İrlanda mucizeyi nasıl gerçekleştirdi?

Tem 12 2008 Published by under 2. Sayı

İrlanda hem yabancı sermaye çekme açısından hem de Ar-Ge için yarattığı ortam açısından dikkat çekiyor. Türkiye’de gerek kaynaklar, gerekse insan gücü açısından bizim de Ar-Ge’ye yönelik bir sanayiyi yapılandırmamız aslında hayal değil.

>> Fakülte’nin birinci sayısında incelemeye başladığımız araştırma-geliştirme (Ar-Ge) temelli ekonomik büyüme modelini yakın zamanlı örnekleriyle sürdürmek istiyoruz. Bu sayımızda ekonomik olarak büyük atılımlar yapmış bir ülke olan İrlanda’dayız. Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD), özellikle ilaç sanayi açısından büyük yatırım almış olan İrlanda örneğini yerinde incelememiz amacıyla Dublin’de yoğun bir toplantı dizisi gerçekleştirdi. Size bu toplantılardan izlenimlerimizi aktaracağız. İrlanda’nın öyküsünü önce rakamlarla ifade etmeye çalışalım. 1980’ler birkaç yüz milyon dolar olan ihracat 2004’e varıldığında 37.5 milyar dolara ulaşmış. Aynı şey ilaç için de geçerli, İrlanda bugün 18.8 milyar dolarlık ilaç ihracatı yapıyor, bu rakam bizim ülkemiz için (ki gelişmiş bir ilaç endüstrimiz var) 230 milyon dolar seviyesinde. Dolayısıyla İrlanda hem yabancı sermaye çekme açısından hem de Ar-Ge için yarattığı ortam açısından dikkat çekiyor. Türkiye’de gerek kaynaklar, gerekse insan gücü açısından bizim de Ar-Ge’ye yönelik bir sanayiyi yapılandırmamız aslında hayal değil.

Ama nasıl? İrlanda’da değişiklikler 20-30 içerisinde meydana gelmiş. Sürecin başlangıcında başlıca ihracat kalemleri gıda, içecek, tekstilden oluşmakta ve bunların çoğu için ciddi bir koruma politikası bulunmakta. Bu dönem içerisinde istihdamın %43’ü tarımda yer alıyor. Buna bağlı olarak İrlanda’dan özelikle Amerika’ya yoğun bir göç yaşanmakta. Derken politikalarda bilinçli bir değişiklik meydana getiriliyor ve ekonomik alanda büyüme için ihracat yapılması gerektiğinin önemi fark ediliyor. Önce vergi durumu dikkate alınıyor, yeni bir vergi düzenlemesi getirilerek bazı alanlardaki vergiler yüzde sıfıra kadar düşürülüyor. 1965’te İngiltere ile bir serbest ticaret anlaşması yapılıyor ve 1973 yılında Avrupa topluluğuna girişle birlikte başlıca stratejik alanlar olarak elektronik, ilaç ve mühendislik seçilerek buralara odaklanılıyor. İrlanda gücü dağıtmak yerine topluyor, örneğin petrol gibi sanayi alanlarında kaynak sahibi olmadığından insan gücüne dayalı alanlara yöneliyorlar ve bu politika değişikliği sayesinde ihracatın milli gelirdeki payı 1973’te üçte bir iken 1983’te %56, 1993’te %65 ve 2004’te %68’e yükseliyor. Toplam üretim açısından tarım ise %6’lara geriliyor, ancak yanlış anlaşılmasın, rakamsal olarak bakıldığında tarım da büyüyor, sadece oransal değeri azalıyor.

Böylelikle 30 yıl önce çok küçük olan ilaç endüstrisi 2004’te kimya alanıyla birlikte 37.5 milyar dolarlık bir ihracat rakamına ulaşıyor. İrlanda bu rakam ile bugün dünya birinci, 120 ilaç şirketi var ve bunların 14’ü en büyükler arasında. Pfizer, MSD, Roche, Novartis, Amgen, Wyeth, Takeda gibi dünya devi şirketler ardı ardına yatırımlarla çok sayıda fabrika kuruyor ve istihdam sağlıyorlar. Bunlar çok uluslu araştırmacı firmalar. Kurallara uyuyorlar, oysa İrlanda pazarına baktığımızda 1 milyar dolarlık bir ilaç pazarı var, buna karşılık son teknolojiyi kullanan bu tesislerde 47 mamul ürün üretiliyor. Bunun sonucunda 1988 yılında “zenginler arasında en fakir” olarak adlandırılan İrlanda,  10 yıl sonra “Avrupa’nın parlayan ışığı” olarak anılmaya başlıyor ve Kelt kaplanı olarak adlandırılıyor.

Yabancı yatırımı çeken en önemli unsur istikrar

Burada asıl irdelememiz gereken bu yatırımın neden İrlanda’ya gelmeye karar verdiği. Politikalar belirlendiğinde ülkede istikrarlı bir hükümet var, sonraki yıllarda iktidar değişse de politikalar değiştirilmiyor ve süreklilik ve güven ortamı sağlanıyor. Bu uluslararası yatırıma açık olma politikası; Avrupa Birliği (AB) üyeliği ve euronun para birimi olarak seçilmesi, vasıflı iş gücü, rekabet edebilecek işçilik maliyetler (ki diğer yerlere göre daha düşük), kurumsal vergi rejimi yatırımcının gelmesini destekleyen başlıca unsurlar oluyor. Başlangıçta bazı yerlerde sıfır bile olabilen vergi oranı, şimdilerde %12.5’e çıkarılmış, ihracat için %10, iç pazar için %14 rakam uygulanıyor. İlaç başta olmak üzere kurallara çok iyi uyulduğundan yatırımcı gelmekte tereddüt etmiyor. Örneğin üretim tesislerinde mutlak kaliteye önem veriliyor, fikri mülkiyet haklarına tam olarak uyuluyor. Avrupa’da zaman zaman değişiklik olmasına karşılık İrlanda prensiplerinden asla ödün vermiyor, hep olumlu bir tutum sergiliyor. Bu gelişim kuşkusuz ülkenin sosyal haklarına da çok olumlu yansıyor. Vasıflı işgücü açısından bakıldığında 60’lı yılların sonlarında liseler ücretsizken, bu yaklaşım üniversite ve üzeri eğitime de yansıtılıyor. İlaç sanayinin gelişmekte olduğunu dikkate alan hükümet ülkenin güneyinde bir eczacılık okulu kuruyor ve çalışanları çoğunlukla İrlandalılardan oluşmakta. İrlanda kaynaklarının %13.2’sini eğitime harcamakta. Devlet okullara hangi iş alanlarının uygun olduğu konusunda kitapçıklar yollayarak insan gücünün etkin kullanılmasını teşvik ediyor.

İşçilik maliyetleri açısından değerlendirildiğinde, sendikalar, devlet ve işveren arasında bir anlaşma yapılarak sabit ücret artışı kararı alınıyor. Maaşlar konusunda müzakerelerde bulunurken ilaç sektörü özellikle dikkate alınıyor. Saat ücretlerine bakıldığında 12.5 euro olan saat başına maliyet, Hollanda’da 18.08, Japonya’da 22, Almanya’da 22.99 euro seviyesinde. Bu kuşkusuz yatırımcıların önünü görmelerini kolaylaştıran bir unsur. Bizim için de söz konusu olduğu üzere, bazı ülkelerde devlet geri ödeme listesine müdahale ederken, burada böyle bir müdahale söz konusu olmuyor. Geri ödemeye erişimde özgürlük var. Düzenleyici makamlar etkin olduğunu düşünüyorsa ilaç gecikme olmadan geri ödeniyor. Hekimlerin reçetelendirmesinde bir kısıtlama yok, hekimler hangi ilacı reçetelendireceğine kendileri karar veriyor. Eczacı ve eczane düzeyinde de değiştirilmiyor. Sağlık bakanlığı tavsiyelerde bulunabiliyor kuşkusuz, ama hangi ilacın kullanılması gerektiğine doktor karar veriyor. Bu yaklaşım ilaç sektörüne yatırım yapmak için cesaret veriyor. İrlanda’da ilaç sektörünün çok güçlü olmasına karşılık sağlık harcamaları yine de %12’yi oluşturuyor ve Avrupa’daki %15’lik rakamın gerisinde. Bu veriler ışığında değerlendirdiğinizde İrlanda mevcut malzemeden helva yapmayı başarmış görünüyor.

Türkiye neden başaramasın?

Şimdi gelelim İrlanda örneğinin Türkiye’nin özellikleriyle karşılaştırılmasına. Karşılaştırmaya önce jeopolitik özelliklerden başlayalım. İrlanda coğrafi konumu açısından Kıta Avrupası’nın hemen dibinde, İngiltere’nin yakın komşusu, politik olarak ise Avrupa Birliği’nin üyesi konumunda. Bu konum kuşkusuz özellikle Amerika’nın Avrupa pazarına girmesi açısından (ama beri yanda Japonya gibi pazar arayan bütün ülkeler için de) büyük önem taşıyor. İrlanda’nın İngilizce konuşuyor olması burada yatırım yapmak isteyenler için elbette büyük bir kolaylık, dolayısıyla başta Amerika olmak üzere önemli bir avantaj oluşturuyor. Lakin Türkiye açısından bakıldığında bizim konumumuz da son derece stratejik. Bulunduğumuz coğrafya Ortadoğu’ya erişim açısından çok büyük olanaklar sunuyor. Bizim komşu coğrafyamız içerisinde halen politik sıkıntıları süren ülkelerin yanı sıra, Türkî Cumhuriyetler ve Rusya gibi büyük nüfusa sahip ve doğal enerji rezervleri açısından zengin ülkeler var. Öte yandan Türkiye’nin Müslüman ağırlıklı ve beri yanda tek demokratik bir ülke olması bölgedeki politik ve ekonomik lider olma olasılığını pekiştiriyor. Buna bir de AB üyeliği süreci eklendiğinde ufkumuzun açık olduğu ortada. Dolayısıyla Türkiye yabancı yatırım almak için ideal jeopolitik koşullara sahip.

İrlanda’nın kendi ekonomik refahını gerçekleştirmekte en önemli faktörlerden biri olan 4 milyonluk nüfusu açısından değerlendirdiğimizde Türkiye’nin 72 milyonluk nüfusu genç olmasına karşılık bir tezat oluşturuyor. Ancak 72 milyonun yaratabileceği çıktı ve oluşturacağı pazar öte yandan bir avantaj haline geliyor. Nüfus özellikleri arasındaki en belirgin fark ise eğitim durumunda ortaya çıkıyor. Türkiye’de eğitimli işgücünün niteliği herhangi bir alana kanalize edilmiş özellikler taşımıyor. Eğitim politikamız hedeflere göre düzenlenmiyor, sadece müfredatın aktarılmasından ibaret ve bu durum üretim açısından hedefe göre eğitimi zorunlu kılıyor.

Ne var ki en belirgin fark ve bizim açımızdan ana sorun politikaların oluşturulmasına kilitleniyor. İrlanda’da Ulusal Bilim Ajansı, Ulusal Planlama Teşkilatı gibi kurumların ülkemize de elbette muadilleri var. Örneğin TÜBİTAK ulusal bilim politikasının oluşturulmasından, DPT kalkınma programının belirlenmesinden, YÖK ise eğitim politikamızın oluşturulmasından sorumlu. Bu kurumlar kuruluş tarihleri dikkate alındığında İrlanda’daki benzerlerinden çok daha yaşlı olmakla birlikte, gerek hedefe yönelik plan oluşturmaktaki koordinasyonsuzluk, gerek devlet yönetimiyle olan çekişmeler, etkin programlar yapılması ve yürütülmesinin önündeki en büyük engeller olarak karşımıza çıkıyor. Durum böyle olunca kurumların yarattığı katma değer ve sinerji İrlanda’dakinin tam aksine hemen hemen hiç bulunmamakta.

Kaplan ekonomisinden “know-how” ekonomisine

Yabancı yatırımın karşısındaki en önemli engellerden biri de yanlış yorumlanan milliyetçilik anlayışı. Biz yabancı sermayeyi sömürgeci olarak görme geleneğinden geliyoruz, yabancı sermayenin her zaman bizim iliğimizi kemiğimizi sömürmek amacını güden emperyalist güç olduğuna inanıyoruz. Hatta dünya görüşlerimizi siyaset malzemesi yapıp, kısır çekişmeler içerisinde birbirimizi yemekten öteye gidemiyoruz. İrlanda örneğinde baktığımızda ulusun topyekun zenginleşmesi için yapılması gereken ne varsa çıkış noktasına o konuyor. Gerekirse uygun koşullarla toprak kiralanıyor ya da satılıyor, gerekirse vergi kolaylıkları getiriliyor, yatırım yapmak için istekli olan herkesle “proaktif” bir ilişki kuruluyor. Devlet yatırım yapılması için teklifi kendisi götürüyor. Yatırıma yönelik inancın oluşması için fikri mülkiyet hakları, ilaç özelinde baktığınızda geri ödemeler ve reçeteleme özgürlüğü gibi konularda korumacı ve müdahil olmuyor, girişimin önünde set oluşturmuyor. Hedeflerin gerçekleştirilmesi için devlet, işveren ve işgücü arasında ulusal bir mutabakat var. Durum böyle olunca yatırım almak açısından da en küçük bir sıkıntı yaşanmıyor. Hatta İrlanda rotasını üretimin hakim olduğu “kaplan ekonomisi”nden olgun bir ekonomiye ve “know-how” satan Ar-Ge ağırlıklı bir konuma geçirmek istediğini açıkça söylüyor.

Yukarıdaki karşılaştırmayı özetleyecek olursak, 72 milyonluk Türkiye aslında 4 milyonluk İrlanda’dan çok daha yüksek debideki bir ekonomik potansiyelin önünde oturuyor. Sorun bu potansiyeli harekete geçirmeyi isteyip istemediğimizde. İrlanda’daki yıllık 30.000 dolarlık kişi başı gayrı safi milli hasılayı alın, bizim onda biri etmeyeniyle karşılaştırın. Bu gelirin oluşturduğu yüksek refah düzeyini, gelecek güvencesini ve hepsinin sonucu ortaya çıkan ulusal gururu düşünün. Türbanla yatıp kalkan, YÖK gerilimleriyle daralan bizler mi daha milliyetçiyiz sizce, yoksa İrlandalılar mı? Yazdıklarımıza inanmayanlar gidip Dublin’i görsünler. <<

——————-

İrlanda ile Türkiye’yi bağlayan ortak geçmiş

>> Lozan’da bizimle alâkalı müzakereler yapılırken Yahya Kemal de orada imiş. Avrupalı bütün delege ve temsilciler bizim aleyhimize oy verirken, sadece İrlanda temsilcisi her oylamada bizim lehimize parmak kaldırıyormuş. Bu durum şairimizin dikkatini çekmiş ve bir fırsatını bulup kendisine; ‘Herkes bizim aleyhimizdeyken, siz her seferinde lehimize oy kullanıyorsunuz; bunu niçin yapıyorsunuz?’ diye sormuş. İrlandalı Yahya Kemal’in yüzüne şöyle bir bakmış ve; ‘Böyle yapmaya mecburum. Benim gibi her İrlandalı da buna mecburdur. Biz bir yandan açlık ve kıtlıktan kırılıp, bir yandan salgın hastalıkla boğuşurken (1845-1849) diğer Avrupalılardan hiçbir yardım ve destek görmedik. Ama sizin Osmanlı dedeleriniz, yardım olarak hem para hem de gemiler dolusu erzak gönderdiler. O zor günlerde bize insanca, dostça uzanan eli asla unutamayız. Siz her zaman desteklenmeye lâyık bir milletsiniz; bunu çok iyi hak ediyorsunuz!’ diye cevap vermiş.

İrlanda’yı kasıp kavuran kıtlık döneminde, Osmanlı Devleti’nin yaptığı nakdî ve aynî yardımın hatırasına geçtiğimiz mayıs ayında Dublin’e yetmiş mil uzaklıktaki Drogheda şehrinde tören yapılarak, o döneme ait tarihî bir binaya şükran plâketi asıldı. Tarihi bilgi ve belgelere göre iki milyon İrlandalının göç etmesine ve ölümüne sebep olan açlık ve kıtlık felâketi sırasında Sultan Abdülmecid, İrlanda halkına on bin sterlin yardımda bulunmak istediğini bildirir. Fakat kendi topraklarına dâhil bulunan bu bölgeye sadece iki bin sterlin vermeyi kararlaştıran İngiltere Kraliçesi Victoria, İstanbul’daki büyükelçisi vasıtasıyla, sultanın teklifine karşı çıkar ve neticede Osmanlı bağışı bin sterline iner. Sultan Abdülmecid bunun üzerine İrlanda’ya tahıl yüklü beş gemi gönderir. Fakat İngilizlerin Dublin Limanı’na sokmadıkları erzak dolu yardim gemileri, yüklerini Drogheda Limanı’na boşaltır (1847). Bu dönemde İngiltere ve Kıta Avrupası sanayi devriminin getirdiği refah ve zenginlik içinde oldukları halde İrlanda’ya yardım etmezken, Osmanlı’nın hem maddî sıkıntı içerisinde, hem de çok uzak bir coğrafyada olmasına rağmen insanî yardımda bulunması burada dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biridir.

İşte, bu hâdisenin hatırasına Drogheda Belediyesi’nce yaptırılan şükran plâketi, 150 yıl önce Türk gemicilerin misafir edildiği eski belediye sarayının duvarına (şimdiki Westcourt Oteli) çakıldı. Düzenlenen törende konuşan İrlanda Büyükelçimiz Taner Baytok, hadiseyi The Threshold dergisinde, Thomas P. O’Neill imzasıyla 1957 yılında yayımlanmış yazıdan öğrendiğini söyledi. Baytok, İrlanda asilzâdelerinin padişaha gönderdikleri ve halen Topkapı Sarayı Müzesi arşivinde muhafaza edilen teşekkür mektubunun da bu Osmanlı yardımını doğruladığını belirtti. Mektupta şöyle deniyordu: “Aşağıda imzaları bulunan biz İrlanda asilzâdeleri, beyefendileri ve sâkinleri, Majesteleri tarafından, acı çeken, kederli İrlanda halkına gösterilen cömert hayırseverlik ve alâkaya en derin minnetlerimizi saygıyla takdim eder ve onlar adına Majesteleri tarafından İrlanda halkının ihtiyaçlarını karşılamak ve acısını dindirmek üzere cömertçe yapılan bin sterlinlik bağış için teşekkürlerimizi arz ederiz.”

Kraliçe Victoria’nın, kendi topraklarına dâhil bir bölgeden yükselen çok âcil yardim çağrısına karşı yapılmak istenen nakdî yardımı engellemesi ve bunu onda bire düşürmesi ibret verici bir vakaydı. Buna karşılık Osmanlı Sultani’nin, siyasî sürtüşmeleri ve nakliye güçlüklerini de göze alarak, dört bin kilometre uzağa tahıl yüklü gemiler göndermesi, büyük bir âlicenaplık örneğiydi. Büyükelçimiz Baytok, Avrupa’da demokratikleşme ve insan hakları konusunda haksız tenkitlere maruz kaldığımız bir sırada gerçekleşen bu şükran plâketi törenini, bizim insan sevgimizin, muhtaçlara ve acı çekenlere nasıl yardıma koştuğumuzun delili olarak değerlendiriyordu. İrlanda halkının kadirşinas jesti Türk kamuoyunda bir moral tesir sağlayacaktı. Drogheda’nın Belediye başkanı Alderman Frank Goddfrey de, şehir ambleminin Osmanlı hilâl ve yıldızı olduğunu hatırlatarak “Şükran plâketimiz, iki ülke insanlarının dostluk sembolü olacaktır ümidindeyim. Dostumuz Turkiye’yi en kısa surede Avrupa Birliği içinde görmek istiyoruz.” dedi. Kıtlık ve Açlık Müzesi müdürü de, Türk halkına ve Osmanlı Devleti’ne minnettar olduklarını vurguladı.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın