İstanbul Üniversitesi’nin tarihi – II

Kas 11 2008 Published by under 3. Sayı

Merkez Kampus’un topografik analizi ve bilimsel çeşitliliği hazırlayan nedenler

Bugün üniversitenin bahçesi ve Bayezid külliyesinin (hamam dışarıda kalmak üzere) bulunduğu bölge, Traian Forumu olarak tanımlanmaktadır. Bu alanda (bugünkü ana kapının hemen arkasında) Teodosius ve Constantinus sütunlarının bulunduğu, en arkada ise (bugün Rektörlük binasının bulunduğu yer) “Üç Tepe” olarak adlandırılan “kutsal” yüksek platonun olduğu bilinmektedir.

İstanbul Üniversitesi’nin tarihini incelemeye devam ettiğimiz bu yazıda, Merkez Kampus’un mimari yapısını, İstanbul Üniversitesi’nin 1453’ten Avrupa Aydınlanma Hareketi’ne dek bilimsel düşünceye olan katkılarını anlatacağız. Kuşkusuz bu süreç kendiliğinden ortaya çıkmamıştır, aslında dünya tarihinin bizim coğrafyamızdaki gelişimine paralellik gösterir. Bu tarihi iyi okuyabilenler, Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama ve gerileme sürecini de daha iyi anlayacaklardır.

Merkez Kampus’un her dönemde korunmuş özel yapısı

İstanbul Üniversiresi’nin Merkez Kampusu’nun da bulunduğu Beyazıt Meydanı, Bizans döneminde kentin en büyük meydanıdır, Türk döneminde ise bir saray meydanı olan bugünkü Beyazıt Meydanı kent imgesini oluşturan temel öğelerden biri haline gelir. Çevresindeki Bayezid Camii’ni ve mahallesini de içine alan Beyazıt semti vardır. Semtin sınırları, Divanyolu yönünde Çarşıkapı ve Kapalıçarşı, güneyde Soğanağa Mahallesi, batıda Aksaray yönünde Hasan Paşa Hanı, Seyyid Hasan Paşa Külliyesi ve İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi ile belirlenen bölge ve Kuyucu Murad Paşa Medresesi’nin sınır oluşturduğu Vezneciler, kuzeyde Eski Saray yani üniversiteyi içine almak üzere Rıza Paşa ve Mercan yokuşlarının başlangıç noktalarıyla tanımlanır.

Üç Tepe olarak adlandırılan “kutsal” alan

Beyazıt Meydanı, bugün çevresinde Beyazıt Camii’ni ve mahallesini de içine alan bu meydanı çevreleyen bölgeden oluşmaktadır. Bugünkü Divanyolu ve Yeniçeriler Caddesi’ne karşılık gelen Via Egnatia’nın iki yanında büyük mezarlık bulunmaktaydı. Daha sonra surlar genişletilince bu mezarlık alanı da kentin ağırlık merkezi haline geldi. Buraya büyük bir toplanma (forum) binası ve ardından kentin en büyük çeşmesi olan Nimfeum Maksimus yapıldı. Pierre Gilles, Socrates’e atfen bu çeşmenin çok büyük bir de havuzu bulunduğunu anlatır. Üniversitenin günümüzdeki ana kapısının önünde kalan bölgede ise Teodosius Forumu ve hemen arkasında (kapının tam önünde kalan, bugün merdivenlerin bulunduğu yer) Teodosius Bazilikası bulunmaktaydı. Bugün üniversitenin bahçesi ve Bayezid külliyesinin (hamam dışarıda kalmak üzere) bulunduğu bölge, Traian Forumu olarak tanımlanmaktadır. Bu alanda bugünkü ana kapının hemen arkasında Teodosius ve Constantinus sütunlarının bulunduğu, en arkada ise “Üç Tepe” olarak adlandırılan ve kutsal olarak nitelendirilen yüksek platonun olduğu bilinmektedir. Bizans döneminde bulunan bu yapılar Roma’dan esinlenerek kurulmuştur.

Bugünkü yerleşimin o dönemki yerleşimle birebir ilişkilendirilmesi doğru olmamakla birlikte, şimdiki üniversite, daha önceki Seraskerlik ve ondan da önceki Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Eski Saray ve daha önceki dönemlerdeki saraylar da bu bölgedeydi, zira bu bölge topografik olarak meydanın en yüksek platformunu oluşturmaktaydı. Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış olan eski sarayın yeri, bugün ana kapının hemen girişinde sağ tarafta kalan sütun ile belirtilmiştir. Fatih’in Eski Saray’ı buraya yaptırmış olması, olasılıkla burada bir saray mahallesi bulunmasından kaynaklanmıştır. Burada bulunan binalar 407’de ve sonraları yaşanan büyük depremde ciddi hasar görmüşler, kısmen ya da tamamen yıkılmışlardır. 1204’te Haçlıların kente girmeleriyle birlikte, mevcut eserlerin büyük bir bölümü yıkılmış ya da tahrip edilmiştir. Bu nedenle tarihi kaynaklarda adı geçen binaların hemen hepsi Osmanlı öncesi dönemde ortadan kaldırılmıştır.

Evliya Çelebi’nin, Haliç’e bakan bu yüksek ve havadar mahalde “dört tarafı öyle çimenlik ve ağaçlıklarla süslü bir yer vardı ki, burada bütün yabani hayvan çeşitlerini bulmak mümkündü” diye tanımladığı bir eski saray kalıntısını tanımladığı bilinmektedir. Fatih’in Eski Saray’ı konusunda günümüze ulaşmış bilgi sınırlıdır. Ancak saray resmi kayıtlarda “kale” olarak geçmektedir. Bu “kalenin” altındaki mahalleye ise Taht el-kal (kale altı anlamında, bugünkü Tahtakale) adı verilmektedir. Fatih sarayda 1478’e kadar oturmuştur. Üniversitenin kuzey (arka) duvarı, eski Saray’ın da arka duvarına tekabül etmektedir.

Sözün özü İstanbul Üniversitesi’nin merkez binasının tarihi çok fazla derindir, yeri ve kullanımları açısından sıra dışıdır. Üniversitenin topraklarının bu özelliğinin bünyesine de yansımış olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur.

İstanbul Üniversitesi’nde bilimsel çeşitliliğin nedenleri

Fatih Sultan Mehmet’in ve sonrasında Yavuz Sultan Selim’in bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin evrensel mozaiğinin oluşturulmasına özel bir önem verdiklerini görüyoruz. Fatih’in inançlı bir Müslüman olmasına karşılık bütün dinlere eşit mesafede durmaya özellikle özen gösterdiği bilinmektedir. İtalyan hümanist Cyriaco d’Ancona’yı ve birçok yabancı aydını çevresine aldığı gibi, Cenevizli, Venedikli, Raguzalı, Napolili nedimelerine geceleri Roma tarihi okutturmaktaydı. Fatih, bilim adamlarına (o çağda molla, kelime karşılığı ‘büyük bilgin’ olarak adlandırılmaktaydılar) özellikle büyük saygı göstermiş, çevresine toplamıştır. Görüşlerinden sık sık yararlandığı Hocazade, Molla Güranî, Molla İlyas, Siraceddin Halebî, Molla Abdülkadir, Hasan Samsunî, Molla Hayreddin, Ali Kuşçu, Akşemseddin’le, hatta Georgios Amirutzes’le din ve felsefi konuları tartışmaktaydı.

Fatih kavim ve din farkı gözetmeksizin sanatçıları, düşün ve bilim adamlarını İstanbul’a toplamayı amaç edinmişti. Kurumlarının sağlıklı hizmetler verebilmesi için düzenlediği vakfiyeleri, medreselerin hiyerarşik sistemlerine, tıp dahil, çeşitli dallara ait öğretim çalışmalarına ilişkin ilginç ayrıntılar içermektedir. Örneğin Darüşşifa’da din ve ırk ayrımı yapılmaksızın herkesin tedavi edilmesi “koşul”du. Semerkand’dan gelen Ali Kuşçu matematik öğretiminin temelini atmış, Amasyalı hekim ve bilim adamı Sabuncuzâde Şerafettin 1465’ye Cerrahnametü’l-Hâni’yi İstanbul’da çevirmiştir. Fatih döneminde gelen İslam bilginleri arasında Hekim Kutbettin-i Acemi, Hekim Arab, Mehmed Şükrullah Şirvanî, Hoca Ataullah, Hekim Larî, Hekim Yakub Paşa, İzmitli Muhyiddin Mehmed, Kaysunizade Bedreddin, Hocazade Muslihiddin, Molla Mehmet Zeyrek ve Fatih’in özel kütüphanesine bakan Molla Lutfî sayılabilir.

Benzer yaklaşım Yavuz Sultan Selim (I. Selim) zamanında da sürdürülmüştür. Yavuz Sultan Selim 1514’te Tebriz’i aldıktan sonra sanatkar ve bilim adamlarından bin kişiyi İstanbul’a göç ettirmiştir. Üç yıl sonra 1517’de Kahire alındığında da pek çok değerli bilim adamı ve eser İstanbul’a gönderilmiştir. Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman (I. Süleyman) Sahn-ı Süleymaniye medreselerini kurarak İstanbul’un eğitim ve bilim merkezi kimliğini en üst noktaya ulaştırmıştır. Mimar Sinan, şair Baki, minyatürcü Nigari, din bilgini Ebussuud, Piri Reis, Barbaros ve daha pek çok sanatkar, bilim adamı, denizci, komutan ve devlet adamı buna katkıda bulunmuştur.

Merkez Kampus’a bugünkü şeklini veren II. Mahmud dönemi

İstanbul Üniversitesi’nin merkez binası ve genel tarihi konusundaki en önemli gelişmelerden biri de II. Mahmud döneminde yaşanmıştır. II. Mahmud dönemi Osmanlı tarihinde “yenilenme hareketi” olarak adlandırılan bir dizi karara sahne olmuştur. Bunlardan en önemlileri Vaka-i Hayriye olarak tanımlanan Yeniçeri Ocağı’nın kapatılması (1826), eski Saray’da yer alan Bab-ı Serasker’in açılması, devletin çalışma biçiminin ve kılık-kıyafetin Batı normlarına göre yeniden düzenlenmesidir. 1827’de askeri hekim ve cerrah yetiştirmek üzere Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Mamure açılmıştır. Ülke genelinde bir nüfus sayımı yapılmış ve nüfus dağılımı belirlenmiştir. Bununla birlikte bu dönem İstanbul’un iç ayaklanmalar ve yangınlarla yüz yüze kaldığı, yenilik hareketi karşıtlarının isyanlarına sahne olan bir dönemidir. Zira II. Mahmud devlet düzeninde köklü değişiklikler yapmış, bunun sonucunda da adı “gavur padişah”a çıkmıştır.

Bu gelişmelerin yaşandığı zaman diliminde İstanbul’unun yerleşim boyutları dikkate alındığında, sayıları binlerle ifade edilen bilim insanı ve sanatçının yaratacağı görece üstünlük daha iyi anlaşılacaktır. Söz konusu kişiler çalışmalarını elbette Beyazıt bölgesindeki eğitim ve sanat merkezinde sürdürmüşlerdir. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, bugünkü İstanbul Üniversitesi’ne zemin hazırlayan kültürel birikim birkaç bina ya da birkaç bilim insanından çok daha fazlasıdır. Ta Roma döneminde başlayan bu birikim Osmanlı döneminde bilinçli olarak sürdürülmüş ve desteklenmiş, bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin temeli oluşturulmuştur. Bu temeli günümüzde merkez kampusun çevre külliyelerle birlikte konumlandırılmasında açıkça görüyoruz. Roma döneminde kutsal olarak kabul edilen alan 1800 yıldır korunmuştur ve geniş bahçesiyle birlikte Rektörlük binasını oluşturmaktadır. Buraya 1828 yılında eklenen Beyazıt Kulesi de (lütfen Beyazıt Kulesi’nin Sırrı yazısını okuyunuz) basit bir yangın gözetleme kulesi değildir, olasılıkla çok daha farklı bir amaç için yapılmıştır. Benzer şekilde, Rektörlük binasının arka bahçesinin altı çok büyük bir sarnıçtır, yapım tarihi net olarak bilinmemektedir, belki de yukarıda anlattığımız “kentin en büyük çeşmesi olan Nimfeum Maksimus’un Pierre Gilles, Socrates’e atfen ifade edilen havuzudur”. Bütün bunlar, aydınlanmayı bekleyen tarihi sırlardır.

Sözün özü İstanbul Üniversiteliler çok iyi bilmeli, gurur duymalı ve layık olmaya çalışmalıdırlar ki, “her şey bir şeydir, ama İstanbul Üniversitesi başka bir şeydir!”

Kaynaklar:

- Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2008 (ilk baskı 1999).

- Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın