İstanbul Üniversitesi'nde kozmogoni ve tanımlar

Mar 04 2009 Published by under 4. Sayı

Dr. Yavuz Dizdar

İstanbul Üniversitesi 2008 Rektör Seçimi hepinizin bildiği gibi 16 Aralık 2008 tarihinde yapıldı. Seçim sonucunda Prof. Dr. Ali Akyüz, Prof. Dr. Yunus Söylet ve Prof. Dr. Melih Boydak ilk üç sırayı aldılar. YÖK, listeyi birinci ve ikinci sıranın yerlerini değiştirerek Köşk’e iletti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de Prof. Dr. Yunus Söylet’i Rektör olarak atadı. Cumhurbaşkanı’nın böyle bir atama yetkisi olduğu zaten bilinmekteydi. Ancak hepimiz bilmeliyiz ki, Cumhurbaşkanı yetkisini kötüye kullanmadı, dolayısıyla sandıktan çıkan sonuç saptırılmadı (1). Bu noktadan sonra artık kimsenin temayül-seçim-atama ekseni üzerine konuşma gereği yoktur. Yunus Söylet Rektör olması gerekçesiyle bütün titrlerinden arınmıştır. Bundan sonra da sadece “Rektör Yunus Söylet” olarak anılacaktır.

Neden üniversite, neden rektör?

Şimdi geleyim Fakülte’nin ikinci ve üçüncü sayısında dile getirmiş olduğum üniversite ve rektör tanımlamalarının “anlamına”. O tanımlamalar elbette benim “dilek ve temenni” olarak yazdığım kavramlar değildi. Dünyada bilinen ilk üniversite Theodosius tarafından 425 Anayasası kapsamında “hakların araştırılması” amacıyla İstanbul’da, bizim bugünkü Merkez Kampus’umuzda kurulmuştur. Eğitim sistemi incelendiğinde Roma’nın kendine özgü bir eğitim sistemi olmadığı ileri sürülse, bu kavramları genellikle Antik Yunan’dan almış oldukları görülse bile, Antik Yunan’da üniversite kavramı zaten yoktur.

Dolayısıyla İstanbul’daki bu eğitim kurumuna neden “üniversite” dedikleri, başında bulunan kişiyi neden “rektör” olarak adlandırdıkları ve neden “hakların araştırılması” misyonunu verdikleri kesin olarak bilinmemektedir. O tarihe kadar kurulduğu bilinen “kolej”, (Latince collegium’dan, kaynak: Meydan-Larousse), Aristotales’in başında bulunduğu ve kurulu olduğu mahallenin adına atfedilen “lise”nin (Latince lyceum’dan, kaynak: Meydan-Larousse) biliniyor olmasına karşılık, bu kurumun adına neden “üniversite” (kainat) adı verildiği açık değildir. Bunun açıklanmasında en iyi yöntemin kelimelerin kökeni (etimoloji) olacağını düşünüyorum, bu nedenle açıklamayı kendi bilgi dağarcığım çerçevesinde oluşturacağım. Katılmadığınız noktalar varsa lütfen söyleyin. Önceki iki yazıda yer alan “üniversite ve rektör” tanımlamasını, tek eleştiri unsuru olan ve üçüncü sayıda cevapladığım “kutsallık” kavramını da yine bununla ilişkilendireceğim.

Üniversite evren, kainat anlamına gelmektedir. MS 425 yılında İstanbul’da bugün bizim Merkez Kampus’umuz olan yerde kurulmuş olan dünyanın ilk üniversitesi semavi dinler öncesi dönemde kurulmuştur. Kuruluş yılı itibarıyla bakıldığında sadece Hz. Musa’nın getirdiği kitap (Eski Ahit) bilinmektedir. Roma’nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmiş olmasına karşılık, henüz etkin hale gelmemiştir. Bu ortam içerisinde üniversite (kainat) adında ve hakların araştırıldığı bir yer oluşturulmasının mantığı daha iyi ortaya çıkmaktadır. Başında bulunan kişi için “rektör” tanımlaması “düz, dik tutan” anlamına gelmektedir. O halde benim vargım da şudur: Üniversite “kainatın yeryüzündeki temsili” olarak kurulmuştur, dolayısıyla başında olan kişi de “Tanrı’nın yeryüzündeki izdüşümü” olarak düşünülmüştür. Bu düşünceyi belki mitolojideki Atlas kavramıyla birleştirmek mümkün olabilir. Atlas bilindiği üzere sırtında yeryüzüne doğru düşmekte olan gökleri taşır, bu nedenle dik olmak durumundadır, aksi halde kainat yeryüzünün üzerine çöker.

‘Üniversite nedir, rektör kimdir?’ başlığının anlamı

Bu betimleme üzerine biraz düşünecek olursanız, rektörün nasıl biri olması gerektiğini siz de kolaylıkla bulursunuz:

• Birincisi, biz dünyada yaşamaktayız, Üniversite kainatın yeryüzündeki temsilidir, ama dünya koşullarında dünya kuralları geçerlidir (kainatın başka köşelerinde kurallar buradaki gibi olmayabilir). Rektörün olmazsa olmaz ilk özelliği âkil olmasıdır.

• İkincisi, Tanrı’dan herkesin ortak beklentisi adalettir. Dolayısıyla rektörün olmazsa olmaz ikinci özelliği âdil olmasıdır. Bu tanımlama (anlam) kuruluş amacı olan “hakların araştırılmasına” da son derece uygundur.

Bu bağlamda tanımı diğer özelliklere doğru geliştirelim:

• Rektörün siyasi kimliği olamaz, varsa bile dört yıl süresince ertelenir, çünkü Tanrı’nın siyasi kimliği yoktur.

• Rektör proje üretmez, kainat (üniversite) zaten gerçekleştirilmiş en önemli projesidir. Ama Rektör üretilen projeleri kabul ve koordine eder.

• Bütün bunlara ek olarak Rektör hep üniversitenin tarafını tutmalıdır (mesele kainatın aklın üstünlüğünü reddedenlerden korunmasıdır); hırslarından arınmış olmalıdır (zira hırs yapabileceği en büyük eser zaten gerçekleştirilmiş ve kendisi başına konulmuştur); esnememeli, hep dik olmalıdır (çünkü sırtında gökleri taşımaktadır, üniversite üzerine gelen siyasi ve “bizdenci” baskıları da o savuşturacaktır); barışçı olması gerekmez, âdil ve âkil olduğu sürece lafını anlamayandan sözünü sakınmamalıdır.

Bu kozmogoni kapsamında gelelim kainatı (üniversite) oluşturan, seçim özgürlüğü bulunan akıllı varlıkların (öğretim üyelerinin) Rektör’le olan ilişkilerinin açıklamasına. Rektör’ün sevilmesi gerekli değildir, çünkü “sonucun kendisini yaratan nedeni sevmesi” önemli (gerekli) değildir. Bu nedenle öğretim üyelerinin Rektör’ü sevmelerinin önemi yoktur (Yaşadığımız dünyada “kimsenin kimseyi sevmesi için bir neden olmadığını” düşünmekle muzdarip (acı çeken) olduğumuzdan bunu anlatmaya çalışmam çok zor. Ama “âkil ve âdil” bir Rektör’e atfen onur, çalışkanlık, vatanseverlik, liyakat, doğa koruyuculuğu gibi bir takım unsurların özel öneme sahip olması gerektiğini de reddedemem). “Rektör’ün korku ile değil sevgiyle anılması” başarısının tartışılmaz doruğudur.

Rektör’ün olmazsa olmaz üçüncü özelliği olan “erk”in açıklamasını da yeniden yapalım. Erk, güç anlamına gelmektedir. Bu kavram Üniversite’nin yönetim biçimi olan muhtariyet (seçilmiş, kendi iradesiyle iş yapan) kavramıyla da yakından ilişkilidir. Rektör’ün kendiliğinden yeterince muktedir olması zaten gereklidir. Çünkü bu erk, “kimse arkasında durmasa, hatırını sormasa bile” (malum yalnızlık durumu), “kapıdan büyükelçi kovan”, hatta “komşu ülkeyi almayı düşündürebilen” esas unsurdur. Bu erk, Rektör’ün “güç”e (makamın gücü) hakim olabilmesini, kontrol altında tutabilmesini de sağlar. Ama bu sadece bir başlangıç noktasıdır. Zira esas erk öğretim üyeleri tarafından verilir, bu da “sayarak” yapılır. “Saymak” tanımlaması çok önemli olduğundan daha detaylı açıklayacağım. Saymak “yalakalanmak, yaltaklanmak, içinden inanmadığı halde gösteriş olsun diye öyle davranmak” değildir. Saymak var oluş amacına uygun davranmak, yani bilim yapmak, öğrenci yetiştirmek, proje üretmektir (2).

Bu kozmogonide fark edeceğiniz üzere eksik bir parça bulunmaktadır. Üniversite “kainat”, Rektör de “Tanrı’nın izdüşümü” ise, gücü ortaya çıkaracaklar (triniteyle hiçbir ilişkisi olmasa da, ben buna yine de ruh diyeceğim) başta öğretim üyeleri olmak üzere, öğrenciler de dahil bütün üniversite mensuplarıdır. Eksik olan unsur elbette melekuttur (melekler, mitolojiye gönderme yaparsak panteon da diyebiliriz), yani çıkar beklemeksizin doğrudan kainat hesabına çalışanlar (ilkeleri hafızasında saklayan bir nevi “duyarlı” derin kainat ya da “romantik” kurucu takım). Bunu bulmayı da size bırakıyorum.

Bu açıklamalarla birlikte umarım herkese çizmekte olduğum “kozmogoni”yi anlatabilmişimdir. Bu kozmogoninin başlangıç tarihi bilinmemektedir, kimin kurduğu da belli değildir. Ama en az 1600 yıllıktır, kurulmuş olduğu yer olan İstanbul Üniversitesi Merkez Kampusu, Evliya Çelebi tarafından bir nevi “cennet” olarak tanımlanmaktadır. Yapmaya çalıştığım sadece olmuş olanı anlatmak ve unutulmuş olan çıkış tanımlamalarını yeniden yerine koymaktır.

Ben Rektör Yunus Söylet’i şahsen tanımıyorum, seçim öncesi bana dolaylı yollardan iletilen “Özgürlüğe Davet” metni ilişiktedir. Buna karşılık beni bağlayan iki değerlendirme noktası bulunmaktadır. Birincisi, sadece İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun olması nedeniyle daha baştan farklı bir konuma oturmasıdır, tıpkı Galatasaraylılar vb. için söz konusu olduğu üzere, kumaşın kalitesi konusunda tereddüdüm olamaz (3). İkinci değerlendirme noktam, yakın çalışma arkadaşlarından aldığım bilgilerdir; “Rektör olmak için gereken bütün özelliklere sahip olduğu” doğrudan onlar tarafından dile getirilmiştir. Ben de 1600 yıllık bir kozmogoniyi hatırlatıp, adlandırıp, ona atfettim. Sürç-i lisan ettimse af ola.

Üniversite yenilenmeyi nasıl başaracak?

Gelelim bugüne ve İstanbul Üniversitesi’nin hak etmediği atıl durumunu nasıl aşacağına. Öncelikle herkesin kendisini iyi bir tartması ve ardından da şunu sorması gerekiyor: “Ben var olan durumdan memnun muyum?” Bu sorunun cevabını “evet” olarak verenler, bildiklerini yapmayı sürdürsünler, onlardan benim tek ricam bir şey yapmaya çalışanların ayağına dolanmamalarıdır. Ama cevabı “hayır” olanlar için yapılması gereken çok şey bulunmakta, zira sadece Rektör Yunus Söylet’in değil, bütün aday arkadaşlarımızın seçim öncesinde dile getirdiği ortak hedeflerden hareketle, önümüzde uzun ve sonsuz bir çalışma dönemi açılıyor. Bu çalışma döneminde, çalışanlarımızdan öğrencilerimize kadar herkesi kapsayacak bir yenilenmeyi başarmalıyız.

Dolayısıyla Rektör’e, geçen dönemlerin aksine, değişimin gerçekleştirilebilmesi için gereksinim duyabileceği bütün destek verilmelidir. Bu konuda Türkiye Cumhuriyeti’nin kadim liselerinden mezun olmuş bütün arkadaşlarımız (madem meseleyi orta öğretim düzeyine dek geri çektik, Almanlılar, Antakyalılar, Avusturyalılar, Darüşşafaka, Fen liseleri, Fransızların Saint Joseph başta olmak üzere bütün Saint (kutsal) liseleri, İstanbul Erkek Liseliler, İzmirliler, Galatasaraylılar, Kabataşlılar, Pertevniyalliler, Robertliler, Şehreminililer, Vefalılar, zavallı hafızam nedeniyle burada sayamadığım hepsi) Türkiye Cumhuriyeti’nin onlara tanıdığı bu şans nedeniyle özel bir sorumluluk sahibidir. Değişim konusunda içlerinde yeterli enerji barındıran bütün öğretim üyeleri (yaşla ilişkili bir durum değildir) üzerlerine düşen paya sahip çıkmalıdır. Bilgi birikimlerini ve deneyimlerini büyük bir özveriyle aktarmalarını bekliyoruz. Kısacası öğretim üyelerinden içerlerinde bir yere hapsettikleri temiz ruhlarını serbest bırakmalarını istiyoruz.

İstanbul Üniversitesi Platformu neden kuruldu?

Fakülte’nin bu sayısıyla birlikte dikkatinizi özellikle İstanbul Üniversitesi Platformu’na çekmeyi amaçlıyorum. Platform “yükseltilmiş düz zemin” anlamına gelmektedir. Tarihçesinde detayıyla okuyabileceğiniz gibi, Platform İstanbul Üniversitesi’nin ve bağlı bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin yüksek menfaatlerinin kollanması amacıyla kurulmuştur. Kuruluş Bildirgesi amaçları net olarak tanımlamaktadır. Tanım içerisindeki “bilerek-barışık” kavramını özellikle vurgulamalıyım. Geride kalan zaman içerisinde çok fazla hata yapılmış, İstanbul Üniversitesi’nin hak etmediği kadar atıl kalınmıştır. Geçmişi külliyen unutma lüksümüz ne yazık ki yok, ancak geçmişle bilerek-barışık kalma şansımız var. Bundan sonra birbirimize karşı açık olmalı, dürüst davranmalı, hatalar yinelenecek olursa da sineye çekmeden, arkadan konuşmadan, kızıp toplantı salonunu da terk etmeden, doğrudan uygun bir lisanla yüzüne konuşmalıyız. Riyakarlık dönemi artık kapanmalıdır.

İstanbul Üniversitesi 2008 Rektör Seçimi sırasında adayların bölüm ziyaretlerinde her birine söylemiş olduğum gibi, bu seçimden de sadece bir Rektör çıkacaktı. Şimdi seçime katılan diğer adayları bu yenilenme sürecine “güdüm” verebilmeleri amacıyla İstanbul Üniversitesi Platformu’na davet ediyoruz. Hedef birliğin, elbirliğinin sağlanmasıdır. Çünkü mesele İstanbul Üniversitesi’nin geleceğidir ve daha fazla zaman kaybetmenin gereği yoktur.

2012 seçimlerinde aday olacaklara şimdiden öneriler

Dört yıl sonraki seçim için bugünden hazırlık yapmak isteyen arkadaşlarımız olabileceğini göz önüne alarak, daha şimdiden başarılar diliyoruz. Bu göreve soyunmak isteyen herkes önce aynaya bakmalı ve “ben Tanrı/Tanrıça’nın izdüşümü olabilir miyim?” diye kendine sormalıdır. Adaylara bundan böyle “özellikle son üç yıl içinde ne yaptıkları” sorulmalıdır. Bu sorunun yanıtı idari görevler de değil, “taşın altına ellerini ne kadar soktukları, İstanbul Üniversitesi’nin misyon, vizyon ve hedeflerini kıstas alarak hangi olumsuzlukları değiştirdikleri, hangi bayrağı taşıdıkları” olmalıdır.

İstanbul Üniversitesi denizin bittiği yerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünü açısından baktığımda ben ne yazık ki denizin bitmesine yakın olduğumuzu görüyorum. Bunun başlıca nedeni “bizdenciliği” şiar edinip, akil davranmamakta ısrarcı olan bütün siyasi partilerdir, ama çözüm üretmek yerine oturan bizlerin dolaylı katkıları da reddedilemez. Ekonomi son yirmi yıldır üretim ekonomisinden çıkarılıp, rant ekonomisine dönüştürülmüştür. Biz lisedeyken övündüğümüz tarım çıktıları kendimizi besleyebileceğimiz seviyenin çok altına inmiştir. Sağlık ekonomisi dibe vurma noktasındadır, zira genel ekonominin iyi gitmediği bir ortamda sağlık ekonomisinin mükemmel olmasını bekleyemezsiniz. Rant ekonomisinin temel manipülasyon yöntemi olarak var olan devlet arazilerinin özelleştirme adıyla satışı benimsenmiştir. Buna İstanbul Üniversitesi (Çapa ve Cerrahpaşa yerleşkeleri ve hatta Merkez Kampus) ve diğer kadim eğitim kurumlarının varlıklarının eklenmesi de mevcut senaryolar arasındadır. O halde olmazsa olmaz ilke, İstanbul Üniversitesi ve O’nu yaratan değerlerin toprak bütünlüğünün korunmasıdır (Rektör Yunus Söylet 25 Ocak 2008’de NTV’de yayınlanan konuşmasında bu konudaki kararlılığı bizatihi kendisi vurgulamıştır). Yapmamız gereken, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu üniversitesi olma misyonumuza yeniden işlerlik kazandırmaktır.

Ve son söz: Varlığını sürdürmekle yükümlü olduğumuz düzlem (ülke) bir satranç tahtasıdır, İstanbul Üniversitesi de onun Şah’ıdır. Bizler fil, at, piyon vb. olabiliriz. Mesele ülkeyi cehaletten korumaksa, “gerisi teferruattır”.

O halde ben de diliyorum ki “bu sessiz ve eşsiz bir mutabakattır”.

Not: Okurlar bu kadar uzun ve “kozmogonik” yazdığım için beni bağışlasınlar. Fakülte’deki yazılarım bir sonraki sayıdan itibaren sadece “işler”e yönelecektir. Bir sonraki yazımın başlığı da “İstanbul Üniversitesi’nde İşler” olacaktır.  <<

(1) Seçim öncesinde herkesin dile getirdiği iktidar partisine yakın birinin Rektör olarak atanacağı konusundaki senaryonun gerçekleşmiş olduğunu kimse ileri süremez. Neden? Birincisi seçim sonucunda ortaya çıkan oy dağılımı böyle bir tercihin olduğunu destekler durumda değildir. Daha bilimsel anlamda konuşacak olursak, arada oluşan oy farkı “istatistiksel anlamlılık seviyesi olan 0.05’e ulaşmamıştır” diyebilirim.

“Ne olursa olsun, demokrasinin gereği yerine getirilmedi” diyen arkadaşlarımızın bulunduğunu da biliyorum. Onlara demokrasinin tezahürünün çaba gerektiriyor olduğunu yeniden hatırlatmam gerekiyor. Seçim sürecinde birine destek veriyor olmak, onun için çalışıyor olmayı gerektirirdi. Ben birine destek verip de onun seçilmesi için çalışan pek kimse göremedim. Oysa gerçekten inandığı, mesnetli vargıları olan biri için çalışmak taraflılık da değildir, aklın ve bilimin üstünlüğüne olan inancı gösterir. Öğretim üyelerinin bu genel yaklaşımlarının destek verecek derecede inandıkları aday bulamamaktan çok, “ya öbürü olursa” temelindeki ürkekliklerinden kaynaklandığına da inanmak istemiyorum, ama Rektör yaklaşık %20 oy ile seçilmişse farklı bir açıklama getirmekte zorlanırım. Duyarlılığın artırılması konusundaki ısrarımın ana gerekçesi de zaten buydu.

(2) ‘İnsan-Tanrı ilişkisi’ çerçevesinde değerlendirecek olursam, dua etmek değil, ‘aç doyurmak, dert çözmek, derman olmak; her ne olursa olsun, fayda vermek’. Her ikisinin de ortak anlamı “övmek”tir. İnsanların çoğunun anlamakta zorlandıkları bir nüansı özellikle açıklamam gerekiyor. Tanrı ve insan ilişkisi sanıldığı gibi “kulluk” üzerine kurulu değildir. Pervanelerin güneşe uçmaları gibi bir ilişki de olamaz. Bu “sayma”ya dayalı bir ilişkidir. Yani O’nu sayacaksınız, var oluş amacınıza uygun davranacaksınız (fayda vermek için çalışacaksınız), ama asla edilgen bir şekilde kulluk etmeyeceksiniz. Zira erk dediğiniz şey “güç” (kuvvet, kudret) demektir. Kuvvetin etkisi arada bir mesafe varsa ortaya çıkar. Daha basit bir örnekle açıklamaya çalışayım, birbirine yapışık iki mıknatısın arasındaki çekim kuvvetini hissedemezsiniz, ama ayırmaya kalktığınızda kuvvet doğar, algılarsınız. İnsan ve Tanrı arasındaki ilişki de budur, O’na yapışırsanız, kuvvet ortadan kalkar. Ne kadar yaklaşırsanız, çekim gücü de o kadar artar. Sizden istenen O’na “yapışmadan” çok yakın kalmayı başararak (çünkü ne kadar yaklaşırsanız, yapışmamak için o kadar çok kuvvet harcayacaksınız demektir) gücün hissedilmesidir.

Bu kavramı öğretim üyesi ve Rektör arasında ilişkilendirirsek, onu sevmeniz gerekli değildir. Ama üniversitenin “cehalet” karşısındaki gücünü artırmak istiyorsanız, saymak zorundasınız. Saymak demek, var oluş amacını gerçekleştirmek için araştırma (bilim) yapmak, öğrenci yetiştirmek, hasta bakmak, çözüm üretmek demektir. Bu, aradaki ilişkiyi güçlendirir ve Üniversite’nin toplam enerjisini artırır. Herkesin çalışması durumunda ise Kale’si olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti, “Özgürlük karakterimdir!” manzumesinden hareketle, müspet medeniyetler seviyesine çıkmakla kalmaz, onları da geçer. Hayır bunları yapmayı önemsemeyip, “yalakalık, yaltakçılık yaparak takiye ve biat erbabı” olmaya çalışırsanız, pervanenin güneşe varması durumudur, kimseye fayda sağlamaz.

(3) Burada İstanbul Erkek Lisesi’nde de kısaca bahsetmem gerekiyor. Zira seçimin sonucunu onlar belirlediler. İstanbul Erkek Lisesi 1884 yılında İstanbul Leyli Sultanisi olarak kurulmuştur. Devlet lisesidir, sınavla alır, imkanları özel kolejleri tercih edebilecek kadar iyi olanlar da dahil olmak üzere, en iyileri kabul eder. Mezunlarının ortak sıkıntısı, liseden mezuniyet sonrasında dış dünyanın “vasat” durumuyla yüzleşmektir. Bu nedenle İstanbul Erkek Lisesi mezunları için lise dönemleri çok fazla iz bırakıcıdır. İstanbul Erkek Lisesi mezunları, aynı kumaştan biçildikleri için birbirlerine olan inançları tartışılmaz. Ancak samimiyetle vurgulamam gerekir ki, aldıkları eğitim gereği, sarı-siyah bağ bile kalitesine inanmadıkları birine oy vermelerini sağlamaz.

Dahası, yine bilmeyenler için açıklayayım, İstanbul Erkek Lisesi öğrencilerine “aklın ve bilimin üstünlüğünü” aşılar, şüpheciliği de “olmazsa olmaz” unsur olarak perçinler. Alman eğitim disiplini esastır, ama manevi açıdan Türk kimliği baskın bir şekilde korunur. Bu durum “ormanda Fantom on kaplan gücündedir” gibi mizahi bir tanımlama değildir.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın