Novartis Sürdürülebilir Kalkınma Vakfı Başkanı Prof. Dr. Klaus Leisinger

Eki 15 2010 Published by under 8. Sayı


"Şirketler dünyanın gerçeklerine uygun çözümler üretmeden itibar kazanamaz"

Daha iyi eğitim şansı yakalamış olan kesimlerin toplumun geneli için taşıdığı  sorumluluk diğer vatandaşların çok üzerinde olmalı. Özellikle de akademisyenler, akademisyenlerin görevi öğrencilere ders anlatmakla bitmiyor, öğrencileri ve toplum için rol-model oluşturmak zorundalar. Toplumun iyi eğitim şansını yakalamış olan bireyleri,  bunu elde edemeyenlerle aralarında oluşan farkı gidermeye çalışmalılar.

Türkiye Halkla İlişkiler Derneği (TÜHİD) Konferansları’nın ikincisinin konuğu, toplumsal sorumluluk alanında dünya çapında çok sayıda projeyi hayata geçirmiş olan ve Birleşmiş Milletler Eski Genel Sekreteri Kofi Annan’ın baş danışmanlığını yürüten Novartis Sürdürülebilir Kalkınma Vakfı Başkanı Prof. Dr. Klaus Leisinger’di. Leisinger’le konferans öncesinde kısa bir söyleşi yapmak olanağı bulduk. Leisinger’e sadece uzmanlık alanı olan “kurumsal sorumluluk” konusunda değil, bireysel sorumluluklar konusunda da sorular yönelttik.

Söze Leisinger’in çok doğru bir saptaması ile başlayalım: “Şirketler dünyanın gerçeklerine uygun çözümler üretmeden itibar kazanamaz”. Dünya nüfusunun en zengin yüzde 20’sinin toplam gelirin yüzde 85’ini aldığı, en fakir yüzde 20’sinin ise yüzde 1,4 ile yetindiği bir ortamda bir şirketin gerçeklik algısı ister istemez değişmeli. Günümüzde 2 buçuk milyar insan günde 2 doların altında gelirle yaşıyor. Bunun sonucu olarak dünyada ortalama yaşam süresi giderek uzarken, Sahra Altı Afrika’da bu süre 45 yaşın altında seyrediyor. Leisinger, dünyada her yıl 500 binden fazla kadının doğum esnasında yaşamını yitirdiğini ve yılda 10 milyondan fazla çocuğun önlenebilir ya da tedavi edilebilir hastalıklardan dolayı öldüğünü vurguluyor. Dolayısıyla şirketlerin, öncelikle her alanda olduğu gibi toplumsal sorumluluk alanında da yasal zorunluluklarını yerine getirmelerinin, ama zamanla bunun ötesine geçerek faaliyet gösterdikleri alanda katma değer yaratmalarının ve sürdürülebilir kalkınma projeleri üreterek, bunlara liderlik etmelerinin önem kazandığını hatırlatıyor. Kurumsal itibarın ön koşulu da işte bu yaklaşım.

Leisinger sürdürülebilir kalkınma konusundaki görüşleri Birleşmiş Milletler Evrensel Sözleşmesi ile aslında birebir örtüşüyor; “İş dünyası insan haklarını desteklemeli ve saygı duymalıdır. İnsan hakları, ihlal ve suiistimal edilmemelidir. Özellikle işte ayrımcılık, insan haklarına aykırıdır ve bu insanların yetenekleri ile verimlilikleri açısından olumsuz sonuçlar doğurur ve kurumların başarısına engel olur”. Öte yandan şirketlerin farklı coğrafyalardaki hizmetlerinin, o bölgeye uygun olarak yapılandırılmasını ve fiyatlandırılmasını öneriyor. Dolayısıyla Afrika’ya götürülen hizmetlerde kıstas Avrupa olmamalı, benzer şekilde, Afrika’ya sunulan bir ilacın fiyatlandırılmasında sadece kazanç değil, o bölgenin şartları dikkate alınmalı. Leisinger’in bu yaklaşımı Novartis Sürdürülebilir Kalkınma Vakfı’nın Afrika ve Hint Yarımadasında sağlık alanında yürüttüğü ve yıllık 10 milyar İsviçre Frangı bütçesi bulunan dokuz büyük toplumsal sorumluluk projesinin kuramsal ifadesi.

Bu yaklaşım aslında “sürdürülebilirliğin” de anahtarı. Şirketlerin ve hatta devletlerin sadece kâr zemininde büyümeleri, toplumsal sorumluluk çalışmalarına ancak belli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra, o da halkla “ilişkiler faaliyeti” olsun diye yönelmeleri özellikle iki nedenden ötürü sürdürülebilir değil. Birincisi toplumsal algı sadece kâr amacı güden bir şirketi kolaylıkla saptayabiliyor. Milyarlarca dolar kâr açıklayan şirketlerin toplumsal sorunlara ilgisiz kalmaları kriz dönemlerinde kırılmalara yol açıyor. İkincisi, şirketlerin (ve elbette devletlerin) tek başarı kriterinin kâr olması, mevcut ayrımların derinleşmesi anlamına da geliyor. Bugün yaş beklentisinin 45’in üzerine çıkmadığı Afrika başka gezegendeki ve asla işimiz olmayacak bir kıta değil. Afrika’nın giderek fakirleşmesi, sağlık koşullarının giderek bozulması demek, dünyanın ekonomik olarak gelişmiş kesimlerinin de aynı sıkıntıyı dolaylı olarak yaşayacağı anlamına geliyor (bunun bir göstergesi belki göç, ama daha önemli sonuçlardan biri ayrımcılık ve eşitsizlik zemininde filizlenen terör). Şöyle diyor Leisinger: “Kurumlar herhangi bir konuda kriz olasılıklarını en aza indirmeli, yasal, finansal ve itibara dayalı riskleri olabildiğince ortadan kaldırmalı, çalışanlarını memnun etmeli, daha iyi çalışanlar, daha önemli müşteriler ve doğru yatırımcılar için kurumun çekiciliğini artırmalı, topluma faydalı ve özerk bir yapıya sahip olmalıdır.”

Leisinger’e yönelttiğimiz bir soru da sürdürülebilir kalkınma konusundaki bireysel sorumluluklarımızdı. Bu soruyu özellikle “iyi eğitimli akademisyen kesimi” dikkate alarak yönelttik; bir toplumda bütün bireylerin sorumlukları eşit mi, yoksa daha iyi eğitim şansını yakalamış kesimin üzerine düşenler farklı mı? Leisinger şirket ölçeğindeki sorumluluk anlayışının elbette bireysel ölçekte de benzer olduğunu vurguladı. “Daha iyi eğitim şansı yakalamış olan kesimlerin toplumun geneli için taşıdığı sorumluluk diğer vatandaşların çok üzerinde olmalı. Özellikle de akademisyenler, akademisyenlerin görevi öğrencilere ders anlatmakla bitmiyor, öğrencileri ve toplum için rol-model oluşturmak zorundalar. Toplumun iyi eğitim şansını yakalamış olan bireyleri, bunu elde edemeyenlerle aralarında oluşan farkı gidermeye çalışmalılar”.

Peki nereden başlayacağız? Bu noktada Leisinger, kurumların toplumla aralarında tam bir uyum sağlaması gerektiğini vurguluyor ve Gandhi’nin “Dünyanın değişmesini istiyorsan, değişim sen ol” sözünü hatırlatıyor. “Geride bıraktığımız 50 yıl insan tarihinin en büyük başarı öyküsüdür”, ancak beri yanda insan nüfusun dört milyardan altı milyara çıktığını da hatırlarsak, içinde bulunduğumuz çağın en önemli başarı kriteri “sürdürülebilirlik” olacak.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın