İstanbul Üniversitesi’nde işler!

May 02 2009 Published by under 5. Sayı

Dr. Yavuz Dizdar

Bu yazıda saymaya çalıştığımız projelere eklenebilecek önerilmiş onlarcası bulunmaktadır. Rektör Yunus Söylet’le gerçekleştirilen söyleşiyi irdelediğinizde fark edeceksiniz ki, aslında gerçekleştirmek zorunda olduklarımızda sınır yoktur, ancak ciddi bir “gönüllü işgücü” açığımız mevcuttur.

 Geçen sayıda söz verdiğim gibi, bu yazının başlığı “İstanbul Üniversitesi’nde işler” oldu. Aşağıda tanımlanmakta olan işler aslında “ne yapabiliriz” sorusunu arayan herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bir sentezdir. Dile getirilenlerin çoğu, orada, burada, Platform toplantılarında ya da ayaküstü sohbetlerde söz edilmiş olanların derlenip-toplanmış halidir, dolayısıyla “ortak aklın” projeleridir, yani “daha iyinin başarılmasına olan inancımızdır”.

İstanbul Üniversitesi herkesin kafasında farklı bir kavram canlandırır. Birkaçını sıralayayım; “bilimin beşiğidir” (beşik kısmı gerçekten doğrudur), “kimsesizin kimidir” (Çapa ve Cerrahpaşa kampuslarına, özellikle acil polikliniklerine gece yarısı yolları düşenler bilecekler, bu durum hiç tartışılmaz), çözülemeyenin çözüldüğü noktadır (doğrudur, bütün çetrefil işler burada olabilecek en iyi çözüme vardırılır, sadece sağlık sorunları değil, hukuk sorunları verilen ‘nihai’ raporlarla ‘hukukun üstünlüğü’ prensibine göre sonuçlandırır), “markadır” (fazla söze gerek yok, kimilerine göre 550 yıllık, bana göre gelecek sayıda anlatacağım gibi yaklaşık 1800 yıllık bir kurumdur)…

İstanbul Üniversitesi ne bunlardır ne de değildir, öyle kolay kolay tanımlanamaz. Ama hepsini bir tarafa bırakır, sadece tarih içerisinde oynadığı role bakarsanız, görürsünüz ki İstanbul Üniversitesi tarih kavşağındaki kadim bir handır, herkes buraya gelir, kalır, yüz sürer. Herkes yolcu, ama İstanbul Üniversitesi handır. Bu kadim handa herkes kendini nasıl tanımlıyor bilemiyorum ama, büyük bir kesim ne hancı, ne yolcu, sadece hizmetkardır; hanın mevcudiyetinin idamesi ve herkesin buradan eşit faydalanabilmesi adına.

 Hayat tek renk bir resim değildir

Hayat siyahtan (ışığın olmaması durumu) ve beyazdan (bütün renklerin bileşkesi) oluşan, hatta ara tonları bile kapsamayan bir zıtlıklar armonisi değildir. İçinde envai çeşit rengi barındırır, birinin en sevdiği renk kırmızı, bir diğerininse mavi, ilginçtir ama, renklerin çoğu zaten saf renk değildir. Rengin olmadığı yerde, ahenk de cılız kalır. Renksiz bir tuvale sadece “bir renk kullanarak resim yapamazsınız, olsa olsa tuvali o renge boyarsınız (tek bir nota varsa elinizde bir beste yazamazsınız). Oysa bir rengin yanında ikinci bir renk varsa elinizde bir biçim çizme şansınız olur, bütün renklere aynı anda sahipseniz, içinizdeki “aşkın” olanın resmine yapmaya ancak imkan olarak sahipsinizdir.

Bu tanımlamaya çalıştığım armoni her ne ise, her yerde zengin bir biçimde bulunmaz, ama bizim çevremizde bol miktarda vardır. Kapıdan çevirmediğiniz her hasta, sevgisini kazandığınız her öğrenci bu armoniyi daha da zenginleştirir.

Durum böyle olunca, tam gün yasa tasarısı, tasarıdan çıkıp da yasalaşsa bile, çok fazla ayrılıp giden olmayacaktır. Hatta hiç dilemesem bile daha fazlasını da söyleyebilirim, ayrılıp gidenler burada buldukları (yukarıda tanımlamaya çalıştığım ahenkten ruhlarına damıttıkları) mutluluğu dışarıda bulamayacaklar. Burada görevlinin getirdiği çay, Nişantaşı kafelerinde içilenden daha keyiflidir. Bu çatı altında olmak insana insan olduğunu ve yaşadığını hissettirir.

 İstanbul Üniversitesi aidiyetinin oluşturulması

İnsanlar doğarlar, yaşarlar; aslında bu süreçte yalnızdırlar, dünya işlerinde “ait olmak” durumu onların var olmalarını kolaylaştırır. Bir aileye ait olmak, bir misyona ait olmak, bir kuruma ait olmak. Bu durum insanın acizliği dikkate alındığında aslında çok da yadırganacak bir istek değildir.

O halde birinci işimiz, aidiyet duygusunun güçlendirilmesi olmalıdır. Konunun iki muhatabından biri Mezunlar Derneği’dir.

 Tam gün yasası konusunda bilimsel ve rasyonel bir rapor sunulması

İnsanların önemli bir kısmı icraatlarında bilimsel neden-sonuç ilişkisinden çok, bireysel ya da misyon gereği dürtüleriyle hareket ederler. Bu yaklaşım bazen “alkış” alabilir, ancak uzun vadeli sonuçlarına bakıldığında başarısızlıkla sonlanma olasılığı da yüksektir. Bugün için tıpta tam gün yasa tasarısına, hekimlik yemini etmiş hiç kimse “yanlış” diyememektedir. Ancak tasarının yeni tasalarla sonuçlanması olasılığı da reddedilememektedir. İstanbul Üniversitesinin hastaneleri bu yasa tasarısının en çok etkileneceği kurumlardır, bugün için part-time statüsündeki arkadaşlarımızın tam güne geçmeleri demek, pratik anlamda yeni “işsizler ordularının” yaratılmasıyla eş anlamlıdır. Ellerindeki bütün maharete rağmen, bıçak tutacak ameliyathaneler bulamayan cerrahlar, sosyo-kültürel gerekçelerle Nişantaşı’ndan dışarı çıkmak istenmeyen hasta kesimiyle Çapa ve Cerrahpaşa nahiyesinde buluşamayan dahiliyeciler, çocukçular ve diğerleri günlerini “masa tenisi” oynayarak mı değerlendirecekler? Ben Sayın Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın isteğinde iyi niyetli olduğuna koşulsuz inanıyorum. Ama “olmayacak duaya amin denmemesi” İstanbul Üniversitesi’nin ilgisi dahilindedir ve gerekli bilimsel rapor da hazırlanmalıdır.   

 Heyecan erozyonunun giderilmesi

İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinin büyük bir bölümü “heyecan erozyonu”ndan muzdariptir. Heyecanını kaybetmek ciddi bir sorundur ve aşılması gereken başlıca sorunlar arasında yer almaktadır. Zira heyecan yittiğinde, ders vermek başta olmak üzere, her şey bir külfete dönüşmektedir. Üstüne üstlük bu durum bulaşıcıdır. Öğretim üyesinin heyecanını yitirmesi, asistanın da heyecanını yitirmesine neden olmaktadır. Bunun bir sonrasında ise bütün çalışanlar ve en kötüsü öğrenciler heyecanlarını yitirmektedirler. Eh biz öğrencilerimizi Türkiye’nin yeni işgücü olarak çalışma hayatına kazandıracaksak, heyecanını yitirmiş bireyler, daha iyisini yapmak, toplumsal sorunların üstesinden gelmek konusunda da heyecansız, daha doğrusu “duyarsız” davranmaktadırlar. Heyecan erozyonunun giderilmesinde üniversite içi sosyalleşmenin sağlanması, başarılı örneklerin vurgulanması başlangıç noktası olabilir.

 Rol-model örneklerin oluşturulması

Başta öğrencilerimiz olmak üzere, asistanlarımız ve çalışanlarımız için rol-model olacak insanların sayısı giderek azalmaktadır. Mevcut az sayıda rol-model oluşturabilecek (örnek) çalışanlarımız ise giderek moral kaybına uğramakta, bunların bir kısmı havlu atmakta ve kendi kabukları içine çekilmektedir. Lütfen Türkan Saylan Hocamızla gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi iyi okuyun. Bugün tıp fakültelerinde “mesleki beceri”nin, hekim düsturu ile harmanlanmasını hedefleyen bir eğitim unsuru artık yoktur. Bu durum “hekim”i “doktor”a indirger. Doktor ona kazandırılmış olan meslek bilgisini uygulayıp parasını alan kişidir. Hekim ise bunu bir sanat olarak kabul etmekle kalmaz, sanatını uyguladığı insanı ön plana çıkarır. Doktor için sorun hastalıktır, hekim içinse sorun hasta olan insandır. Öğretim üyelerinin, uzmanların ve asistanların rol-model özelliklerini yitirmeleri en çok yetişmekte olan öğrencilerimizi olumsuz etkilemektedir. Çoğu Anadolu’dan gelen çocuklarımızı üniversite olarak sarıp sarmalayamıyorsak bu bizim kusurumuzdur.

 İlaç endüstrisi ve sanayi ile işbirliği

İstanbul Üniversitesi Türkiye’nin en büyük iki tıp fakültesine sahiptir. Bu fakültelerin ilaç endüstrisi ile işbirliğinin artırılması sadece bilime olan katkımızı artırmayacak, ekonomik girdi de sağlayacaktır. Faz I de dahil olmak üzere klinik araştırmaların yürütüldüğü bir merkez konusunda ilaç endüstrisiyle işbirliği altyapısının kurulması çalışmaları sürmektedir. Lütfen geçen sayıda işlediğimiz, İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı’nın kuruluşunun 40. yılı nedeniyle, Prof. Dr. Yağız Üresin’le gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi bir kez daha okuyun, perspektifin doğruluğunu göreceksiniz. Bu amaçla ilaç endüstrisi ile ortak bir toplantı gerçekleştirilebilmesi için asgari koşullar oluşmaktadır.

 Sözün özü…

Yukarıda saymaya çalıştığımız projelere eklenebilecek önerilmiş onlarcası bulunmaktadır. Rektör Yunus Söylet’le gerçekleştirilen söyleşiyi de irdelediğinizde fark edeceksiniz ki, aslında gerçekleştirmek zorunda olduklarımızda sınır yoktur, ancak ciddi bir “gönüllü işgücü” açığımız mevcuttur.

Biz ister kabul edelim, ister etmeyelim, taraflılık ve kutupluluğun bir parçası haline geliyoruz. Oysa sevgili çalışma arkadaşlarım, yeniden hatırlatayım, burası İstanbul Üniversitesi’dir, bilim ve hukuk zemininde kurulmuştur, burada “bizdenciliğin”, taraflılığın, kutupluluğun yeri yoktur. İşimiz insan, yöntemimiz bilim ve hukuk, amacımız ise “muasır medeniyettir”.

 Not: Fakülte’nin bu sayısı ekonomik krizin de katkılarıyla gecikmeli olarak yayınlandı, özür dilerim. Gelecek sayıda size kitaplardan damıttığım bambaşka bir tarihi ve unutulmuş “hekimlik/öğretim üyeliği/hocalık” tanımını yeniden yorumlayacağım.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın