ITF Farmakoloji 40 yaşında

Mar 06 2009 Published by under 4. Sayı

İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji 40. yaşını kutladı. Bölümün misyon, vizyon ve hedeflerini ise Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yağız Üresin ile konuştuk…

Fakülte / Yavuz Dizdar: İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji Anabilim Dalı bu yıl kırkıncı yaşına erişti, biz de bu bağlamda sizi kutlamak istiyoruz. Benim kişisel tıp formasyonumun önemli bir bölümü bizim kürsümüzde gerçekleştiğinden, daha yakından tanıma ve üyesi olma şansını yakaladım. İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji Kürsüsü’nü ayrıcalıklı kılan nedir?

Yağız Üresin: Tıp nosyonu içerisinde farmakoloji eğitimi ilaç eğitimi olarak algılanır. Bunun anabilim dalı çerçevesinde bakıldığında bir de araştırma ayağı bulunmaktadır. Ne var ki bizim kürsümüzün farmakoloji algısı açısından değerlendirildiğinde, biz ilacı tedavinin bir parçası olarak görürüz. Bu nedenle bizim ilaç algımız da molekül çerçevesinde değil, insanla olan ilişkisi, yani klinik tedavi çerçevesinde oluşur. Bu aslında Hikmet Hoca’dan beri edinilmiş, tedavi geleneğinden gelen bir ilke. Bizim kürsü olarak klinik araştırmalara olan adaptasyonumuz bu nedenle daha başından beri zaten mevcuttu.

Fakülte / Y.D.: Benim klinik araştırma kavramı konusunda bilgi dağarcığım da doğrusu senin 90’ların başında İsviçre’de uluslar arası endüstrideki klinik farmakoloji deneyiminle başladı. Bugün baktığımızda klinik araştırmaların İstanbul Üniversitesi’ndeki konumunu değerlendirmeni istersek…

Yağız Üresin: Basel’deki deneyim süreci doğrusu önemli bir aşamayı oluşturdu. Ben gitmeden önce de klinik araştırma kavramından elbette haberdardık. Ancak bir konuyu kavram olarak biliyor olmak başka, pratik olarak uygulayabiliyor olmak bambaşka bir şey. Bilgilendirilmiş onam alınmasından, dosyaların hazırlanmasına kadar çok detaylı bir süreç. Her aşamada ileride sorun yaratabilecek detaylar ortaya çıkabiliyor ve bunların daha başlangıç aşamasında doğru biçimde giderilmesi lazım. Malum, ilaç kullanılmaya başlandıktan sonra da beklenmeyen etkiler ortaya çıkabilir. Dosyalara geri dönüp kontrol etmenin olanaklı olması gerekiyor. Üstelik, tıbbın gelişimi açısından baktığımızda klinik araştırmalar artık merkez unsurlardan biri haline geldi.

Fakülte / Y.D.: Batı ülkelerine baktığımızda klinik araştırmalar tıbbın ayrılmaz bir parçası. Peki klinik araştırmalar konusunda İstanbul Üniversitesi’nde bundan sonra izlenmesi gereken süreç ne olmalı?

Yağız Üresin: Yapılabilecek dört, beş şey var. Öncelik sırasına göre söyleyecek olursam, bir kere yeni yönetmeliğe göre şimdiki etik kurullar kaldırılıyor. Sağlık Bakanlığı bölgelere göre etik kurul gereksinimini belirleyecek, biz de buna göre başvuracağız, kişi ya da kurum olarak başvurmak söz konusu olabilir. Yönetmelikte bu açık olmasa da ikinci modele meydan verileceği izlenimini edindik. Dolayısıyla bizim fakülte içindeki etik kurul alt yapısını korumamız gerekiyor. İkinci önemli konu, kendimizi, kendi araştırıcılarımızı sürekli eğitime tabi tutup bunu müfredatlaştırmamız lazım. Buna daha önce uğraşıp birkaç kez yaptık, şu anda bakanlık bu eğitimi veriyor ama gelecekte dışarı vereceğim diyor. Biz dışarıdan gelenlere de eğitim verebilmeli ve bakanlığın akredite ettiği başlıca yerlerden biri olmalıyız. Üçüncüsü geçtiğimiz yıl Fakülte Erasmus koordinatörü olarak daha önceki koordinatörün başlattığı bir süreci ilerletip fakültenin AMC (Amsterdam Medical Center) ile Erasmus anlaşmasının ötesinde bilimsel eğitim – değişim işbirliği anlaşması imzalamasını sağladım. Erasmus kültürel ağırlıklı bir program, Amsterdam’la bilimsel bir protokol imzaladık, asistan değişimi ve uzman değişimini öngörüyor. Yapacağımız şey, Hollandalılar klinik araştırma eğitimi konusunda çok iyiler, onların programına girmek ve onların programını burada da uygulamak. Orada tıp öğrencileri mezun olmadan önce araştırma yapıp yayınlamak zorundalar. Bence en önemlisi bu iş birliğinden yararlanarak öğrenci eğitiminin içine (müfredata) klinik araştırma eğitimini sokmak ve daha tıp fakültesi aşamasında yayın yapmaya başlamalarını sağlamak. İkincisi, işbirliğine uygun organizasyon yapmamız gerekli. İlaç araştırmasında endüstriyle iyi çalışan yerlerden biriyiz, bunu geliştirmek lazım. Ama daha önemlisi bunları koordine edecek bir yapı kurmamız lazım. Ege ve Antalya Tıp’ta bu tür yapılar var.  Bizim İstanbul’da klinik araştırmalarda koordinasyonu sağlamak için oluşturduğumuz İstanbul Klinik Araştrıma İnsiyatifi toplantılarında buraların yetkililerinin görüşlerinden yararlandık. Şimdi Hacettepe’nin rektörü olan Prof. Dr. Uğur Erdener de bunların arasındaydı. Ayrıntılı bilgiye www.klinikarastirma.com’dan ulaşılabilir. Bu tür düzenlemeleri bizde de yapmak mümkün, çalışmaların koordinasyonunu ve iç denetimini kendimiz sağlamalıyız. Hem personel hem de fiziki yer ayrılmalı. Özellikle de finans akışı için uygun düzenlemeler gerekli,  araştırıcının emeğinin karşılığını alabilmesi lazım. Bunu sağlayamazsak, araştırıcılar istekli olmuyor araştırmalar başka merkezlere kayıyor ya da yan yollar aranıyor. İşin iyi tarafı, Sağlık Bakanlığı benzer kaygıları taşıyor ve uygun yasal mali düzenlemeler yapılabilmesi için uğraşıyor. Ama hep ifade ettikleri bizdeki düzenlemeleri YÖK ve Rektörlük tarafından yapılması gerektiği.

Fakülte / Y.D.: Faz I araştırmalar konusunda benim bildiğim bir on yıldır girişimde bulunuyorsun…

Yağız Üresin: Ben de tam oraya gelmek istiyordum, söyleyeceklerimin üçüncüsü buydu. Kendi Ar-Ge organizasyonumuzu yapmamız lazım. Bizim üniversitede yeterince araştırıcı ve hasta var. Avcılar’daki gibi ileri tetkik laboratuarı da var. Oldukça geniş ama dağınık imkanlarımızı araştırmanın üzerine geliştirme de ekleyebilmek için daha iyi bir organizasyona kavuşturmalıyız, bu da yatırım değil zihniyet değişikliği ve buna angaje olmuş bir ekip gerektiriyor. Yapabileceklerimiz arasında erken faz çalışmalar yapabilecek bir tesis de var. 1994’te yurt dışından döndüğümden bu yana uğraşıyorum, şimdiye kadarki farklı yönetimler bir türlü gerekli “elektriği alamadığından”  olsa gerek birkaç uluslararası kuruluşun işbirliği çabaları dahi direkten döndü. Kayseri ve İzmir’deki biyoeşdeğerlik çalışmalarına yönelik merkezler çoktan bakanlıktan onay aldı, bayağı da bir portföy edindiler, “büyük” tıp fakültelerinden hiçbirinde böyle bir yapılanma olamadı. DETAE gibi bir yer olabilir, Kayseri’de var, İzmir’deki mekan daha küçük. Neticede bizim hazırlığımız var, böyle bir yapılanmanın ek maliyeti 50.000 dolar civarında. Dünyada araştırma-geliştirme ile ilgili yeni trend “translational research”, yani çevrimsel araştırma. Laboratuar araştırmasını kliniğe ve topluma aktarıp, araştırmaları erken dönemde hedeflerine yönlendirmek anlamına geliyor. Yurtdışından işbirliği yapmak isteyen organizasyonlar var. İlaç firmaları da bu kavramı iyi bilmiyor, onlara da anlatmak lazım. Erken faz ve bu birleştirilebilir. Neticede;  araştırma yapıyoruz, ama geliştirme yapmamız da çok önemli. Tek tek araştırmaların sürdürülebilirliğinin sağlanması için geliştirmeyle ilgili bir organizasyonumuzun olması lazım. Bunu söyleyince, yeni bir laboratuar kastetmiyorum, organizasyon gerekli. Para değil, “zihniyet ayrılması” gerekiyor. Var olan kaynakların reorganizasyonuyla bile bu yapılabilir. Bir de anlaşılması gereken tüm araştırma altyapısını aynı çatı altında toplamanın gerekmediği; burada uluslararası çalışma ağlarına entegre olmak, onların gereksinimleriyle örtüşmek hedeflenmeli.

Fakülte / Y.D.: Finansal kaynak açısından neler yapabiliriz? Klinik araştırmaların yürütülmesi belli bir kaynağı gerekli kılıyor. Zaten yenilikçi ilaç endüstrisinin temel harcama alanı da klinik araştırmaların organizasyonu değil mi?

Yağız Üresin: “Parayı nereden bulalım?” sorusunun somut ve uygulanabilir yanıtları var. Kendi araştırma fonumuzu daha çok klinik araştırmalara yönlendirebiliriz. Klinik araştırmada bizim asıl ihtiyacımız olan personel. Araştırma fonundan personele ödeme yapılamıyor, sorumlu araştırıcının derdi zaten araştırma gelirini personel tedarikinde kullanmak. İlaç araştırması için uygun düzenlemeleri yaparsak, zaten hasta ve araştırmacı kapasitemiz yüksek, ülkemizdeki ilaç endüstrisi destekli araştırmalardan daha büyük pay alabiliriz. Dahası ilaç endüstrisi yurtdışından daha fazla çalışma almak istiyor, Türkiye’nin  ilaç pazarındaki payı yüzde bir, ama ilaç araştırmasındaki payı sadece binde bir. Türkiye’nin kaynağının en az on kat artırılması gerekiyor.. Organizasyonu geliştirilmesiyle  ilaç firmalarının daha fazla çalışmayı Türkiye’ye kaydırmaları, ve ayrıca ilaç firmalarından bağımsız çalışma-kaynak transferi de söz konusu olabilir. Üçüncü bir kaynağı da  TÜBİTAK fonları oluşturuyor. Özellikle çok büyük bütçeli TARAL-1007 projeleri var. Bunlar kamu kuruluşlarının alıcı olması gereken projeler, Sağlık Bakanlığı ve diğer kurumlarla işbirliği içinde rahatlıkla gerçekleştirilebilir. Ve elbette Avrupa Birliği projelerini de unutmamamız lazım. İlaç endüstrisi kaynaklarını üniversiteye yönlendiren özel bir müktesebat var,  iki senedir buna kafa patlatıyorum.. Orta vadede, iyi bir hazırlık ve uluslararası işbirliğiyle içinde yer alabiliriz.

Fakülte / Y.D.: Eğitimde giderek klinik ağırlıklı bir modeli benimsedik, vaka temelli yaklaşım olasılıkla daha kalıcı bilgi anlamına geliyor. Eğitimin geliştirilmesi için yapabileceğimiz neler var?

Yağız Üresin: ‘Probleme Dayalı Eğitim’i ilk uygulayanlardan biri olduk zamanında. Ama yurtdışından veya diğer daha genç üniversitelerden hazır paket program almaya çalışmak yersiz. Bizim üniversitenin müfredatı özünde fakültenin ve öğrencinin özelliklerine göre şekillenmiş, yıllar içinde biçimlenmiş, hibrid olarak tanımlanabilecek bir müfredat. Yurtdışındaki fakülteler ile öğrenci değişimi yaparken de bazı zorluklarla karşılaşmamıza rağmen özgün bir program. Müfredattaki değişiklikler çok iyi planlanmalı hazır hop diye değişimleri adapte etmek yerine, fakültenin ve öğrencinin koşullarını iyi bilen yetenekli, akıllı eğitimciler bu işlere daha çok özendirilmeli. Anlatılan ders sayısının, öğrencinin fikirlerinin saygınlık, takdir, performans gibi bir karşılığının olması lazım ki kapasiteli öğretim üyeleri tıp eğitimine yoğunlaşsın. Ağırlık ve içerik bakımından tıp ile karşılaştırılamayacak bölümlerin icadı iletişim, beceri gibi terminolojileri fakültede zorlamak yerine içeriğe katkıda bulunmak çok önemli. 9 Eylül gibi, Marmara gibi küçük tıp fakültelerinin ‘iskandinavsı’ model denemelerini kermes usulü bize adapte etmeye çalışmak yersiz. Üstelik bakıyorsunuz bununla uğraşanlar çoğunlukla öğrenciyle teması az olan şahıslar. Son tahlilde farkı yaratan kişilerdir. Ben senede 80 ders anlatıyorum yaklaşık ve normalinin de bu olduğunu düşünüyorum. Keza üniversitede ders anlatanın o konuda çalışmalar yapan önder, rol modeli olacak biri olması gerekir, orta öğretim misali kendisi de konuyu kitaptan çalışırsa olmaz. Öğrencilerin bilgiye ulaşma yollarında teknolojinin imkanları kullanılmalı. Web tabanlı eğitim yöntemlerine de uyum sağlamalıyız. Ders videolarının internette yayınlanması, ders konularının simülasyonları hep yapılabilecek şeyler arasında. E-learning konusunda Valilikle Avrupa Birliği projesi oluşturma çabamız var.

Fakülte / Y.D.: Teşekkür ediyor ve 40. yaşınızı yeniden kutluyoruz.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın