Röportaj; Farmakolojinin duayeni Prof. Dr. Hikmet Koyuncuoğlu

Oca 06 2011 Published by under 9. Sayı

"Altı buçukta yola çıkar, yedi buçukta kürsüde olur,durumu kolaçan ederdim"

İstanbul Üniversitesi’nde farmakoloji nasıl kuruldu? Kurucu duayen Prof. Dr. Hikmet Koyuncuoğlu ile işte o sıra dışı geçmişi konuştuk…

Fakülte: Kimdir Hikmet Koyuncuoğlu?

Hikmet Koyuncuoğlu: Samsun’da 12 Ocak 1932’de doğdum. Okumayı okul öncesi dönemde öğrenmiştim. Rahmetli annem okula götürdü, dosyamız da hazırdı ama, beş buçuk yaşında diye almadılar. Bahriye hanım diye bir hanım “neden bu çocuk okuma yazması olduğu halde okula gitmedi?” diye sordu. Onlar da “yaşı küçük” dediler, ama daha sonra ikna oldular. Bana “Öğleden sonra beş kuruş al, hazırladığın evrakı Cumhuriyet İlkokulu’na götür” dediler. Karneyi almaya bir hafta vardı. Ben onlara eklendim.

Ortaokulu Samsun Okulu’nda okudum. Okulu bitirince rahmetli babam ‘tıp fakültesi’ dedi, Ankara’ya da İstanbul’a da kayıt yaptırdım ve İstanbul’a geldim. O zaman Beyazıt’taydı. Lakin ben okula falan gitmezdim, sınavda hocayı görüp, “a bu adam demek buymuş” dediğim çok oldu. Sınava on beş gün kala kitapları açardım. Karadeniz Kahvesi vardı meydanda, orada oturur bol bol kumar oynardım, her çeşidini oynardık. Rahmetli babam önce 300 lira gönderirdi, sonra altı yüze çıkardı, her maça giderdim, kumardan aldığım parayı da oraya eklerdim. Sonra Taksim tarafına gidip iki film izler, yine kahveye dönerdim. 1950’de fakülteye girdim, Anatomi’de hocalardan Sami Zan vardı, Zeki Zeren kürsü başkanıydı. O zamanlar daha Cerrahpaşa ayrılmamıştı.

Fakülte: Farmakolojiyi seçmenizdeki ana neden nedir?

Hikmet Koyuncuoğlu: Tıbbı bitirdikten sonra en iyi çalıştığım derse, yani dahiliyeye girdim, Reşat Garan’ın asistanı oldum. Önce “hayır ben cerrah olacağım” dedim, “iki gün müddet” dedi. Döndüğümde “geldiniz mi?” diye sordu, sonra kaydettirdi. O zamanlar kadro yoktu, öylesine alıyorlardı. O gün dördü kuramamıştık, imtihandaydık, “pekiyi aldım” dedim, inanmadılar, ama tedavi kliniğine asistan oldum. Üç klinik vardı iç hastalıklarında, farmakoloji de buna bağlıydı. Asistanlığın iki buçukuncu yılında İtalya’ya gittim, üstelik gittiğimde İtalyanca bilmiyordum. Lisan bilmeden gittiğim için Reşat Garan çok kızmıştı, ama geldiğimde İtalyanca konuşuyordum. İkincisinde de bir yıllığına Cenova’ya gittim. Burs kazanmıştım. İtalya’da doğrudan klinik farmakoloji yapmaya başladık. Orada hiç kimse maaşlı değildir, araştırmalar yapıp tıpta yükselmek için alt yapı oluştururlar. Kocaman klinikte 3-5 kişi kadroludur. İtalya’yı çok sevdim. Ondan sonra ihtisas sınavını verdim, yine klinikte devam ettim.

Fakülte: Klinik farmakoloji ile tanışmanız nasıl oldu?

Hikmet Koyuncuoğlu: Gültekin Sunam diye bir arkadaşımız vardı, o “ihtiyacımız var” dedi ve Alaattin Akçasu’ya yönlendirdi. O da görür görmez “gel bana yardım et” dedi, sene 1964’tü. Esma Nur adında bir arkadaşımız vardı, Alaattin’in çevirilerini yapıyordu. Ama ben çalışmalarımı bağımsız yürüttüğümden, kızdığı bir anında “bu gidişle benim noktalarımı da koyacak” demiş. Alaattin’e bir türlü imkan tanımadıklarından o zamanlar farmakoloji ayrı kürsü olamamıştı. Derken Cihat Abaoğlu bana teklif etti. İç hastalıkları o zaman göğüs hastalıkları binasındaydı. Kimse ehemmiyet vermediğinden o tarafı da aldım ve herkes beni ‘klinik farmakolog’ olarak tanıdı. Altı ay kadar eylemsiz doçent oldum. Sonradan söylediler, beni kürsünün başına koyarken “biz şimdilik birisini koyalım, yurtdışından iki hoca getireceğiz” diye düşünmüşler. Ancak olağanüstü bir çabayla hakim olunca vazgeçtiler. Meğer bütün dertleri sınav yapıp yapamayacağım imiş. İlk sınavı çok korkuyla izlemişler. Tedavi kliniğinden kurtarınca farmakoloji bana kaldı.

Fakülte: Farmakoloji o zaman Çapa’da mıydı?

Hikmet Koyuncuğlu: Farmakoloji ilk olarak Hukuk Fakültesi’nin arkasındaydı. Kadavranın olduğu yerde bağımsız iki katlı bir binadaydık. Hatta hiç sekreter yoktu, İzzettin Doğan’ın karısı Berrin Doğan’ın akrabası ilk sekreter olarak başladı. Aşağıdan bir sandalye bulup, koyup oturdum, hiçbir şey yoktu. İlk Lütfiye (Eroğlu) geldi, sonra Sevgi geldi. bir ay sonra sekreter değişti. Daha sonra Aydoğan geldi. Lütfiye ilk başlayan araştırma görevlisiydi, ardından Ece geldi. Halil Sağduyu Eskişehir’de dispanserde doktor olarak çalışıyordu. Ben oraya derse gidiyordum. Ayrıca Kurtuluş Töreci’nin sınıf arkadaşıymış. O da aynı yere Özden Anğ ile ders vermeye gidiyorlarmış. Halil Sağduyu’ya gelmesini teklif ettik. Mehmet (Güngör) de veterinerdi, herkes ihtisas dallarına girmek istiyordu. Tıp fakültesinden gelen yoktu, zira herkes klinik bilimlere girmek istiyordu. Teklif ettik ve seve seve geldiler.

Sabahları Kadıköy’e yürürdüm, oradan vapura binerdim. Altı buçukta yola çıkar, yedi buçukta kürsüde olur, durumu kolaçan ederdim. “Bana oradaki saatler için para veriyorlar, ben de karşılığını vermek zorundayım” derdim. Çocuk hasta olsa bile, eşime “duruma göre gerekirse getirirsin” derdim.

Fakülte: Farmakoloji eşinizle tanışmanızda sanırız vesile oldu…

Hikmet Koyuncuoğlu: Beyazıt’ta biz alt kattaydık, onlar üst kattaydı, orada tanıştık. 1965 yılında evlendik. Henüz doçentliğe hazırlanıyordu. Jüri küçük, ben de orada ders veriyorum. Tennur ha bire saati işaret edip duruyor. Derken tam dakikasında tak diye bitirdim “aslında akşama kadar da anlatırdım, ama saati geldi bitirdim” dedi.

1974’de İngiltere’ye gittik. Altı ay İngiltere’de kaldık, Can oradan döndükten sonra doğdu. 1980’de Götingen’e gittik. Eşim hemen öncesinde doçentlik tezini verdi ve istifa etti, üstelik tez konusu doktorun sorumluluğuydu. On iki Eylül 1980’de ihtilal oldu ve uçağımız iptal edildi, bir hafta beklemek zorunda kaldık. Götingen’de Max Planck Enstitüsü’ne gittik. Ece ve Nazlı o sırada Götingen’deydi, burslu gelmiş doktora yapıyordu. Orada önce onların çalışma alanında, yani deneysel farmakolojide çalıştım. El maharetimi tıp öğrencilerine seyrettiriyorlardı. Almanya’dan döndükten sonra bazı aletleri getirmek istedim, aletleri bağışladılar. Güngör Ertem dekandı, lakin o “bazı prosedürleri zorlamak gerekir, bundan vazgeçelim” deyince bir süre ciddi canım sıkıldı. Almanya’dayken Kemal Berkman da oradaydı, o da çalışmalara refakat etti.

Fakülte: Bizim bildiğimiz kadarıyla siz nöro-farmakoloji konusunda bir duayendiniz. Özel çalışma alanınız ise morfin bağımlılığıydı. Psikiyatriden Bilgin Saydam’la morfin bağımlılığının tedavisi konusunda klinik çalışma yaptığınızı da hatırlıyoruz. Neydi sizi nöro-farmakolojiye yönlendiren unsur?

Hikmet Koyuncuoğlu: Bir gün Akyan’la (Canberk) konuşurken “ben beyin üzerinde çalışmaya karar verdim” dedim, o da “oha, bunca zamandan sonra buna nasıl döneceksiniz?” dedi. Ama ben yeni alana geçmek konusunda ısrarlı oldum ve sinir bilime geçtim. Aykan kürsüye girip dahiliyeden tez yapmaya devam etti. İşte o zamanlar Bilgin’le bağımlılık tedavisi yapmaya başladık. Ama daha sonra, onlar herhalde kendi klinik işlerinin yoğunluğu nedeniyle bıraktılar.

Fakülte: Tıp eğitimiyle ilgili bugün dikkatini çeken unsurlar nelerdir?

Hikmet Koyuncuoğlu: Bizim dönemimizde farmakoloji doğrudan dahiliye içinde anlatılıyordu, nasıl yapalım diye sormazlardı, dekanlıktan tepeden ayarlamalar olurdu. Türkiye’de hiç kimseye fikir verilmesi, alınması söz konusu değildir, sormazlar. Eğer kuvvetliysen sen alır bunu yaparsın. Başka türlü olmaz. Bu şekilde de çok başlanmış çalışmalara iyi bir son verilemeden kalır, yarıda bırakılır.

Fakülte: Bizim bildiğimiz kadarıyla en çok yabancı yayın sizden çıkardı…

Hikmet Koyuncuoğlu: Ben zamanımın çoğunu yurtdışı yayında harcıyordum. Profesörlük için yurtdışı yayın esas alınıyordu, hep yurt dışı yayın sayısına bakılıyordu. “Yabancı yayın sayısı dizini” dediler, sonrasında ben de kendi yayın sayıma bakmaya başladım. Sonra görüldü ki en çok yurtdışı yayını bana ait. Bu sayıların TÜBİTAK’a seçilmek için kriter olduğunu söylüyorlardı, ama daha sonra bir noktada kimse bunları araştırmaz oldu.

Eczacı alıyorsun, tıptan adam arıyorsun, bir sürü adam geliyorlar, ama kullanmak için geliyorlar. Al şunu yap dediğin zaman “olmadı” deyip bırakıyorlar. Bir keresinde para geldi, baktım çekinik davranıyorlar, bense iki büyük alet alınması konusunda ısrarcı oldum. O zamankiler “araştırma yapalım” dediğimizde “ufak bir şey yapalım” derlerdi. Yurtdışında yayın yapmak olamayacak bir şeydi. Hiçbir zaman istediğim gibi çalışamadım. Başka türlüsü olmaz ki, sağ bacağını uzatmış, sol bacağınla da iş yapmaya çalışıyorsun.

Artık tıp nosyonu yok, o nedenle içeriden bilenler bu işi yapmalı. Ben iç hastalıkları uzmanıydım, iyi de bir uzmandım. Reşat Garan’ın kuvvetli asistanı olarak yetiştim. Sonradan “farmakologsun, gel sen bunun başına geç” dediler. Hepsi unutuldu, geldik buraya kadar. Bizim ilk başladığımız zamanda klinik farmakoloji yine çok üstteydi. Farmakoloji klinik bir branştır, Reşat Garan’ın ilaç ile ilgili algısı da klinik farmakolojiye yönelikti. Ötekilerden bu nedenle sıyrılıyordu, orası başka bir yerdi, iç hastalıkları diye adlandırılan bir klinik gibi değildi.

Fakülte: Bugün baktığımızda doktorların algısı “özel”e ayrışmak yönünde, daha çok profesör olup muayenehane açmak istiyorlar. Sizin “özel” deneyiminiz oldu mu?

Hikmet Koyuncuoğlu: İtalya’dan dönünce Sahir Erman falan “İtalya sıvanı verdin ev geçindireceksin” dediler. Benim maaşım 900, Tennur’un 600 lira idi. O parayla geçinebiliyorduk. Bir ara Laleli Kliniği’nde hasta bakmaya kalktım, bana “hastalar tedavi oluyor, tetkik metkik de istemiyorsun, bize para kazandırmıyorsun” diye çıkışılınca bıraktım. 1970’li yılların başıydı. Gece üç kere hastayı kontrol ediyordum, bunun üzerine hasta iyileşip çıkıyordu. Altı ay zar zor devam etti. Mesela şekerli hataya su vermezler, bunun üzerine artık orada hasta bakmamaya başladım, oysa hasta bakmak 24 saattir.

Fakülte: Röportaj ve bize olan katkılarınızdan ötürü teşekkür ederiz. <<

Tennur Koyuncuoğlu, eşi ve kediler…

>> Hikmet stresten kurtulmak için gelir rakısını alır uyurdu. Arabayla nasıl geldiğini hala anlamam, ama çocukları karşılar, akşam kahvaltılarını hazırlardı. Bunun üzerine çocukları karşılasın diye bir köpek aldık. Gelir gelmez halıya tuvaletini yaptı, bizimle 14 yıl kaldı. Bu mahallede Hikmet’i tıp fakültesiyle ilgili olarak hiç kimse tanımaz, daha çok köpeğe nasıl yön verdiğiyle tanınır.  Apartmanın bahçesinde yirmi kedi besliyoruz, hep aynı saatte, hep aynı miktar. Bir defasında kavgaya kadar gitti, kedileri nasıl öldürelim diye yönetim kurulu toplandı. Ancak neyse ki vazgeçtiler, artık herkes duruma yavaş yavaş biraz daha fazla anlayışla bakıyor.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın