarlar İnci’yi değil de bir “inciyi” gösterirdi sana, göremezdin duyamazdın.

Oysa konuştuğumuzda ayaküstü bile senden süzülen genellikle hüzün olurdu. Çifte damıtılmış malt bir hüzün, ışıltınla öyle bir tezat yaratırdı ki, şaşar kalırdım. Hayat hüzün mü verirdi gerçekten? Akşam yorgun argın evine varan bu beden, hüznü sadece paylaşarak unuturdu. Bazen “mutluyum” derdin de, “bekle geçer” derdim. Çünkü vasat olmamak için yaratılmış bu ruh değil yaldızlı duvarlarına, kadehinde toplanan bütün bu dünyanın odalarına ve saraylarına bile dar gelirdi, bilirdim. Dünya bir uygarlıksa gerçekten, iki cins insan vardı, bakma sen yollarda yürüyen insan bolluğuna, sadece çok azı gün gelip yol olacak patikalar açardı.

Seni işini yaparken son gördüğümde atlı karıncanın küçük bir odasındaydın. Kapında üç kişi vardı, kucaklarında çocuklar. Seni ilk defa kendin olarak gördüm. Vasat olmamanın belgelenmesiydi benim için. Belki sen de anlamadın.

Şimdi bu salon temaşanın son perdesidir. İşte o yaldızlı büyük oda, indirilip kaldırılmaktan yıpranmış koltukları ve kollukları, sakallar, bıyıklar, etekler ve küpeler, ilahi komedyayı seyrediyorlar.

“Aradan on bin yıl geçse bile, hücre, genler, DNA, hepsi külliyen hikaye. Mevcut dünyanın bütün uğursuzluğu, gariptir ki, ne kadar okusam da, benim gözümde basit bir ruh ve beden uyumsuzluğu. Varmak istenilenin şevkiyle tutuşan ruhlar, asla uyamayacakları bir bedene hapsolmuşlar, hepsi bu. Sonrasında çaresiz çözümler, depreşen ruhların sığamadıkları bedenlerine sudan öğütler, kazılan çukura sığdırılamayan altın bir sanduka misali. Ceket, sakal ve fularlara atfen, etek, potin ve kolyelerle süslenmiş bir tutsaklık. Uydurma çabasının getirisi, sadece tutsaklık.”

Sen yapamadın.

Sonra bir gün olanlar oldu. Ruhuna dar gelen yaldızlı duvarlar dayanamadı, çatladı. Kadehin ağzına kadar dolduğu andı o zaman, yaldızlı cam kırıldı ve sen kendini bildin. Ardında duran simalar çoktan solmuşlardı. Parlak duvarlardan yansımalar, aslında boş mekanlardan cılız yansımalardı da; bulanıp kalmış siluetler ve eşyalar, sen hıçkırırken boğuk boğuk, ne gani, ne hüzzam, ne de başat, sadece tutsak kalabildiler. Sense artık kendini görmek lüksünün bile bittiğini sandın, parçalanmış yaldızlı duvarların önünde birden durup öylece kaldın.

Çünkü dışarıdan masmavi bir ışık sızıyordu. Yaldızlı sarayların duvarları sandığın şey, senin küçük istiridyenin zayıf kabuğuydu. Artık hürdün, kendin olmak başarının doruğuydu.

Ve ben seni bugün doğduğun sonsuz denizlere salıyorum. Bu senin emekliliğin değil, mezuniyetindir. Çünkü başardın, vasat olmadın, Durup geriye baktığında kırdığın kabuğun üst üste üst üste geçmiş parçaları hala ışıldıyor olsa da bil ki onlar da zamanla solacaklar, sürtüle sürtüle kum olacaklar.

Sakın üzülme, denizler her zaman yeni istiridyeler doğuracaklar. Ve ben onlara keyifle anlatacağım bu tutsak kalmama öyküsünü, ve umut ve gurur duymaları için hep kulaklarına fısıldayacağım “inciler istiridyelerin göz yaşlarıdır”.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın