İstanbul Üniversitesi’nin tarihi – I

Tem 06 2008 Published by under 2. Sayı

Tarihin (dünün) ne olduğunu anlamak, bugünün ne olduğunu anlamanın olasılıkla en doğru yoludur. Buna karşılık tarih, hele uzak tarih, zaman zaman sis perdesinin ardında gizlenir, zaman zaman da resmi algının bir görüntüsü olarak belirir. Bu durumda eldeki kaynaklardan fazlası gerekir. İstanbul Üniversitesi’nin tarihini inceleyeceğimiz bu dizi yazıya daha yakın dönemi hatırlamaya çalışarak başlayacağız. Bu yazıya kaynak oluşturan yazılar İstanbul Üniversitesi’nin web sitesinden alınmıştır.

Bizans ve Osmanlı geleneklerinin birlikte incelenebileceği görüşünde olan Alman hukuk tarihçisi Richard Honig, İstanbul Üniversitesi tarihinin 1 Mart 1321′e kadar uzandığını ifade etmektedir. Bugünkü Merkez Bina’nın bulunduğu tepede kurulan, Roma üniversiteleriyle eşdeğer olan, tıp, hukuk, felsefe ve edebiyat fakültelerinden oluşan bu üniversite, aslında İstanbul’da üniversite eğitiminin başlangıcı sayılmaktadır. Türk araştırmacılar ise İstanbul Üniversitesi’nin köklerini 1453′e götürmektedir. Gerçekten, fethin ertesi günü 30 Mayıs 1453′te Ayasofya ve Zeyrek’te yapılan bilimsel toplantılar, Türk-Osmanlı bilim yaşamının ilk günü ve takiben bir külliyenin kurulmasının başlangıcı kabul edilmektedir. Nitekim, Sıddık Sami Onar, “Türklerin İstanbul’da bir üniversite bulamadıklarına ve kendi uygarlıklarını yerleştirdikleri bu kentte kendi tarzlarında kurdukları” üniversite eğitimine dikkatleri çekmektedir. Yine, Cemil Bilsel, tıp, hukuk, fen ve edebiyat fakültelerinin ve İstanbul Üniversitesi’nin ilk başlangıç noktasının 1470 yılında kurulan Fatih Külliyesi olduğunu vurgulamaktadır. Bu arada, Sovyet tıp bilgini Danişefski, Dünya’nın en eski tıp fakültesinin İstanbul’da olduğunu belirtmektedir.

Darülfünun dönemi

Yükselme ve genişleme dönemlerinde kurulan Beyazıt, Yavuz ve Kanuni Süleyman Medreseleri dönemlerinin hukuk, edebiyat, ilahiyat ve tabii bilimler okutulan birer görkemli üniversiteleri sayılırlarken; duraklama ve gerileme dönemlerinde, gözlem ve deneyi reddeden, akılcı ve bilimsel özellik ve güçlerini yitirmiş, imparatorluğun kaderini paylaşarak benzer süreci yaşamışlardır. Islahat ve Tanzimat’ın batılılaşma hareketi eğitim kurumlarına da yansımış, bilgisizlik her alanda yenilmişliğin sebebi olarak ortaya konmuş ve “ilerleme ancak ilim ile gerçekleşebilir” ilkesiyle 23 Temmuz 1846′da Darülfünun kurulması fermanı “laik yüksekokulların başlangıcı” olarak kabul edilmektedir. Cemil Bilsel, I. Darülfünun’da 31 ilkkânun (Aralık) 1863 günü verilen ilk deneysel fizik dersini İstanbul Üniversitesi’nin yeniden kurulması olarak değerlendirmektedir. Ne yazık ki, öğrencinin devamsızlığı ve ilgisizliği nedeniyle ilk denemelerden sonuç alınamamıştır.

20 Şubat 1870′de, bu kez “Darülfünun-u Osmani” adıyla modern ilim anlayışına ve düzeyine ulaşmak beklentisi içinde üniversite ikinci kez açılmıştır. Ancak, öğretim kadrosunun ve kitap yetersizliğinin yanı sıra verilen bir konferanstan duyulan hoşnutsuzluk, 1872′de bu girişimin sonu olmuştur. Cemil Bilsel’in araştırmalarına göre kapanış sebebi “bilgisizlik ve taassuptur; batılılaşma hareketine tahammülsüzlüktür.” Üçüncü evre, 1874′de Galatasaray binasında edebiyat, hukuk ve fen bölümlerinden oluşan Darülfünun-u Sultani’nin açılmasıyla başlamıştır. Derslerin Türkçe ve Fransızca okutulduğu bu kurum hakkında 1881′den sonra resmi kayıtlarda hiçbir belge ve bilgiye rastlanmamaktadır. Ancak, üç dönem mezun verdikten sonra 20 yıl süreyle ortadan kalktığı bilinmektedir.

1863, 1870 ve 1874′teki başarısız denemelerden sonra nihayet II. Abdülhamit’in fermanıyla 31 Ağustos 1900′de Darülfünun-u Şahane adı verilen ilk üniversite açılmıştır. İstanbul Üniversitesi bu kurumun doğrudan devamıdır. Ancak, hiçbir konuda özerkliği olmayan, istibdat yönetiminin sıkı denetimi altında oluşturulmuş, bilimsellikten uzak bir eğitim kurumu olarak tanımlanmaktadır.

Nihayet, Meşrutiyet’in ilanından sonra hukuk, tıp, fen, edebiyat ve ilahiyat bölümlerinden oluşan İstanbul Darülfünunu 20 Nisan 1912 tarihli bir kararla kuruldu. 1919 yılında yeni bir düzenlemeyle ilmi ve kısmen yönetimsel özerkliğe kavuştu. Her ne kadar, bu dönemi araştıran Osman Nuri Ergin, V. Darülfünun’un kuruluşunu bilimsel düzeyi, örgütlenme biçimi ve kadro yetersizlikleri nedeniyle tamamen şekli bulmakta ise de, Modern Türkiye’nin Doğuşu yapıtında Bernard Lewis “İstanbul Darülfünunu’nu, kültür tarihi açısından tüm Doğu alemi için önemli bir aşama” saymaktadır.

Kız öğrencilerin eğitim kapsamına alınması

Cumhuriyet öncesi bu dönemin ilgi çekici olaylarından biri “lise tahsilini bitirmiş olan kız çocuklarına tahsilden mahrum kalmamaları için Darülfünun dahilinde ‘kızlara serbest dersler’ adı altında derslerin verilmesiydi” saptamasını yapan A. R. Başaran, “bir müddet sonra Zeynep Hanım Konağı’nda edebiyat, matematik ve tabii ilimler tahsil etmek için müstakil sınıflar tesis edildiğini” de aktarmaktadır. “Hukuk ve Tıp okullarına kız öğrencilerin kayıt olmalarına o tarihte müsaade olunmamıştır. Kızların erkeklerle aynı dershanede veya aynı binada okumaları o zamana göre hoş görülmemiş; kızların sınıfları Cağaloğlu’nda bir binaya taşınmıştır. Cumhuriyet ilanından sonra erkeklerle beraber Darülfünun’un derslerine devamlarına müsaade edilmiş, tıp ve hukuk fakültelerine de kızlarımız kayıt olmuştur” demektedir.

Yine bu dönemin önemli olaylarından biri de, 1915-18 döneminde halen medrese ruhunu taşıyan Darülfünun’un değişik bölümlerine yabancı bilim adamlarının çağrılmasıdır. İttihatçıların girişimiyle gerçekleştirilen bu atılım Widmann’a göre “bir bütün olarak bakıldığında başarılı olmamış, kaybedilen savaştan sonra Üniversite, ancak Cumhuriyet devrinde kurtulabileceği bir bunalıma girmiştir.”

1933 Reformu’nu hazırlayan nedenler

“Akla ve bilime” dayalı bir “kuruluşu” amaçlayan Genç Türkiye Cumhuriyeti ise “kurtuluşu” izleyen dönemde 21 Nisan 1924 tarihli ve 493 sayılı Kanun’la İstanbul Darülfünu’nun tüzel kişiliğini tanımış ve 7 Ekim 1925′de kurumun bilimsel ve yönetsel özerkliğini kabul etmiş, medreseler “fakülte” statüsüne kavuşturulmuştur. Darülfünun’un ülkenin bilim merkezi olmasını ve genç kuşakları Batı üniversiteleri düzeyinde yetiştirmesini bekleyen Cumhuriyet, verdiği özerkliğin yanı sıra Darülfünun’un bütçesini de ayırıp arttırmıştır. Çağdaş bilimselliğe ulaşma arayışları çerçevesinde 1924-26 döneminde yabancı hocaların bir kez daha İstanbul’a çağrılmaları da bu anlayışın bir ifadesi olmaktadır.

4 Mart 1924 tarihli yasayla öğretimi birleştiren, sivilleştiren Cumhuriyet hükümeti, Cemil Bilsel’in açıklamalarına göre, daha önce bağnazlık ve bilimsel eksiklik nedeniyle birkaç kez kapanan Darülfünun’u bu kez “politik endişelerle değil, bilime verdiği üstün önem nedeniyle;” Ernest Hirsch’in yorumuna göre ise “… ülkenin geçirmekte olduğu köktenci politik ve toplumsal değişiklik ve dalgalanmalara karşı duyarsızlığı, suskunluğu ve hatta bir Ortaçağ izolasyonuyla dış dünyaya tamamen kapanmış olması” endişesiyle köklü bir değişim kararlılığını açıklayarak kapatmıştır. Lağvedilen Fatih ve Süleymaniye Medreseleri, 7 Ekim 1925′de Darülfünun’a bağlı İlahiyat Fakültesi olarak “reorganize” edildi. (1925-26 ders yılında 284 talebesi olan bu fakülte, 1933 üniversite reformu sonucunda Yüksek İslam Enstitüsüne çevrildi, ertesi yıl sadece 20 öğrencisi kaldığından kapatıldı.)

Kuşkusuz, bunca yıllık hayatının sonunda Darülfünun, içinde bu değişimi yüreklilikle destekleyen “Türk profesörlerinin intihar kulübü” (P. Schwartz’ın yayınlanmış anılarından zikreden Widmann) olarak varlığını gösteriyordu. 1924-26 döneminde yabancı hocalar bir kez daha İstanbul’a çağrıldılar. Politik otoritenin, toplumun ve her şeye rağmen Darülfünun’un köklü değişim arayışı, İsviçreli pedagoji profesörü Albert Malche’ın 1932 yılı başında bir reform önerisi hazırlamak üzere çağrılmasıyla sonuçlandı. 29 Mayıs 1932′de hükümete sunulan rapor esas alınarak 1933′de çıkarılan 2252 sayılı yasayla TBMM, Darülfünun’u ve ona bağlı bütün kurumları kadro ve örgütüyle lağvedip Milli Eğitim Bakanlığı’nın İstanbul’da yeni bir üniversite kurmasını kabul etti. İstanbul Üniversitesi, 1 Ağustos 1933′de yeni bir kadro ve yapıyla açıldı. Cumhuriyet 10. yılını kutlarken 1 Kasım 1933′te İstanbul Üniversitesi “ilk ve tek” üniversite olarak eğitime başladı. <<

——————-

İstanbul Üniversitesi’nin amblemi

>> İstanbul Üniversitesi’nin simgesi olan “yılanlı amblem” 1243 tarihli Selçuklu Şifa Yurdu motiflerinden esinlenilerek Ord. Prof. Süheyl Ünver tarafından yaratılmıştır. İ ve Ü harfleri barışı simgeleyen zeytin dalı olarak betimlenmiştir. Noktalar dünyayı kucaklayan insanı gösterir. İ üzerinde bulunan dokuz halka ise “yaşam ağacı”nı anlatır.

Amblemini tasarlayan

Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver kimdir?

Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver (doğumu 1898 İstanbul, ölümü 1986 İstanbul) 1920’de Darülfünun Tıp Fakültesi’ni bitirdi (1920). Gureba ve Haseki hastanelerinde çalıştı, Sanayi Mektebi’nde asistanlık yaptı. Yurtdışında ihtisas yaptı. İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü’nü kurdu, Güzel Sanatlar Akademisi hocalığı yaptı. 1939′da profesör, 1954′de ordinaryus profesör oldu. 1967′de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Tıp Tarihi ve Deontoloji kürsüsünü kurdu. 1973′de emekli oldu, 1986′da öldü.

Arapça, Farsça, Fransızca biliyor; ney çalıyor; ebru, tezhip, minyatür ve hat sanatıyla uğraşıyor; Türk kültürünün bütün yönleriyle ilgileniyordu. Arşivciydi ve arşivini kendi kurduğu enstitülere, Türk Tarih Kurumu’na, Süleymaniye Kütüphanesi’ne bağışlamıştır. Çok yoğun bir araştırmacı ve yazardır. 18 bilimsel kuruluşun üyesi olmuş, tıp tarihi, bilim tarihi, kültür tarihine ait 2500 civarında kitap ve makale yayınlamıştır. 1985′de Kültür Bakanlığınca büyük ödüle layık görülmüş, yurtdışında da ödüller almıştır. Dergi, gazete ve ansiklopedilerde sayısız yazısı vardır. Kendisini etkileyen hocaları Hoca Ali Rıza Bey, Abdülaziz Mecdi Torun, Akil Muhtar Özden’dir. Süheyl Ünver’in sanat arşivi ve defterleri, yakın zamanda kızı Gülbün Mesara tarafından peyderpey yayımlanmaya başlandı. Büyük bir hazine olarak nitelendiren defterler, Türk sanatı ve İstanbul adına çok önemli çizimler ve notlar içeriyor.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın