İstanbul Üniversitesi’nin yaşayan tarihi: Prof. Dr. Süleyman Dirvana

Kas 09 2008 Published by under 3. Sayı

Yaşamının deniz ve yelken tutkusundan kalan bütününü Aşağı Guraba ve ardından İstanbul Tıp Fakültesi’nde geçirir. Akşamları eve gidip gelmesi zor olduğundan Aşağı Guraba’da merdiven altına koyduğu yatakta yatıp kalkar. Ailesinin ısrarıyla açtığı muayenehaneye ise hemen hemen hiç gitmez.

İstanbul Üniversitesi’nin kökleri yakın ve uzak tarihimizin köklerinin devamıdır. Bu tarihin önemli kilometre taşlarından biri de sevgili hocamız Süleyman Dirvana’dır. Fakülte olarak kendisini Bozburun’daki evinde ziyaret etmeden önce, bir diğer çok sevgili hocamız Hüsrev Hatemi’ye sorduk “kimdir Süleyman Dirvana” diye. Aynen şöyle yanıtladı: “1958 yılında İstanbul Üniversitesi’ne cepleri üstten klasik ceketiyle bir İngiliz beyefendisini çağrıştıran bir zat gelir. Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa Yalısı’na mensup, yakışıklı, çok iyi ders anlatan biridir. Aşklarını henüz harcamamış olan bütün sosyetik kızların kalplerini fetheder. Konuşmalarında “Muhterem meslektaşlarım” derdi. Bir gün Anadolu’dan gelen mektupları okurken, her zaman olduğu gibi anfinin bir ucundan bir ucuna gider; “muhterem meslektaşım mektupları getirdi” der, “Samsun’dan gelen bu mektubu aklım havsalam almadı, ‘ekstra-mental cerrahi’den söz eder”. Zira Süleyman Dirvana ‘eksperimental’ (deneysel) cerrahinin kurucusudur”.

Babası bir Osmanlı bürokratı ve siyasetçisi olan İbrahim Edhem Mesut Dirvana’dır. Sultan Vahdettin döneminde “tek bir gün” Dahiliye Nazırlığı (İçişleri bakanlığı) görevi de yapmıştır. Zira atanıp makamına geldiği ilk gün yazı masasında tek bir evrakla karşılaşır; bu evrak İmparatorluğun tüm kolluk birimlerine yollanması öngörülmüş bir telgraftır ve yeni bakanın imzasını beklemektedir. İçeriğinde ise, İmparatorluk ordusundan bir subayın Anadolu’ya kaçmış olduğu, son derece tehlikeli olduğu ve görüldüğü yerde tevkif edilmesi emri yazılıdır. Subayın ismi, Mustafa Kemal’dir. İbrahim Edhem Dirvana, telgrafın içeriğini tamamen değiştirerek gönderir. Aynı gece bütün aile Almanya’ya, Münih’e giderler. Süleyman Dirvana Münih’te okula gider ve ancak Cumhuriyet’in ilanından sonra ailesi ile birlikte Türkiye’ye geri dönebilir. Atatürk, eski İmparatorluğun İçişleri Bakanına kadirşinas davranmış ve Dirvana ailesinin geri dönüşü ile ilgili bir özel izin çıkarttırmıştır.

Yaşamının deniz ve yelken tutkusundan kalan bütününü Aşağı Guraba ve ardından İstanbul Tıp Fakültesi’nde geçirir. Akşamları eve gidip gelmesi zor olduğundan Aşağı Guraba’da merdiven altına koyduğu yatakta yatıp kalkar. Ailesinin ısrarıyla açtığı muayenehaneye ise hemen hemen hiç gitmez, aile kurmaya bile zaman ayırmaz. Derken bir gün son derece zarif, beyazlar giymiş bir genç hanımla tanışır. Bu hanım, hastasını Süleyman Bey’e danışmak için gelmiş olan Zeynep Hanım’dır. Onunla evlenme kararını yine bir yelken yarışı sırasında, teknenin su alıyor olmasına rağmen, bu genç hanımın elinde kovayla yarışı sürdürmek konusundaki ısrarı üzerine verir, üstelik yarışı da birinci bitirirler. 1980’de 65 yaşında emekliye ayrılır ve yaşamının bundan sonrasını sevgili eşi Zeynep Hanım’la birlikte Bozburun’da sürdürür. Bununla birlikte yaşamdan hiçbir zaman elini eteğini çekmez. Kimsesiz çocukları evlerinde ağırlama geleneğini başlatırlar. Süleyman Dirvana, İstanbul Tıp Fakültesi Cerrahi Bilim Dalı’nda görev yaparken, Kasımpaşa’daki yurdun da hamisidir. Tedavi ve bakımlarını üstlendiği çocuklara evde tatil yaptırmayı amaçlarlar, sonunda bu bir gelenek haline dönüşür. Bugün yüzlerce çocuğun faydalanmış olduğu bu özverili girişim sonunda Zeynep Dirvana’ya verilen bir ‘‘Devlet Teşekkürü’’ ile onurlandırılır

Bu röportaj, bugün 94 yaşında olmasına karşılık her şeyi pırıl pırıl hatırlayan sevgili hocamızla 23 Ağustos 2008 tarihinde, Bozburun’un artık boz olmak bir yana en yeşil noktasını oluşturan yerinde, kendi elleriyle yaptığı evinde gerçekleştirildi.

Fakülte: Hocam sizi biz daha çok cerrahi ve deniz tutkunuzla tanıyoruz. Anlatır mısınız bize, kimdir Süleyman Dirvana?

Süleyman Dirvana: Kıbrıslı Mehmet Paşa Yalısı’nda Kandilli’de doğdum. Babamın yalısı, bahçemizde büyük bir havuz vardı. Kandilli’den Kanlıca’ya kadar Boğaz’ın şekli oraya yapılmıştı. Arkamız koru ve ormandı, oradan bulduğumuz ağaçların dallarını, yapraklarını büker, filo kurup yarıştırırdık. Sonra tohuma kaçmış kabaklardan Çin ‘junk’ları gibi yelkenliler yaparak yarıştırırdık. Daha sonra gaz bidonlarını ortadan kesip denize salıp yarıştırmaya başladık. Sandallarımız vardı, kürek çekerdik. Bir dingi almıştı rahmetli ağabeyim, ona binerdik. Yalının harem tarafı haraptı, biz de orada oynardık. 1917’de büyük Rus İhtilalı’ndan kaçan Tolstoy’un yeğeni bana dadı olarak tutuldu. Bana çok iyi davrandı ve Fransızca öğretti. Peşinden Madam Olga diye diğer bir Rus geldi. Biz 8 yaşındayken Almanya’ya gittik, onlar da Amerika’ya göç ettiler. Babam Abdülhamid’in yanında sekreterdi. Abdülhamid hafiye romanlarına meraklı olduğundan babam okurmuş. Buna karşılık o da onu Paris Sorbonne’a göndermiş. Babam 25 yaşındayken Rene Descartes’ın “düşünüyorum o halde varım” görüşünü savunduğu Usul Hakkında Nutuk adlı eserini çevirmişti. Zeynep Hanım bir kısmını Erzurum Üniversitesi’nde buldu, genç bir doçent yayına hazırladı. Dinler ve Felsefe adlı eseri de yakında basılacak.

Fakülte: Biz sizi İstanbul Tıp Fakültesi’nde cerrahi profesörü olarak tanıyoruz. Eğitiminizin bundan önceki basamakları nerelerden geçti?

Süleyman Dirvana: Babam Damat Ferit Paşa’nın kabinesinde nazırdı. İstiklal Savaşı’nda Yunanlılar, Karadenizli Pontus Rumları Lazlarımızla dalaştılar, bunun üzerine General Harrington “doğru düzgün bir vali gönderin” der Damat Ferit Paşa’ya, o da babamı buldu. Babam da pamuk gibi adamdı, kabul etmiş. İlk gün oturunca Dahiliye Nazırı olarak masasına, Damat Ferit Paşa’nın Sivas Valisi Recep Paşa’ya olan yazısını bulmuş. Diyor ki, “Mustafa Kemal oraya gelmek üzere, derhal yakalayın, gönderin, reddederse asın.” Babam bunu okuyunca yırtıp atıyor ve “Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal hazretleri orayı şereflendirmek üzere, gereğini yapın” diyor. Bunu katipler Damat Ferit Paşa’ya söyleyince, babam da istifasını veriyor. Babam dört oğlu ve karısıyla birlikte Lloyd Triestino’nun İtalyan Vapuru ile yurt dışına gidiyor. Cağaloğlu Hamamı, hanlar, Kıbrıs’taki dört çiftlik İngilizler tarafından gasp edilmiş ve Rumlara peşkeş çekilmiş, sefil düştük. Böylece varımızı yoğumuzu satıp Almanya’ya gittik. 1923’te Sakarya’yı kazanınca ve bunu gazetede okuyunca maaile bir kıyamet kopardık, 8 yaşındaydım, bugün gibi hatırlıyorum.

Aynı sene 9 Kasım’da Hitler Münih’te bir darbe teşebbüsünde bulundu. Pencereden bakınca Wiener Strasse’de Feltenhalle’de Floransa’daki bir binanın kopyası yapılmıştı. Askerler oraya barikat kurmuşlardı. Ludendorff, Hindenburg’un yanında genel kurmay başkanlığı yapmıştı; Göring, Göbel, Nazi Partisi kurulmuş, ama iktidarda değiller. Orada durdular, taradılar. Bir çokları öldü. Hitler’i de Bodensee’de bir kaleye bir yıl tıktılar, orada Mein Kampf’ı (Kavgam) yazdı. Hiç okul görmemiş bir adamın bunu yazmasını anlayamadım. Akıl hocası vardı siyaset açısından. Bunlardan Prof. Haushofer ve oğullarıyla daha sonra Münih’te tanıştık. Burada da gezdirdim kendisini, belli ki çok okumuştu.

Fakülte: Eğitiminizin ondan sonraki bölümü hep Almanya’da mı geçti?

Süleyman Dirvana: 1924’te döndük, “Yüz Ellilikler” vardı, bir sürü Türk muhalefet edip kaçmıştı, onlar da Ermeniler tarafından öldürüldü. Biz rahat döndük, belki de babamın mektubu göndermemesi kulağına gitmişti. Atatürk sayesinde yeniden yalıya yerleştik. 1924’te eski Alman Lisesi yeniden açıldı. İstanbul’un işgalinde Fransızlar tarafından kışla olarak kullanılmıştı. Almanlar Nuri Ziya sokaktaki bir binada ilk sınıfı açtılar, ben ve ağabeyim girdik. Bülbül gibi Almanca öğrenmiştik.

Alman Lisesi’ni 1933’te bitirip mezun oldum. Almanya’da o sırada Hitler iktidara gelmişti. Alman Lisesi’nde okurken Harf İnkılabı oldu, maalesef Almanlar buna itibar etmedi. Bana direktör, Kaiser Rotbart’ın kılıcıyla ilgili bir şiir okutmaya kalktı. Bense akıncılarla ilgili başka bir şiiri ezberledim. Benim şiirimi dinleyen Herr Scharrman şiirde anlatılanlara itiraz etti. Ben de Kaiser Rotbart’ın kılıcı bu anlatılanları yapıyorsa, akıncıların kılıcı neden yapmasın dedim. Üniversite profesörlerinin üstündeydi, bize çok hakkı geçti. Allahtan inkılapla birlikte biz Türkleri ayırdılar. Tarih ve coğrafya açısından Türkiye’ye dair hiçbir şey öğretmemişlerdir. Bir Türk hoca tarafından ders gördük. İhsan Rüştü korkunç bunak bir adam, yüz karası, gelir gelmez Jack Palachi’yi işaret etti. “çiz bakalım Anadolu’nun haritasını” dedi, Jack çizdi. “Ayıp değil mi?” dedi, ama bize öğretilmemiş. Biz rahmetli babamın kütüphanesine kaldık. Ben girer girmez Hammer’in Osmanlı Tarihi’ni okudum, bir Macar, 30 sene bu kitap üzerinde çalışmış.

Fakülte: Tıp öğretimini nerede aldınız?

Süleyman Dirvana: Alman mektebini bitirdikten sonra aileme üniversiteyi Avrupa’da okuyacağım diye tutturdum. Kıbrıs gitmişti, gelir gelmiyordu, Benim sünnetimde hediye edilen Altın düvit bile satıldı, rahmetli Fazlı Amca’mın hediyesiydi. Dayım Şevket Bey’in yardımıyla beni Almanya’ya gönderdiler. Latince mecburiyet halindeydi, kolaylıkla öğrendim. Sintaksı Türkçe gibidir, harika, hiç artikel yok, Jull Sezar’ın Alman Harbi’ni tercüme ederdim. Hitler geldi o sırada, Latinceyi kaldırdı. Oysa ben çok istifade ettim. Sonra Münih’te tahsilime devam ettim. Birinci sene PSN’i verince geri döndüm. Öğrendim ki, Türkiye’de hükümet hesabına tahsil edilebiliyormuş. Hamburg, Paris, İngiltere’de çalıştım. Esas mektebim Münih’tir, oradan mezun oldum. Ama hükümet hesabına geçerken Van’da kurulacak üniversite için patolojiyi şart koştular. Doğru Ankara’ya gidip Şemsettin Sirel’i buldum. “Ben mezun oldum Münih’ten” dedim, üstelik doktora da yapmıştım. Benim aklım cerrahide, “müsaade ederseniz cerrahi yapayım” dedim. Bana “git Çapa’da Kemal Bey’i gör” dedi, Kemal Atay beni kabul etti, Kara Kemal derlerdi.

Fakülte: İstanbul Tıp Fakültesi günlerinden de söz eder misiniz?

Süleyman Dirvana: Çapa’da parlak bir hayatım oldu. Bülent Sinan, Gürhan Galip, Bülent Tarcan başasistanlarımdı. Bir yıl sonra askere gittim, Gaziemir’e gönderdiler, 6 ay askerlik yaptım nefer elbisesiyle. Nefer elbisesini yakıştıramadım, bronz ay-yıldızla kendime göre elbise yaptım. Yemeğe gittiğim yerde generaller de yemek yerdi, kimse “bu nedir ya?” demedi. Altı ay sonra Gülhane’ye döndüm. Hazırlık kıtasında 6 ay askerlik öğrettiler. Sonra kura çektim, Seddülbahir çıktı. Etrafımdakiler “yandın” dedi, hayatımın en güzel zamanını geçirdim. Orada üç buçuk senem geçti, olimpiyat kampı gibiydi.

Boğazda bir arsa beğenirdim, Kanlıca körfezinin az ilerisinde, ama imar durumu yoktu. Orhan Menteş’e Kandilli’deki yalıdaki hissemi satıp 250 bin liraya, o arsayı 170 bin liraya aldım ve kendim yaptım. O yalının adı Boğaz’ın en güzel yalısı olarak çıktı. Ama oradan Çapa’ya taşınmak güçtü, Çapa’da yatıp kalkmaya başladım. Minnettarım, hocalarım zerre kadar müdahale etmediler, istediğimi yaptım. Allah razı olsun, nur içinde yatsınlar. Berlin’de üst üste konferanslara çağırıldım. Freie Üniversitaet’in hocalarını davet ettim. Biz orada hüsnü kabul gördük, ama bizimkiler kabul etmedi, ben kendi paramla Kandilli’de ağırladım. <<

——————-

‘Hocaların Hocası’ndan iki özel hatıra

‘Deus ex machina’ ortaya çıkınca!

“Ekrem Şerif ve Kazım İsmail birbirleriyle gittikçe şiddetlenen bir dalaşmaya girdiler. Bunun üzerine tahammülüm kalmadı, “Çok sevgili hocalarımız biz işimizi gücümüzü bırakıp geliyoruz, sevgili hocalarımızın birbirlerini yemelerini izliyoruz” dedim. Antik tiyatroda sahnedeki mesele işin içinden çıkılmaz hale gelince ilah deus ex machina, yani makinedan çıkan ilah ortaya çıkarmış. Bu dalaşma devam ederse 1960 ihtilalindeki “deuslar” gibi bir makine çıkar dedim. Kıyamet koptuydu. Şişli’de Osman’ın kliniğine gittim, orada Ekrem Şerif’le karşılaştım. Ekrem Şerif, “deyyus yaptın beni” dedi. Ben “hanımefendiyi bile tanımıyorum” dedim. Sonra da ayrıldık, zaten emekli olduk. Artık gözüm iyi görmüyordu, zamanım da dolmuştu. Ayrıca hoşlanmadığım şeyler oluyordu talebeler arasında, nitekim 12 Eylül oldu.”

(Fakülte’nin notu: Antik Yunan’da doğaçlama tiyatro oynanırmış. Doğaçlama olduğundan dolayı tiyatroda oyuncular arasında herhangi bir anlaşmazlık çıkarsa ve bu çözüme ulaştırılmaz ise, sahnenin yukarısından doğru küçük bir vagon içinde tanrı kıyafetleri giymiş bir başka aktör sahneye iner. Ve bir iki tane erdemden güzellikten bahsederek olayı yatıştırır, alkışını alır ve gidermiş. İşte bu aktörün sahneye indiği makineye ‘deus ex machina’ denir.)

Sodayı neden çok sever?

“Alman mektebindeyken Dr. Stern vardı, Yahudiydi, Hitler iktidara gelince çıkardılar. O da Galatasaray’da hoca oldu, bir taraftan tomruk ticareti yaptı. Kimya dersi verirdi, ama ben dersi dinlemez, daha ziyade pencereden servi ağaçlarına yuva yapmış doğanları seyrederdim. Masa tenisinde şampiyon olmuştum, ağabeyimle finale kalırdım. Kimya hocası Stern ve Herr Bettewich pingponga meraklıydılar ve benden ders almak için yalvarırlardı. Seneler geçti, mezuniyet imtihanı geldi çattı. Kimyadan imtihan olacağız, Dr. Stern’e çıktım, “ne yapacağız?” dedim. “Hiç mi bilmiyorsun?” dedi. “Hiç olmazsa anlat bakalım, soda nasıl yapılır?” deyince “aklımda kalmış, ‘Leblanc/Solvay’ usülleri ile yapılır” dedim. “Tamam” dedi, geçtim. Fakat Almanya’ya gittim tıp tahsili için, bekliyorum ki, “Süleyman Dirvana geliyor, Alman milleti üstüme saldıracak”. PSN dahilinde zooloji, fizik, kimya okutulmakta. Dersi zehirli gazların mucidi Prof. Wieland veriyor, daha ilk derste zehirli gazları koklattı, “koku hiç unutulmayan şeydir” dedi. İmtihanda da “sen hiç Alman’a benzemiyorsun, söyle bakalım soda nasıl yapılır” dedi. Ben de Leblanc/Solvay metoduyla dedim. “Bak gördün mü, bunu nasıl yetiştirmişler, biz burada hımbıl hımbıl oturuyoruz” dedi. İngiliz Kemal vardı arkadaşım, bunu ona anlattım. “buna ‘i… şansı’ derler” dedi. Bunun üzerine ben şükran borcumu ödemek için hep soda içerim. Sonra Stern’e yazdım, Wieland’a mektup mu yazdın?” diye sordum, “tesadüf” dedi.”

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın