İstanbul Üniversitesi’nde ‘gerçekler’

Kas 07 2008 Published by under 3. Sayı

Dr. Yavuz Dizdar

Üniversite denen mevhumun bütün dünyadaki ilk temsili bugünkü İstanbul Üniversitesi ise, “ilk” anlamında baktığınızda bile farklı bir konum ortaya çıkar. “Dünya üzerinde, mevcut insanlık tarihi içerisinde bir ilk oluşturulursa bu ayrıcalı olur. İstanbul Üniversitesi elbette ayrıcalıklıdır, çünkü “orijindir”, başlangıç noktasıdır.

Fakülte’nin ikinci sayısına göstermiş olduğunuz ilgiden ötürü teşekkür ederim. Bu dergiyi yayın hayatına sokmakta elbette birden çok amacımız bulunmaktadır. Tıpkı gazeteler gibi dergiler de yaşayan organizmalardır, olup bitmekte olanı alır, işler ve çevrelerine geri verirler. Dolayısıyla özellikle vurgulamam gerekir ki, Fakülte’de okuduklarınız aslında sizin bize yansıyan varlığınızın bir yansımasıdır.

Geçen sayıdaki yazılar için genel olarak çok olumlu düşünceler aldım. Olumlu olanlara içtenlikle teşekkür ettim. Buna karşılık üniversite ve rektör tanımımdaki eleştirileri cevaplamam gerekiyor. Öncelikle cevaplamam gereken eleştiri de, “üniversiteyi kutsal bir yapı” olarak tanımlamam üzerine olandır. Açıklayayım.

Üniversite yapısının kutsiyeti belki tartışılır, ancak İstanbul Üniversitesi’nin “kutsal” kimliğinin pek tartışılabilir bir yeri yoktur, zira “kanıta dayalı olarak” öyledir, benim eklemem ya da abartmam söz konusu değildir. Birincisi, İstanbul Üniversitesi dünyada tanımlanmış olan ilk üniversitedir. Bu bilginin kaynağı çoğumuzun evinde bulunan Meydan Larousse ansiklopedisidir. “Üniversite” maddesine lütfen bakınız, aynen şöyle yazar, “dünyada bilinen ilk üniversite Theodosios’un 425 Anayasası ile İstanbul’da kurulmuştur”. Roma mevcut dünya uygarlığının önemli kaynaklarından biridir, ancak verilere bakıldığında Roma’da da üniversite kavramı zaten yoktur. Roma bu kavramı olasılıkla Yunan uygarlığından almıştır. Dahası Antik Yunan kültürünün üniversite kavramını nereden aldığı da tartışma konusudur, Roma kültürünün ilişkili olduğu kaynakların araştırılması (örneğin Titus Livius’un Roma Tarihi) bize belki ışık tutabilir.

İstanbul Üniversitesi “orijinal” olandır ve bu nedenle tektir

Üniversite denen mevhumun bütün dünyadaki ilk temsili bugünkü İstanbul Üniversitesi ise, “ilk” (yani orijinal olan, asıl) anlamında baktığınızda bile farklı bir konum ortaya çıkar. “Dünya üzerinde, mevcut insanlık tarihi içerisinde bir ilk oluşturulursa bu ayrıcalı olur. İstanbul Üniversitesi elbette ayrıcalıklıdır, çünkü “orijindir”, başlangıç noktasıdır. Kutsal tanımlamasına atfen “İstanbul Üniversitesi’nin tarihçesi II” ve Beyazıt Kulesi’nin Sırrı başlıklı yazıları da okuyunuz. Bu anlattıklarıma karşı çıkacak elbette çok fazla dostum da olacaktır, ancak söyleme karşı çıkmak için araştırıp kanıt sunulması gerekir. Lakin çok iyi biliniz ki anlatılanlar “abartı” değildir, Meydan Larousse’u ben yazmadım, kaldı ki Kule’yi de ben dikmedim.

İstanbul Üniversitesi’ni diğer üniversitelerden ayıran başka özellikler var mıdır? Doğrusunu isterseniz elbette vardır. Tarihçe yazısında daha detaylı okuyacaksınız, Osmanlı’nın düzenlediği seferlere paralel olarak buraya düzenli bir bilim gücü desteği sağlanmıştır. Bu durum, İstanbul Üniversitesi’ni Avrupa’nın “aydınlanma dönemi” öncesinde olasılıkla bilimin merkezi haline sokmuştur ve “düşünce çeşitliliğini” oluşturmuştur. Benzer bir bilim gücü desteği de 1933 Reformu sonrasında, dünyanın o zamanki şartlarıyla ilişkili olarak Almanya’dan gelmiştir. Bu bilim insanlarının isimleri halen anfilerimizi süslemektedir. İstanbul Üniversitesi’ni düşünsel çeşitlilik açısından benzersiz kılan bir özelliği de işte budur.

İstanbul Üniversitesi’nin misyonu nedir?

Fakülte’nin ikinci sayısında anlatmaya çalıştığım gibi, “üniversite” hakların araştırılması ve korunması amacıyla kurulmuştur. Hak, tam kelime anlamının verdiği üzere, “doğu olan, gerçek şey” anlamındadır. Bu kavram “dünya görüşü” ile ilişkili değildir, evrenseldir. İstanbul Üniversitesi bu konuda zaten çok iyi bir konuma sahiptir. Mustafa Kemal Atatürk’ün yeniden yapılandırdığı İstanbul Üniversitesi, hakların korunmasının yanı sıra bu yıl 85. yaşını kutladığımız Cumhuriyet’e ışık tutmak misyonuyla da payelendirilmiştir.

Bu bilimsel çeşitliliğin bugüne yansıması konusunda daha temkinli davranacaklar elbette olacaktır. Ancak benim nispeten daha iyi bildiğim tıp alanındaki isimlerin kronolojisini incelediğimizde bile bilimsel çeşitliliğin sürmekte olduğunu çok rahat görüyoruz. Dahası, hizmet koşullarının optimum olmamasına karşılık, bugün İstanbul ve Cerrahpaşa Tıp Fakülteleri, bütün Türkiye için son başvuru noktası olma özelliklerini kesintisiz sürdürmektedirler. Günümüzde Türkiye’deki bütün “çözülemeyen” hastaların başvurdukları son nokta bizim tıp fakültelerimizdir. Daha somut örnekler vereyim, bizim fakültelerimizin patoloji bölümlerinin değerlendirme kalitesi dünya standartlarının çok, ama çok üzerindedir. Yine tıp fakültelerinde uygulanan tedaviler, dünyaya paraleldir, çağdaştır. Üstelik bu durumun dünya kapsamında istisnaları bile çok azdır Yani çok nadir ve teknik donanıma gerek duyulan bazı tıbbi uygulamaları bir tarafa bırakacak olursanız, bizim tıp fakültelerimiz tıbbi becerinin dünya ortalamasında ilk sıralara yerleşmektedirler. Üstelik bu başarıları bütün yetersiz altyapı koşullarına rağmen sürdürülmektedir. Dolayısıyla İstanbul Üniversitesi’nde bilimsel düşünce ve yaklaşım kalitesini dünyanın gerisinde görmek doğrudan hatadır.

Lakin mesele bu durumun nasıl korunacağı ve nasıl ileriye taşınacağına geldiğinde, karşımıza çıkan sıkıntı daha çok “işbirliği yetersizliğidir”. Bugün için bırakınız örneğin eczacılık ve tıp fakültelerinin bilimsel araştırma konusundaki işbirliğini, tıp fakültelerinin bölümleri arasında bile gerek eğitim gerekse araştırma açısından tam bir koordinasyon yoktur. Mühendislik fakültemiz laboratuar konusunda bile sıkıntı çekmektedir. Oysa olacağı konusunda kimsenin “hayır” diyemediği İstanbul depremi konusunda da yine bizim öğretim üyelerimiz söz sahibidir. Fen fakültemiz uluslararası düzeyde kabul görmesine rağmen, işbirliği konusunda yalnız kalmaktadır. Türkiye’nin en büyük ve en yetkin iki tıp fakültesi, bilgi otomasyonunu sadece faturalandırma noktasına dek gerçekleştirebilmiştir. Hasta dosyalarının saklanması ve bilgi kaynağı olarak yararlanılması, klinik araştırma amacıyla özel bir kapsama alınmadıkları sürece yetersiz kalmaktadır, aynı şey film arşivi için de geçerlidir. Yeni açılan ve açılmakta olan küçük üniversiteler bu açıdan elbette çok daha şanslıdırlar. Zira bir şeyi daha baştan kurarken en modern yapıyla donatmak, mevcut, hele bir de bizim kadar büyük bir üniversiteyi modernize etmekten çok daha kolaydır.

Yeni şeyler üretmek konusundaki heyecanımız neden azaldı?

Üniversiteleri üniversite yapan en önemli unsur çalışanlarıdır. Çalışanların becerileri ve bilgi donanımları hizmet kalitesini yükseltir. Çalışanların araştırma istekleri de bilime olan katkıyı artırır. İstanbul Üniversitesi geçmişinden gelen bilimsel çeşitlilik ortamı da işin içine girdiğinde, işgücü kalitesi açısından ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Bizim eksikliğini yaşadığımız en önemli şey işbirliği (koordinasyon) ve heyecandır. Heyecan araştırmak ve yeni bir şeyler bulmak çabasının temelini oluşturur. Hatta yeni şeyler, geçmişi araştırarak da ortaya çıkabilir. Mesele bundan heyecan duymayı bilmektedir. Ne var ki “heyecan” yaşanılan genel ortamın dinamikleriyle değişkenlik gösterir. Zaman kesiti belirtmeden düşünün, son bir ay içerisinde yaşananların sizin çalışma heyecanınıza olan etkisini bir değerlendirin, çalışma isteğinizin değişkenliğini kendiniz de fark edeceksiniz. Büyük Ar-Ge merkezleri bu durum dikkate alınarak küçük kasabalara kurulur, bilim insanlarının konsantrasyonu korunmaya çalışılır. Buna karşılık bilimsel gelişimde sıçrama yaratacak, özellikle de sosyal alanlardaki yeni görüşler, hayat dinamiklerinin yüksek olduğu yerlerde ortaya çıkar.

Benim bu konudaki naçizane değerlendirmem, yeni şeyler üretmek konusundaki heyecanımızın zaten ülke olarak azaldığıdır. Günlük yaşamın çeldirici etkileri (televizyon vb.), ekonomik refah isteğimizin sınır tanımamasıyla birleştiğinde bu heyecanı yitirmek kolaylaşmaktadır. Burada “ekonomik refah” kavramına özellikle değinmek istiyorum. Bir üniversite mensubunun işini iyi yapabilmesi, ekonomik refahıyla doğrudan ilişkilidir. İnsanın günlük yaşamını sürdürebilmesi için bile asgari bir kaynak gerekirken, üniversite mensubu da bunun dışında kalamaz. Üstelik üniversite mensubu olmak, iş hayatındaki durumu destekleyen (aranılan kişi haline getiren) önemli bir kriterdir. Lakin mesele dengeyi iyi kurabilmekte yatar. Mevcut maaş koşullarında geçinmek mümkün değilse, dışarıda iş yapmanın yolları aranır. Ancak dışarıda yapılan işler, üniversite bünyesindeki faaliyetleri engelleyecek boyuta ulaşmamalıdır ki, sürdürülebilirlik sağlansın. Aksi takdirde, “değerli olmanın nedeni” olan üniversite zayıf düşmeye başlar.

Kimse kendini kandırmasın, ‘marka’ olan İstanbul Üniversitesi’dir!

İstanbul Üniversitesi bizi yetiştiren ana kurumdur. Buradan yetişen bireylerin bazıları özel yetenekleri ya da çabaları gereği daha iyi konuma gelebilirler. Bu durumda yapmaları gereken kendi yerlerine, kendileri kadar bilgili ve donanımlı yeni bireyler yetiştirmek olmalıdır. Bu durumu göz ardı etmek, üniversiteyi yıpratmakla kalmaz, süreklilikte kırılmalara yol açar. Daha açık örnekler vermeye çalışayım, bugün İstanbul Üniversitesi mensubu olmak bir ayrıcalık getirir, “ama ben bunun üstündeyim, kendi başıma ‘marka’ haline geldim” diyebilecek kimse bulunmamaktadır. Geçen sayımızda ayrıntılı olarak değerlendirdiğimiz Tam Gün Yasası, bunun güncel örneklerinden biridir. Tam Gün Yasası’nın çıkması durumunda, üniversiteden ayrılmaların söz konusu olacağı şeklindeki yorumlar gerçeği yansıtmamaktadır. Bugün hastaların hemen hepsi “nerenin hocasıymış?” diye sorarak gelmektedir. Çünkü en güçlü olan marka İstanbul Üniversitesi markasıdır, bunun hele tıp alanında hiç bir istisnası yoktur. Zaman zaman televizyonlarda demeç verirken gördüğümüz hocalarımızın hemen hepsi, özel hastanelerde çalışsalar bile, bilimsel kimlik olarak bizim fakültelerimizi kullanmaktadır. Çünkü marka olan İstanbul Üniversitesi’dir, özel hastaneler ne kadar iyi bir altyapı sergileseler de marka haline gelebilmeleri en az yüz yıl alır, çünkü kendi işgüçlerini değil, bizim işgücümüzü kullanmaktadırlar. Bir özel hastane olarak ne zaman ki tıp fakültesi kurarlar, kendi başarılı elemanlarını yetiştirirler, işte ancak o zaman marka haline gelebilirler.

Yukarıda anlatmaya çalıştıklarım şunu gösteriyor, binlerce yıllık geçmişten bugüne çok güçlü bir yapıyız, o nedenle kendimizi beğenmemiz ve övmemiz kesinlikle yerindedir. Lakin altyapı ve koordinasyon eksikliklerimiz var, eksiklerimizi giderecek olursak, bu aynı zamanda bir “övünme hakkı”na dönüşecektir, ne var ki sürdürülebilirliği için de ayrıca çalışmamız gerekecektir. Elbette hepimizin geçim sorunu var, yaşadığımız koşulların daha iyisine layığız, ne var ki denge unsurunu da unutmamalıyız. Biz İstanbul Üniversitesi’nin parçası olarak değerliyiz, büyük tarihi ve görkemli bir mozaiğin taşlarıyız. Kendimiz ne kadar renkli ve pırıltılı olsak da, esas değer bu mozaiktedir.

Şimdi çuvaldızı kendimize batıralım

Bununla birlikte herkesin kendisine sorması ve tarafsız olarak yanıtlaması gereken bir soru bulunmakta. Bir İstanbul Üniversitesi mensubu olarak üniversitem ve ülkem için gerekeni yapıyor muyum? Bu sorunun iki farklı yanıtı bulunmalıdır. Üniversite için yapılması gerekenler elbette onu ileriye taşımak için gereken çalışmalardır. Olağanüstü geçmişine karşılık, İstanbul Üniversitesi bugün bilimsel anlamda atalet içerisindedir. Bu ataletin sadece yönetim, altyapı vb. yerlerde aranması “kolaycılıktır”. Üniversite atıldır, zira bu bizim seçimimizdir! Oysa bunca sıkıntıya rağmen ilk 500’e giren üniversite, aslında çok daha fazlasını başarabilecek kapasitededir.

Ama daha önemli ikinci unsur, İstanbul Üniversitesi’nin ülkesi için ne yaptığıdır ki, burada durum daha vahimdir, zira 1933’ten bu yana fazla bir yol alamadığımız ortaya çıkmaktadır. Tarihe gidecek olursak, daha 1923’te yönetim ile üniversiteyi karşı karşıya getiren ilk olay, Cumhuriyet’in ilanı üzerine bir kutlama mesajı gönderilmesi teklifine dayanmaktadır, yani Darülfünun Talebe Birliği genel kurulunun, “üniversitenin siyasi akımların dışında kalması kanaatiyle” karşı çıkması olmuştur. İkinci bir olay ise, harf devrimi konusunda bazı Darülfünun hocalarının çekinceler ifade etmeleridir. Bardağı taşıran son damla ise, Atatürk’ün 1930′dan itibaren benimsediği Türk tarih ve dil tezlerine Darülfünun’un ilgi göstermemesidir. Nitekim 1932 Türk Tarih Kongresi’nde, bazı profesörlerin açıkça, bazılarının sözü çevirme ve yumuşatma yoluyla Gazi’nin tezlerine karşı çıkmaları, Darülfünun’un sonunu getirmiştir. İlhan Başgöz’ün deyimiyle: “Bu kongrede İstanbul Darülfünunu’ndan bazı öğretmenler resmi dil ve tarih görüşlerini eleştirmek cesaretini gösterirler. Mustafa Kemal’in öz ilgi ve desteği ile yürütülen ve hükümetin kültür politikası halini alan bu iki görüşün üniversitede destek bulamaması bir yana, bir de eleştirilmesi Ankara’da şiddetli tepki yaratır.” Kongreden iki ay sonra Dr. Reşit Galip Maarif Vekili tayin edilerek, üniversiteye çeki düzen vermekle görevlendirilir. İsviçreli eğitimci Albert Malche ülkeye çağrılarak, Darülfünun’un aksayan yönlerini eleştiren bir rapor yazması sağlanarak 1933 Temmuzunda çıkarılan 2252 sayılı yasa ile Darülfünun ve ona bağlı bütün kurumlar, kadro ve örgütüyle lağvedilir. Yerine İstanbul’da Maarif Vekâletine bağlı yeni bir üniversite kurulması öngörülür. İstanbul Üniversitesi 1 Ağustos 1933′de yeni bir kadro ve yapıyla açılır ve 1 Kasım 1933′de Türkiye’nin “ilk ve tek” üniversitesi olarak eğitime başlar.

Nitekim İstanbul Üniversitesi’nin daha kuruluş aşamasındaki Cumhuriyet’e sahip çıkmaması tavrı, bugün ülkenin genel sorunlarına sahip çıkmaması “geleneği” ile çok da fazla farklılık göstermemektedir. İstanbul Üniversitesi’nin öğretim üyeleri bireysel duyarlılıklarını işbirliğine ve yapıcı projeler üretme becerisine yansıtamamaktadırlar. Bu durumun artık değişmesi gerekmektedir. Değişimin gerekçesi ise üniversitenin nedeni olan vatandaşların ihtiyacını karşılamaktır.

Genel kayıtsızlığımızın “seçim” boyutu

Bu anlatmaya çalıştıklarımın yaklaşmakta olan rektör seçimleriyle ilişkili üç paydaşı bulunmaktadır; birincisi öğretim üyeleri, ikincisi adaylar ve üçüncüsü de “hakların korunması” gerekçesiyle bile kutsal kabul ettiğim “üniversite ruhu”dur. Benim savunmaya çalıştığım işte bu üçüncüsüdür, ülkesi ve insanlık için çalışan bir üniversite… Çünkü öğrencilerin yetiştirilmesi, insanlığın menfaati ve ülkenin geleceğinden sorumlu olan bu ruhtur. Diğerleri gelir ve geçer…

Nitekim bugün benzer kayıtsızlık rektör seçimleri konusunda da yaşanmaktadır. İstanbul Üniversitesi çok değil, iki ay sonra rektör seçecektir. Seçimle belirlenen adaylar önce YÖK’e daha sonra da Cumhurbaşkanı’na bildirilecektir. Bu durum Kanun’la saptanmıştır, kimse “istemezük” diyemez. Seçimler için “bugünkü” duruma göre “yaklaşık” (sayı muğlaktır, 12-14 bandında değişmektedir) 12 arkadaşımız hazırlık yapmaktadır.

Bize ihtiyacı olanların var olduğunu ne zaman idrak edeceğiz?

Velhasıl “sevgili” öğretim üyelerimizin onlara karşı olan tavrı da 1933 Reformu’nu hazırlayan tavırdan fazlaca farklı değildir. Geçen sayıda yazdığım, binlerce kişinin okuduğu ve kimsenin de itiraz etmediği “rektör proje yapmaz, sunulan projeleri onaylar ve koordine eder” saptamasına karşılık, sorarım size, hangi fakülte adaylardan olan beklentilerini açık ve net olarak ortaya koydu? Hangi öğretim üyesi “ben böyle bir üniversitenin, şöyle bir yönetimin, aha bu projelerin özlemini çekiyorum” dedi ve bunu yazılı olarak beyan etti? Kim üniversite ve rektör konusunda bir dilekte bulundu? Armudun sapı, incirin çekirdeği; yok verilmeyen kadrolar, yok çıkar çatışmaları, yok rüşt ispatları, yok türbanın ipliği… Kuşkular, korkular, kendi durumlarını kollamaya yönelik küçük ve üstelik acemice ayak oyunları… Kimse kusura bakmasın, bu üslup ne Roma, ne Osmanlı ne de 1933 üslubudur, bu üslup olsa olsa Bizans’tan günümüze kalıp filme konu olan o sakil “Kahpe Bizans” çağrışımıdır ki o uygarlığı da tenzih ederim.

Mevcut adaylar içerisinde bu duruma karşı çıkan tek kişi Emin Darendeliler olmuştur ve bu ortamda üniversitenin geleceğinden duyduğu endişeleri dile getirerek adaylığını geri çekmiştir. Altını çizerek vurgulamam gerekir ki, Emin Darendeliler’in duyarlılığının anlaşılmayacak bir yanı yoktur, kaos ortamını sonlandırmak adına üzerine düşeni zaten fazlasıyla yapmıştır, sadece müteşekkir olabilirim.

Bu üniversitenin çalışanları bizi var eden, duvarların dışından içeriyi seyreden vatandaşlarının ve ülkelerinin durumundan ne kadar haberdarlar? Küresel ekonomik kriz malum, bankalar batıyor, işsizlik, açlık kapıda bekliyor. Lakin yer olmaması nedeniyle geri çevrilen kanser olmuş çocuklar, 19 yaşında her iki böbreğinde tümörler çıkan gençler, 20 yaşında meme kanseri olan kızlar, telefonla randevu alamayıp sürünen hastalar, “rant şevki”yle yakılıp, söndürme uçağı alınmaması sonucu kül olan ormanlar, hatalı sulama nedeniyle kuruyan göller; ve bunlara atfen biriken kinlerini caddelere saçan gençlerimiz… Nerede Türkiye’nin tarım politikası, orman endüstrisi, enerji yatırımları, yer altı zenginlikleri, kültür varlıkları konusundaki projelerimiz? Yaşı yetenler hatırlayacaklar, ‘bir bilen’ “mazot vardı da ben mi içtim” demişti? Proje vardı da, rapor sunuldu da biz mi okumadık? Bu olup bitende “bilimsel çözüm” üretmiyor olmamız gerekçesiyle bizim hiç mi payımız yok?

Nerede kaldı bizim sorumluluklarımız, nerede kaldı insan ve kainat sevgimiz? <<

Not: İlk sayıda dergiyi, ikinci ve üçüncü sayıda İstanbul Üniversitesi’nin ihtişamını (ki betimlemekle bitmez!) ve öğretim üyelerini, yani benim de içinde bulunduğum öğretim görevlilerimizi anlattık. Dördüncü sayıda ise eleştiriler (iğne) ‘seçicilere’ yani siyasi otoritenin “bizdendir” kanadına yönlendirilecek. Ben sözümü söyleyeceğim, arkamda hiç kimsenin bulunmayacağını şimdiden bilsem bile.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın