İstanbul Üniversitesi’nde “doktrinler”

Tem 04 2008 Published by under 2. Sayı

Dr. Yavuz Dizdar

İstanbul Üniversitesi hem bizi doğurtan ana-babamız, hem de büyütmekte olduğumuz çocuğumuzdur. Dolayısıyla ben de sorarım size, “siz çocuğunuzu sevdiğiniz birine mi, yoksa güvendiğiniz birine mi emanet edersiniz?” Üniversitenin yönetimini emanet edeceğimiz kişinin sevdiğimiz biri olması gerekli değildir, ama onun güvendiğimiz biri olması şarttır.

İstanbul Üniversitesi nedir?

Öncelikle tarihçe açısından baktığımızda görmemiz gereken şudur ki, İstanbul Üniversitesi sanıldığı gibi 1453’te kurulmamıştır. Fatih Sultan Mehmet Han 1453’te İstanbul’u fethettiğinde burada zaten bir üniversite bulunmaktadır. Bu üniversite MS 425’te kurulmuş olan, dünyanın ilk üniversitesidir ve hukuku (hakların ne olduğunu) irdelemek amacıyla kurulmuştur (mevcut kaynaklar bunu söylüyor, lakin İstanbul’daki bu “dünyanın ilk üniversitesinin” üniversitenin kökeni çok daha eskidir, bu konuyu bir sonraki yazıda tartışacağım. Öte yandan, 425’te var olan üniversitenin “papaz okulu” olduğu şeklindeki görüş yanlıştır. Roma imparatorluğunun Hıristiyanlığı resmi din olarak benimsemesi bu tarihten hemen önce olsa da, bunun üniversite eğitiminin parçası haline gelmesi söz konusu olmamıştır. Dini otoritenin üniversiteyi etkisi altına alması ancak XII. yüzyılda Avrupa’da kurulan üniversitelerle ortaya çıkmıştır). Fatih Sultan Mehmet Han’ın 1453’te İstanbul’a varmasıyla, Roma İmparatorluğu kaynaklı bu üniversite Osmanlı İmparatorluğu’nun dünya algısı çerçevesinde yeniden yapılandırılmıştır. Bu durum gerçeği değiştiremez, yani bizi doğrudan dünyanın ilk üniversitesi konumuna oturtur ve “resmi” tarihimizi yaklaşık bin yıl geri çeker.

Üniversitelerin Avrupa’da ilk ortaya çıkışları ise Paris (1245) ve Bologna’da olmuştur, bunları İngiltere Oxford ve ardından Cambridge izlemiştir. Daha sonraları kurulan Fransız takipçilerimiz Toulousse (1229), Montpellier (1220) Sorbonne (1257), İspanyol takipçilerimiz Samanaca (1243), Portekiz Coimbra (1308), Viyana (1365) Heidelberg (1386), Köln 1388), Prag (1347), Polonya Krakow (1364) bizden en az 800 yıl sonra kurulmuşlardır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün sunduğu 1933 Üniversite Reformu çerçevesindeki dönüşüm ise bizi Türkiye Cumhuriyeti’nin ilke ve esaslarına bağlamıştır, sadece adımız İstanbul Üniversitesi olmakla kalmamış, imparatorluk ruhundan cumhuriyet ruhuna geçmemiz sağlanmıştır, yani dünya algımız “çağdaş”laştırılmıştır.

“Velev süllim” (madem ki öyle), “İstanbul Üniversitesi” olarak 1933’te Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu tarafından kuruluşumuz, İstanbul Üniversitesi’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin de ilk ve “kurucu” üniversitesi olmasını sağlar. Çünkü “kurucu” Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuştur, yani tarihi boyunca olduğu üzere, her zamanki gibi “kurma erki”yle donatılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne dair kurulmuş ne varsa, onu da çalışıp İstanbul Üniversitesi yapılandırmıştır.

Yönetim biçimi

Üniversitelerin yönetim biçimi “muhtariyet”tir. “Muhtariyet” bazılarınca sanıldığı ve “seçim yöntemi” olarak uygulanma gafletine düşüldüğü gibi, “muhtarlık” biçiminde yönetim değildir, “özerklik” anlamındadır. Muhtariyetin etimolojisi (kelime kökeni) irdelendiğinde bu durum daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır (var olan kaynaklar kelimenin kökenini vermekte yeterli olamadığından, anlamı kendi araştırmama dayandırarak sunuyorum).

Üniversitelerin yönetimlerinin “muhtariyet” (özerklik) olması bizim buluşumuz da değildir. Bu onların mevcudiyetinin temelidir, “olmazsa olmaz” durumdur. Çünkü üniversiteler aklı, bilgiyi ve adaleti temsil eder. Üniversiteler (Latince üniversus; “tümü bir araya gelmiş” anlamında) “kainattır” ve kainatta demokrasi yoktur, sadece “düzen” (Latince “ordo”) vardır. Önemli olan da bu düzenin sağlanmasıdır. Yani üniversite (kainat) yapısı itibarıyla evrenin yeryüzündeki temsilidir. Üniversite bu özelliği gereği demokratik olamaz, çünkü demokrasiye ihtiyaç duymaz. Demokrasi “gerçeğin bilinemiyor olması” durumuna binaen, “aklın duygularla kaynaştırılması” yöntemidir. Oysa üniversite (kainat) zaten “mutlak gerçek”tir, “sadece” akla ve bilgiye dayalıdır. Hepimiz biliriz, “akıl akıldan üstündür, lakin aklın yolu hep birdir”. Üniversitenin demokratik olması gibi bir kavram bu nedenle “gerekli değil”dir. Herkesin aklı savunduğu bir ortamda çözüm zaten “birdir”.

Rektörde yanlış özellikler aranmaktadır. Peki o halde rektör kimdir?

Malum her şeyin başlangıcını yaklaşan rektör (rektörlük değil, “rektörlük adayı” da olunmaz, zira Rektörlük sadece bir binadır) seçimleri oluşturuyor, o halde rektörün “ne olmadığını” tanımlayayım ve yanlış görüşleri eleştireyim.

Rektör senyör olmalıdır. Eğer senyör sözüyle ifade edilen kavram yaş (kıdem) ise, bu yanlıştır, zira herkes zaten yaşlanır (Latince senil, yani yaşlı). Oysa senyör kelimesinin karşılığı, saygınlıktır. Saygınlığın pek çok bileşeni vardır, ama oluşumundaki ana unsur bu bileşenler üzerine eklenen “zaman”dır. Yani “saygın olmak” için gereken bütün unsurları taşımak ve bunu yeterince uzun bir süredir istikrarla sürdürüyor olmak şartı aranır. Bu durumda rektör belli bir yaşın altında olamaz, çünkü zaman faktörü engeldir (nitekim “seniör” kelimesi Latince sözlükte “45 yaşın üstünde” olarak tanımlanmaktadır), ama “en kıdemli olmak” da asla aranan bileşen değildir. Üstelik rektör görevini tamamladıktan sonra yaş haddinden emekli olmayıp geri dönecekse, var olan saygınlığını korumayı özellikle bir düstur olarak belleyecektir.

Rektör sevilen biri olmalıdır. Hayır, rektörün sevilen biri olması gerekli değildir. Zira insanların birilerini sevme gerekçeleri genellikle o kişinin “doğru” insan olması değil, talepleri geri çevirmemesidir. Dolayısıyla “sevdiğimiz biri talebimizi geri çevirmez” beklentisine girmek yanlıştır. Rektör bir sevgi adamı değildir, ama, önemli olan rektörden gereksiz yere korkulmamasıdır.

Rektör esnek (bir yönetim anlayışına sahip) olmalıdır. Nedir esnek, “şekilden şekle girebilir”in yumuşatılmış ifadesi! Rektör asla esnememelidir, zira rektörün esnemesi öğretim üyelerinin “yavşaması” demektir, bu durum bir kısmının zaten doğrudan işine gelmektedir. Ama rektörün “dik” olması “olmazsa olmaz üç özelliği”nden biridir. Adı üstünde, rektör “dik (doğru) tutan” anlamına gelir. Rektör “rektus” pozisyonunda olmalıdır. Rektus pozisyonunu bozan herhangi bir şey (mesela geçirilmiş maddi/bilimsel yolsuzluk soruşturmaları, buna mahal veren gerekçeler, “takipsizlik” ya da “zaman aşımı” nedeniyle gerçekleşen aklanmalar, ticari bağlantılar, konumu kullanan vahşi kapitalist insan sömürüleri, her ne varsa) olmamalıdır.

Rektör barışçı olmalıdır. Yetmez, nedir ki barışçı? “Haksızı haklıyla uzlaştıran” bir yaklaşımı barışçılık olarak tanımlıyorsak kalemimi kırayım. Rektör elbette durup dururken kavga çıkarmamalıdır, zaten söz konusu niteliklere haiz biri de durup dururken kavga etmez. Ama rektör mutlaka adil olmalıdır, bu “olmazsa olmaz üç özelliği”nden biridir.

Rektör demokratik olmalıdır. Hayır, rektör demokratik falan değildir. zira o zaten “bir” kişidir, bir kişilik demokrasi de mümkün değildir. Dahası yukarıdaki “üniversite” tanımında demokrasi falan “külliyen” yoktur. Ancak rektör mutlaka herkesi dinlemelidir, sesleri duymalıdır, ve kararında adil olmalıdır, tekrar vurguluyorum, “olmazsa olmaz üç özelliği”nden biri budur, yani “adalet”.

Rektör akıllı olmalıdır. Yetmez. Nedir “akıllı olmak”? Bu tanımla ilgili hazin çağrıştırmalar zaten bulunmakta, “akıllı ol, aklını başına topla, aklını kullan, aklımı seveyim, vb”. Rektör akıllı değil, âkil, yani aklı selim sahibi olmalıdır. Aklı selim sahibi (âkil) olmak rektörün olmazsa olmaz üç özelliğinden üçüncüsüdür.

Rektör bilimsel olmalıdır. Yetmez, zira bizim zavallı bilim algımız yayın sayısı, oturum başkanlığı gibi süslemelerle kısıtlanıp kalmıştır. Rektörün çok miktarda yayını olması ne bilimsel olduğunu kanıtlar, ne de gereklidir. Ama rektör bilgiyi (bilimi) yorumlayabilecek yeterliliğe sahip olmalıdır, çünkü rektör “üniversite”nin (evrenin aklı) başındadır.

Rektör proje üretmelidir. Yanlış, rektörün proje üretmesi falan gerekli değildir. Projeyi öğretim üyeleri üretir, rektör ona sunulan projeleri kabul ve koordine eder. Yani önemli olan rektörün bu kabul ve koordinasyon becerisine sahip olması, projelerin tamamlanması konusunda ısrarcı davranmasıdır. Biz genellikle kolaycılığa kaçmayı sevdiğimizden, projeleri de rektörün üretmesini bekliyoruz. Daha kolay anlaşılması için başka bir örnekle ifade edeyim, rektör “üniversite takımı”nın ne kalecisi, ne santrforu, ne de liberosudur. Rektör üniversite takımının olsa olsa teknik direktörüdür. Takımın seçilmesinden tutun, antrenmanlarına, ilk on birin kurulmasından tutun, oynatılmasına kadar o sorumludur. O yönetir, ama sahada takım oynar.

Rektör karizmatik olmalıdır. Bu saydığımız özelliklerin hepsine sahip bir rektör zaten karizmasından yenmez, “yenilemez”. Karizma dediğimiz şey “Clark atma becerisi” gibi “ekistıra” bir yetenek değildir. Dahası rektörde (adaylarda) “star ışıltısı” falan da aranmamalıdır. Yani rektör “artiz” adayı değildir. Gelecek vaat etmesi asla yeterli değildir, gelecek vaat ediyor diye rektör seçilmez. Ama, rektörün geçmişi yeterli olmalıdır, çünkü sadece geçmiş geleceğin delilidir.

Rektör kendine güvenmelidir. Yetmez, rektör kendine güvenmekle kalmamalı, kendine inanmalıdır. Ancak kendine inanan biri bu görevi sırtlanabilir.

Rektörün desteği olmalıdır. Burada hangi aklı evvel hangi destekten bahsediyorsa bilmelidir ki, rektörün yegane desteği üniversitenin (kainatın) kendisidir. Ama rektör “sadece” ve “ancak” destekle yürüyecek biri olmamalıdır. Rektör kendi ayakları üzerinde durma ve yürüme yetisine (dirayet) sahip olmalıdır. Hatta bu konuda o kadar dirayet sahibi olmalıdır ki, günün birinde “doğru” konusunda, dış ve hatta iç baskılar geldiği durumda bile, yalnız başına yürüme gücünü taşımalıdır. Olur ya, beşer şaşar, ama o “doğru”dan asla şaşmamalı, sırtladığı görevi taşımalı ve ileri götürmelidir.

Rektörün tabanı olmalıdır. Rektörün tabanının ne olduğunu ben anlayamadım. Anlayan biri varsa açıklasın, zira üniversite politik arena değildir. Ama derlerse “rektör, o varsayımsal “atıl” taban her neyse onu harekete geçirme gücüne sahip olmalıdır”, ha bu olur.

Rektör hırslı bir kişiliğe sahip olmalıdır. Külliyen yanlış, bilakis, rektör hırslarını yenmiş, kendisini şahsi hırslarından arındırmış olmalıdır. Zira rektör ringe çıkacak bir boksör değil, boksu engelleyecek olan adamdır.

Rektör üniversite üzerine gelen baskıları savuşturmalıdır. Eksik, rektör paratoner değildir, savuşturmaz. Rektör “ark” değil, öğretim üyelerinin desteğiyle ya da olmaksızın “erk” oluşturarak o baskıların ortaya çıkma olasılığını bile ortadan kaldıracak kişidir.

Rektör icazet almalıdır. Külliyen yanlış, rektör kendisi ortaya çıkmalıdır. “Kendiliğinden ortaya çıkmanın yegane istisnası, görevin doğrudan üniversite mensupları tarafından teklif edilmesidir”. Zira bu kadar komik bir seçim ortamında aklı selim sahibi kişi zaten ortaya çıkmaz. Bu durumda o kişi bulunur ve görev teklif edilir, hatta daha ileri gidilip verilir. Zira rektör, “görevin üstünlüğü” bilincine sahip olandır.

Rektör tarafsız olmalıdır. Yanlış, rektörün tarafsız değildir. Rektör üniversitenin (evren, kainat) yüksek menfaatlerinin taraftarıdır. Kararlarını bu doğrultuda verir.

Rektörün siyasi kimliği olmamalıdır. Bu da külliyen yanlıştır. Rektör doğumundan itibaren bu görev için yetiştirilen damızlık bir boğa değildir. Elbette bir siyasi duruşu bulunacaktır, zaten bulunması değil, bulunmaması gariptir. Ama rektör siyasi kimliğini üniversitenin yüksek menfaatleriyle karıştırmamalıdır. Bu nedenle rektör adayı, seçilip de rektör makamına oturduğu andan itibaren, siyasi kimliği de dört yıl ertelenir, siyasi konjonktürden etkilenemez, “erk” asla bu amaçla kullanılamaz. Zira bu makam aklı ve bilgiyi temsil eder ve adalet melekesiyle donatılmıştır. Siyasi kimliğin yeri yoktur.

Rektör gereğinde masaya yumruğunu vurabilmelidir. Bu da yetersiz, rektör gereğinde masayı vurmakla kalmamalı, masayı parçalamalıdır. Ama daha iyisi, dudağının arasından çıkan iki sözle meseleyi bitirir. İşte bunun adı erktir ve İstanbul Üniversitesi olarak bunca tembelliğe, bunca bireysel çıkarcılığa, bunca “yalnız bırakmaya” rağmen bu erke hala sahipsek, sadece ve sadece “şükran” duyabiliriz. Bunu da herkes bilsin.

Rektörün beklentileri olmalıdır. Bu nitelendirmeyi aslında hiç kimse ifade etmedi ama, uvertür olsun diye ben ekleyeyim. Rektörlük makamı bir insanın dünya üzerinde ulaşabileceği en yüksek makamdır. Yani “rektör” olmak, varılabilecek makamların hepsinin doruğudur. Cumhurbaşkanlığı dahil hiçbir makam rektörlük makamının “manevi şahsının” üstünde değildir. Lakin buna karşılık, bu makama ulaşmak hemen herkesin beklentisidir. Bu makama ulaşmak için, bulunulan alt makamları şahsi çıkarları için kullanan mı ararsınız (mesela bedava hasta baktırmak, ki bu zaaftan faydalanan da en az faydalandıran kadar sorumludur), kişisel beklentileri yağlayanlar mı sorarsınız (mesela haksız kadro vaatlerinde bulunmak), inanç ticaretine soyunanlar mı ararsınız, “yalan” söyleyenini mi sorarsınız, otuz iki tekmili birden hepsi mevcuttur. Dahası bu makam veraset ya da payitaht usulü geçemez. Bu nedenle rektör yardımcıları, aradan dört yıl (bir dönem) geçene kadar rektör adayı olmamalıdır. Çünkü bu sefer şansımız tuttu diye her sefer tutacağı düşünülmemelidir, idari konumun beklenti unsuru “taşımaması” çok zordur.

Tartışma

İstanbul Üniversitesi hem bizi doğurtan ana-babamız, hem de büyütmekte olduğumuz çocuğumuzdur. Dolayısıyla ben de sorarım size, “siz çocuğunuzu sevdiğiniz birine mi, yoksa güvendiğiniz birine mi emanet edersiniz?” Üniversitenin yönetimini emanet edeceğimiz kişinin sevdiğimiz biri olması gerekli değildir, ama onun güvendiğimiz biri olması şarttır.

Şimdi bazı arkadaşlarımdan aldığım (ve karşılığını anında verdiğim) görüşleri ister istemez bu çerçevede tekrar dile getireceğim.

Derler ki, “falanca kürsünün filanca “senyör” hocası rektörle olan randevusuna trafiğe takılması nedeniyle on dakika gecikmiş ve rektör kızmış. Rektör ne kadar tahammülsüzmüş”. Herkes şunu bilsin ki, rektörle olan randevuya “trafiğe takılmak” gibi olağan ve sudan (mesela yağmur) bir nedenle değil on dakika, bir dakika bile gecikilemez. Gerekirse yürünerek gidilebileceği dikkate alınarak yeterince erken çıkılır, erken varılırsa kapıda beklenir.

Derler ki, “keşke randevuya zamanında gelip katılan diğer öğretim üyeleri bu durumu protesto edip kalksalarmış”. Yapabilene helal olsun, ama yapamayan da artık doğruyu görsün ve sussun.

Derler ki, “falanca konuda “uygun” yanıtı alamazsam rektörlüğe dava açacağım”. Herkes bilmelidir ki, eğer “erk sahibi ve adil bir rektör seçilmiş” ise, bu rektöre dava açılamaz. Zira bu durumda açılan davalar “kişisel çıkar” gerekçesiyle doğrudan düşer.

Derler ki, “rektörlükten yanıt alamayınca YÖK’e başvurduk”. Herkes şunu iyi bilmelidir ki, eğer “adil ve akil bir rektör seçilmiş” ise hiç kimse rektörü atlamak, konuyu aşırtıp “yapay” bir üst makama taşımak hakkına sahip değildir. Kimse rektöre itaatsizlik edemez. Zira rektör “mutlak adaleti”, “mutlak aklı” ve “mutlak erki” temsil eder. “Olmazsa olmaz” üç özelliğidir.  Üniversite (evren, yani kainat) çatısı altında bunun bir üst mercii yoktur. Konu ancak “onun bizatihi” gerekli görmesi durumunda (o da nezaketen) “yapay” üst mercie aktarılır, görüş sorulur.

Sonuç

Sözün özü rektör mitolojik Priapus’tur. “Acılı” bir “priapi” konumundadır. Öğretim üyeleri (mensuplar) ona muamele çekmeden, kan pompalayarak (çalışarak) güçlü kılarlar, konumu korurlar ve duvarların dışına çevirirler; bunun anlamı şudur: “Akla ve adalete (kainata) girerseniz” biz de ecdadınızın “yanaklarından” öperiz… Elbette bu öğretim üyelerinin bazıları “yanlış heves”lere kapılıp hata yapabilirler. Bu durumda rektör gereğini gerektiği kadar yapar. Ama kilit nokta şudur, bu yaptığından “mutlaka” elem duymalı, “asla” zevk almamalıdır. İŞTE REKTÖR BUDUR!

Koşullar ne olursa olsun İstanbul Üniversitesi’nin hamuru doğru seçimi yapacak kaliteye sahiptir, çünkü hamuru doğru karılmıştır, üstelik binlerce yıllık kıvamlı bir hamurdur. Son iki seçim de bunu açıkça ortaya koymuştur. Sevelim ya da sevmeyelim, beğenelim ya da beğenmeyelim, eksik ya da tamdır diyelim, son iki dönem rektörleri, Kemal Alemdaroğlu ve muktedir (iktidar sahibi anlamında) Rektör Mesut Parlak, öğretim üyelerinin erk için kan pompalamak konusundaki yetersizliklerine (daha doğrusu isteksizliklerine) ve dışarıdan gelen bütün baskılara rağmen “rektus” (dik, doğru) sahibi pozisyonda kalmayı başarmışlardır. Yani aslında tek rakipleri olan “koltuğa” hükmetmişlerdir. Çünkü “kendiliklerinden muktedir”diler. Müteşekkir olmak dışında söylenecek bir sözümüz olamaz. Dahası aslında “seçilmiş olmaları” vesilesiyle de “zaten ve asla” sorgulanamazlar, mevcudiyetleri ve icraatları seçenlerin sorumluluğundadır. Madem seçildiler, seçenler de “ayol yanlış seçmişiz” demek hakkına sahip değildirler; “nitekim” bu naçizane sözümü de özellikle “demokrasici”lere ithaf ediyorum.

Gelelim sadede, öyle ya da böyle, varılan nokta “bilinen” (kayıtlı) 1500 yıllık ruhun doğrudan ifadesidir. Bu ruh gerekli olduğu anda yeniden bir yerden ortaya çıkar, yaşam ağacını besler, dejenere olmuş yapıyı “rejenere” edip aslına dönüştürür, ilk günkü “kuruluş melekesi”ne kavuşturup “muktedir” kılar. Bütün mesele sadece bundan ibarettir.

Çünkü burası İstanbul Üniversitesi’dir. Dünyanın ilk üniversitesidir, akildir, adildir ve erk sahibidir, üstüne üstlük donatıldığı üzere “kurucudur”, “muktedirdir”. Bizim görevimiz de “buyurulduğu ve tanımlandığı” üzere O’nun bu durumunu korumaktır.

Ve “oy kullanacak herkes” çok iyi bilsin ki, seçim “sadece” aklı selime dayalı olmalıdır, zira bundan başka İstanbul Üniversitesi yoktur! <<

——————-

Muhtariyet nedir?

>> Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü’nde muhtar kelimesinin anlamı “kendi istencinden başkasına dayanmayan” şeklinde verilmekte, muhtariyet ise özerklik, bağımsızlık, erkinlik olarak tanımlanmaktadır. Kelimelerin Soyağacı adlı sözlükte ise muhtar kelimesi, “seçilmiş, kendi iradesiyle iş yapan” şeklinde açıklanmaktadır. Buna karşılık genel çağrışım muktediriyet kelimesinin de benzer soydan geldiğini düşündürmektedir. Dahası Osmanlıca muhterem (saygıdeğer), Almanca “Macht” (güç, erk) olasılıkla benzer kökten türemiştir. Latince “macte” mübarek, kutlu, “mactö” ise övmek, ululamak anlamındadır.

Muhtariyetin kelime anlamı özerklik demektir. Üniversite özerkliği Anayasa’daki düzenleniş şekliyle, daha geniş ve dolayısıyla da daha özel anlamdadır. Üniversiteler kendi seçtikleri organlar eliyle yönetilen, bilimsel ve idari özerkliğe sahip kuruluşlardır. Üniversite öğretim üyeleri ve yardımcıları Anayasa’nın öngördüğü istisnadan başka, üniversite dışındaki makamlarca görevlerinden uzaklaştırılamazlar. Ancak üniversite özerkliği bir bağımsızlık değildir. Bu sebeple, devletin gözetim ve denetimi kanunla düzenlenebilmektedir. Üniversite bütçesi de genel ve katma bütçelerin bağlı oldukları esaslara uygun olarak yürürlüğe konur ve denetlenir. Ayrıca, üniversite özerkliği, üniversitelerin bina ve eklerinde suçların ve suçluların kovuşturulmasına engel olmaz

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın