Sağlığa çok para harcıyoruz, peki neden daha sağlıklı değiliz?

Kas 06 2008 Published by under 3. Sayı

İşleyişteki yetersizliğin ceremesini hastalar ve sağlık hizmetini veren çalışanlar çekiyor. Örneğin devlet ve üniversite hastanelerinde bir süreden beri uygulanmakta olan “telefonla randevu” sistemi de hastaların randevu sorunlarını çözmek yerine kendi başına bir sorun halini alıyor.

Sağlığa Erişim Derneği (SERDE) tarafından düzenlenen “Yeni Milli Gelir Serisi ve Sağlık Harcamaları” panelinde, sağlık sistemimizdeki aksayan yönleri mercek altına alındı ve yeni gelir seviyesine göre rakamlar güncellendi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Hakan Yılmaz yeni veriler doğrultusunda sağlık harcamalarının durumuna değindi. Daha sonra Doğan Sağlık Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Gündüz Tezmen’in yönettiği panelde ise, Özel Hastane ve Sağlık Kuruluşları Derneği Başkanı Yaşar Yıldırım ve Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği’nden Çetin Değer’in katılımıyla sağlık sisteminin sorunları tartışıldı.

Kurumlar GSK anlaşmalarını peş peşe iptal ediyor

Toplantıda varılan genel sonuç kuşkusuz sağlık sistemimizin genel görünüm itibarıyla iyi bir noktada olmadığıydı. Bu durumun aslında iki önemli gerekçesi bulunmakta, birincisi sağlığa ayrılan para yetersiz ve giderek daha yetersiz hale geliyor. Ama en az bunun kadar önemli ikinci nokta ise, Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere, merkezi otoritenin özellikle özel sağlık kuruluşları üzerinde baskıya varan bir denetim sistemini başlatmış olması; zira hizmeti tanımlayan, hizmeti fiyatlandıran, neye ne kadar ödeneceğini saptayan, üstelik bütün bunları denetleyen tek bir otorite olarak bulunmakta.

Başta özel hastaneler olmak üzere, sağlık kuruluşlarının önemli bir bölümü Genel Sağlık Kurumu (GSK) ile olan sözleşmelerini feshediyorlar. Acıbadem International Hospital Yönetim Kurulu Başkanı Yaşar Yıldırımın maliyet ve fiyatlandırma konusunda şu örneği veriyor: “Bugün için devletin özel hastanelerdeki idrar tahliline verdiği ücret 1 YTL’dir. International Hospital yakınlarından geçen bir vatandaş “sıkışsa”, karnesiyle gidip International Hospital’da idrar tahlili yaptıracağım diye başvursa, ihtiyacını ücretsiz olarak giderir, üstüne bir de idrar tahlili alır”. Bu durumda GSK’nın bu ücretlendirme sisteminin sürdürülebilirliği tartışması ister istemez açıklık kazanıyor. Devletin hizmet alımına gittiği kamu ve üniversite hastanelerinde de durum farklı değil. Üstelik buralarda devlet hastane döner sermaye alacaklarını, “üzerine bir çizgi çekerek” silebiliyor.

Yakın zaman içerisinde Diyabet Cemiyeti de GSK ile olan anlaşmasını feshetmek yoluna gitti. Özel büyük hastaneler anlaşmalarını zaten çoktan sonlandırdılar. Bu sonlandırma kararları kuşkusuz özel hastanelerin ya da dernek/vakıf sağlık kuruluşlarının sigortalı hastalara sağlık hizmeti vermemek direncinden kaynaklanmıyor. GSK’nın verdiği ücretlerle bu hizmetin sürdürülmesi mümkün olmadığı gibi, işin içerisine bir de hastalarla yaşanan tartışmalar giriyor. Üniversite hastanesine başvuran bir hastaya devletin ödemeyi vaat ettiği ücret “hepsi dahil” 65 YTL düzeyinde. Bu rakamla muayene ücreti, akciğer grafisi, kan tahlilleri temel işlemlerin hepsinin karşılanması talep ediliyor. Söz konusu işlemlerde sadece muayenenin ücret bedeli düşürülebilir, akciğer grafisi için film gerekir, kan tahlillerinin tanı kitleri ücreti mukabili dışarıdan alınır. Dahası bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans (MR) gibi incelemelerin bedelleri de benzer fiyatlandırma politikalarıyla saptanıyor

“Telefonla randevu” sistemine ulaşılması mümkün değil

İşleyişteki yetersizliğin ceremesini hastalar ve sağlık hizmetini veren çalışanlar çekiyor. Örneğin devlet ve üniversite hastanelerinde bir süreden beri uygulanmakta olan “telefonla randevu” sistemi de hastaların randevu sorunlarını çözmek yerine kendi başına bir sorun halini alıyor. İlk defa geçtiğimiz yıllarda SSK hastaneleri tarafından kullanılmaya başlanan bu sistemde hastaneden randevu almaya çalışan vatandaş telefon ediyor, daha sonra telefondan verilen komutları kullanarak sistem tarafından bir güne yerleştiriliyor. Ancak mesele işlerliğe geldiğinde, telefonla randevu sisteminin işlemediği görülüyor. Peki neden? Birincisi, vatandaş telefonla randevu alırken kendisiyle ilgilenmekte olan doktoru (asistanı) seçmesi şansı yok, randevu aldığı gün hangi doktor görevliyse sorununu onunla çözmek durumunda. İkincisi, sistem durumu daha acil ya da tetkik vb. nedenlerle önceliği olması gerekenlere karşı bu seçiciliği gösteremiyor. Ve üçüncüsü, yani esas sorun telefonla randevu sistemine ulaşılabilmesi mümkün değil. Zaten iletilen sorunların hemen hepsi bu noktadan kaynaklanıyor. Telefonlar açılırsa yakın tarihe olan randevuların bütününün kullanılmış olduğu anlaşılıyor. Vatandaşlar arasında telefona erişmek için saati gecenin bir yarısına kurup deneyenler mi arasınız, sabah erken kalkıp şansını zorlayanlar mı sorarsınız, randevu sistemine erişim mümkün olmuyor.

Peki “özel” randevular neden sekreterlerce cevaplanıyor?

Telefonlu randevu sisteminin neden bu kadar yoğun (daha doğrusu kilitlenmiş) olduğunu açıklayacak bir gerekçe hasta yakınları tarafından ifade edildi: “eczaneler sisteme daha erken ulaşıp bütün randevuları dolduruyor. Böylelikle kendilerinden ilaç alan hastalara ek bir olanak (seçicilik, jest) sunuyor. Ya da otomatik sisteme başka yollardan erişen kişiler, sistemin olanaklarından şahsi çıkar sağlamak yolunu seçiyorlar”. Kuşkusuz bu açıklamalar spekülatif, ancak bizim ülkemizde olan biten dikkate alındığında “olur mu olur” demekten de kendimizi alamıyoruz.

Şimdi gelelim bir sistemin bütününün eleştirisine. Hastaneye işi düşen hasta ve hasta yakınları bir kere fazlasıyla endişeli, sıkıntılı insanlardır, bu nedenle telefonu otomatik cevaplama sistemine kaydedilmiş bir sesin değil, gerçek bir insanın açmasını beklemektedirler. Dahası hastaneler banka değildir ki, “falanca iş için 2’yi, filanca iş için 3’ü” tuşlayınız şeklinde banka sistemlerini kullanmayı sevenlerin sayısı bile çok azdır. Hele hele “şu anda bütün hatlarımız meşgul, siz beklemede üçüncü sıradasınız” gibi uyarılar ya da çok ileri tarihe verilen randevular hastaların sağlıklarını riske sokmaktadır. İkinci önemli nokta, hastaların sağlığı açısından tek bir doktor tarafından tedavi ve takip altında olmalarının en doğru yaklaşım olduğudur. Doktorların birbirlerine hasta devretmeleri, iş gücü zaten çok yoğun olan devlet ve üniversite hastanelerinde yeterli ayrıntıyı kapsayamamaktadır. Bu nedenle hastanın her randevuda (alabilse bile) başka doktor tarafından değerlendirilmesi doğru bir yaklaşım değildir, tedavi hatalarına bile yol açabilir.

Personel sayısının giderek azaldığı, hasta sayısının ise bunun en az iki katı hızla çoğaldığı kamu hastanelerinde “telefonla randevu” sistemi mevcut sorunu çözmemekte, olsa olsa ortaya çıkmasını geciktirir. Öte yandan telefondan alınamayan randevunun karşılığı “özel randevu” alınmasıdır. Peki özel randevular da aynı otomatik sisteme mi bağlıdır, yoksa telefonu “özel randevu sekreterleri” mi açar? Bir bilen lütfen bize de bilgi aktarsın.

Akıldan uzaklaşmış sağlık sistemi kendi “içerisine kollabe oluyor”

Dünya verilerine bakıldığında, sağlık harcamaları reel olarak birçok ülkede artmakta olduğu görülüyor. Örneğin OECD ülkelerinde 1990’lı yıllarda gayrı safi milli hasılaya olan oran yüzde 7’ler düzeyinde iken, 2005 yılında yüzde 9,4’e ulaşıyor. Nitekim, OECD ülkelerinde yıllık bazda sağlık harcamaları 2000-2005 arasında yıllarda hızlanmış ve kişi başına reel olarak sağlık harcamalarındaki artış ortalama yüzde 4,5 düzeyinde gerçekleşiyor. Buna karşılık Türkiye’de ise OECD verilerine göre kişi başına sağlık harcamalarındaki reel artış ortalama yüzde 9,1 oranında. Bu rakamlara bakıldığında, şu saptamaya gitmek kaçınılmaz görünüyor; sağlık harcamaları bütün ülkelerde artmaktadır, ancak Türkiye’de daha fazla artmaktadır. Peki neden?

Bu sorunun yanıtını vermek elbette parayı nereye harcadığımızı saptamak açısından önemlidir. Ancak sağlık sektörünün içinde olan ortalama biri, bu harcamanın karşılığını alamadığımızı da çok iyi biliyor, daha çok harcıyoruz, ama daha sağlıklı değiliz. İşte esas yanıtını vermemiz gereken soru bu saptama temelinde beliriyor. Bizim bu soruya verecek tek bir yanıtımız yok. Ancak olası pay sahibi bir dizi yanıtı kolaylıkla sıralayabiliriz: (1) Tıp fakültelerinde eskisi kadar iyi eğitim verilememesi, sağlık harcamalarının karşılıksız olarak şişmesine neden oluyor. (2) Yapılan harcamalarda “maliyet-fayda” analizlerini yeterince iyi yapamıyoruz. (3) Koruyucu hekimlik çalışmalarına (başta aşılama olmak üzere) verdiğimiz önem giderek azalıyor, bu durum ileride maliyet baskısını artıracak en önemli unsur. Ve (4) kaçınılamaz olarak nüfus yaşlanıyor, yaşlanan nüfusun sağlık harcamaları artıyor. Bu sayılan bir dizi gerekçeden hangilerine nasıl müdahale edileceği aslında son derece açık. Derinliksiz popülist politikalardan vazgeçilmediği sürece “iyileşme” mümkün değil.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın