Singapur Türkiye için kalkınma modeli olur mu?

Kas 17 2008 Published by under 3. Sayı

Singapur bu kadar küçük bir ada devleti olmasına karşılık çok stratejik bir konuma sahip. Güneydoğu Asya ülkeleri arasındaki konumu onu ulaşım, ticaret ve kültür merkezi yapıyor.

Asya’nın en önemli finans, yatırım ve ticaret merkezlerinden olan Singapur, bu özelliğini araştırma-geliştirme  (Ar-Ge) alanına da genişletiyor. Singapur, Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği’nin girişimiyle gerçekleştirilen bir toplantılar dizisi ile yakından incelendi. Bu etkinliğin temel amacı yabancı yatırımın bir ülkede yaratabileceği değişiklikleri yerinde görmekti.

Önce kısıtlı bilgi sahibi olanlar için demografik verileri açıklayalım. Singapur toplam yüzölçümü 697,1 kilometrekare olan küçük bir adalar devleti. Yüzölçümü kabaca 40 kilometreye 20 kilometrelik bir alandan da küçük, başka bir deyişle İstanbul’un sadece bir semti kadar. Toplam 4.5 milyon nüfus bulunmakta, etnik dağılım açısından ise karma bir ülke. En büyük bölüm Çinlilerden oluşuyor, nüfusun yüzde 76.2 Çinli, bunu yüzde 13.2 ile Malaylar ve yüzde 8.3 ile Hintliler takip ediyor. Dolayısıyla nüfusun önemli bir bölümü Budistlerden oluşuyor.

Singapur bu kadar küçük bir ada devleti olmasına karşılık çok stratejik bir konuma sahip. Güneydoğu Asya ülkeleri arasındaki konumu onu ulaşım, ticaret ve kültür merkezi yapıyor. Dört buçuk milyon kişinin yaşadığı bir yerde üç yüzün üzerinde çok büyük alışveriş merkezi var, bu kadar yoğun perakende ticaret hacmi tahmin edebileceğiniz gibi yerel nüfus tarafından karşılanmıyor. Japonlardan Araplara kadar yılda tam 25 milyon turist ülkeyi ziyaret ediyor. Singapur Güneydoğu Asya’ya uçan havayolları için de önemli bir bağlantı noktası, yılda 9 milyon kişi Singapur’u aktarma noktası olarak kullanıyor. Ülkenin limanları ticari gemilerin uğrak noktası, bir ticari gemiyi üç dakika içinde boşaltacak ya da yükleyecek işlem becerisine sahipler.

“Ada koşullarına rağmen” yaratılan mucize

Bu küçük ada İngiliz valisi Sir Stanford Ruffles tarafından 1819’da keşfedilmiş, bulunduğu yıllardaki yegane nüfus yüz civarında balıkçı imiş. Adanın bölge coğrafyasındaki öneminin anlaşılmasının ardından bir İngiliz kolonisine dönüştürülmüş ve bölgenin ticari yaşamının yükselen yıldızı olmuş. İngilizlerin yönlendirmesi altında “Çinliler kahya, Malaylar ise işçi” rolünü üstlenmişler. İkinci Dünya Savaşı’ndaki üç yıllık Japon işgali dışında adanın istikrarlı büyümesi sürmüş. 1965’ten sonra ise bağımsızlığını ilan etmiş. O zamandan bu zaman cumhuriyetle ve tek parti iktidarıyla yönetilmekte. Dünyanın başka ülkeleri için dezavantaj olabilecek bu yönetim biçimi, Singapur için istikrar ve planlı büyümenin itkisi olmuş. Coğrafi konumlarını çokuluslu şirketlere sundukları olanaklar sayesinde üretim ve ticaret merkezine dönüşerek ekonomik olarak da pekiştirmişler. Yegane sorun olan toprak eksiğini ülkeyi gökdelenlerle göğe çıkararak çözmüşler. Su kaynaklarının kısıtlı olmasına karşılık Malezya’dan boru hatlarıyla atık su alıyorlar, arıtıp kullanıyorlar, hatta kendi ihtiyaç fazlasını kullanma suyu olarak geri satıyorlar. Şehir son derece planlı büyüyor, bina değil bölge bölge bina kompleksleri topyekûn inşa ediliyor. Toprak eksiklerini denizi doldurarak çözüyorlar. Bölgenin en büyük limanına sahip olmalarına karşılık yeni limanların yapımı sürüyor. Ülkenin bütününü kuşatan metro ağına sahipler.

Bütün bu gelişmenin kuşkusuz mantıklı açıklamaları var. Hükümet ticaret için gerekli ortamı kurmuş, şeffaf bir düzenleme sunmuş ve yüksek güvenilirlik sağlamış, bu düzenin sürdürülmesi için de çok büyük çaba gösteriyor. Mali avantajlar endüstrinin sürdürülebilirliğini destekliyor. Bölgeye yatırım yapacakları vergi veya diğer ekonomik avantajlarla değil, nitelikli işgücü yetiştirilmesi gibi diğer unsurlarla da destekliyorlar. Bölgede yatırım yapmış olan şirketler uzun vadede genel politikalarda bir değişiklik yapılmayacağını biliyor. Zira dünyaya üretim yapabilmek için ülkenin genel istikrarının da korunması gerekiyor, örneğin enerjinin kesintisiz sağlanacağını bilmek önemli. Öte yandan görüşmelerimiz sırasında “Singapur’a neden yatırım yaptınız?” sorusuna verilen değişmez yanıt “fikri mülkiyet haklarının korunması konusunda gösterilen duyarlılık” oldu. Fikri mülkiyet hakları o kadar önemli ki, daha ucuz maliyetli üretim yerleri yerine buranın seçilmesinin kesin gerekçesini oluşturuyor. Sadece ilaç konusunda değil, profesyonellerin eğitiminde bile fikri mülkiyet haklarının korunmasının ne kadar önemli olduğu vurgulanıyor.

Singapur kısacası bugün için Asya’nın en önemli üretim ve ticaret merkezlerinden biri. Ne var ki bunca zenginliğe rağmen gözlerini katma değerin en yüksek olduğu alan, Ar-Ge faaliyetlerine çevirmişler. Bu amaçla ciddi bir planlamaya gitmişler. Örneğin önümüzdeki 5 yıl içerisinde Ar-Ge’ye toplam 14 milyar dolar tutarında bir bütçe ayrılmış, kamu araştırmalarına ayrılan bu fon “A*Star” adı verilen biyomedikal araştırma grubu tarafından yönlendirilmekte. “Biopolis” bir tıbbi araştırmalar üssü olarak planlanmış, Ar-Ge çalışmaları buraya yönlendirilmekte. Kök hücre alanında çalışmalar yapılmakta. Genom Enstitüsü genetik araştırmalara odaklanmakta, Moleküler Biyoloji ve Hücre Biyolojisi Enstitüsü ise gereken iş gücünü yaratmakta ve bilimsel araştırmalar yapmakta. Bu yapılanmanın standart dışında kalan ilginç bir özelliği var, tıp ve biyoloji alanındaki kurumların hemen hemen bütünü Ticaret Bakanlığı’nın altında faaliyet göstermekteler. Bu kuruluşların bazılarının esas görevi ticarete dönüştürülebilir bilimsel çıktı üretmek ve bölgeye gelen uluslararası şirketlere pazarlama açısından destek vermek. Singapur kısacası bu özellikleri ile Fakülte’nin ikinci sayısında incelediğimiz İrlanda modelinin Asya versiyonunu oluşturuyor.

Uluslararası endüstriyi Singapur’a çeken nedenler

Araştırma ve geliştirme, bir endüstrinin gelişimindeki itici etken. Ar-Ge olmaksızın çalışılan alanı daha ileri taşımak mümkün olmamakta. Hatta ilaç endüstrisini bir kenara bırakalım, hepimizin daha aşina olduğu otomotiv ve cep telefonu alanlarını örnekleyelim. Zaman zaman “daha nasıl ileri gidecek” diye düşünsek de bir otomobilin park sensörleri, kontakt kapatılınca hemen sönmeyen farları, kapı çekilince kademeli kararan iç ışıkları, hatta navigasyon sistemi bizi şaşırtmayı sürdürmekte. Cep telefonları ise giderek bilgisayarlaşmakta, kamera olmanın yanında, televizyon ve naklen yayın cihazı görevini de üstlenmekte. Bu basit örnekler Ar-Ge’nin sınırı olmadığını vurgulamakta. Ar-Ge’nin sınırı yok ama, geliştirilen yeni bir fikrin, ürünün mülkiyet hakkı bulunmakta. Bu ayrıcalık ona kafa patlatıp geliştirenin haklarını korumak, daha iyisini yapmak konusunda itici güç sağlamak açısından çok önemli. Aksi takdirde sizin milyonlarca dolar harcama yaparak geliştirdiğiniz bir ürünün piyasada hemen kopyalarının çıkması, sizin üstünlüğünüzün çalınması da mümkün.

İşte Singapur ya da İrlanda olsun, yatırımın cazibe noktası olan bu ülkelerin ortak özelliği fikri mülkiyet haklarını korumaları, kopyacılığa, taklitçiliğe hoşgörü göstermemeleri. Bu Ar-Ge temeline dayalı büyük firmaların kendilerini güvende hissetmelerini kolaylaştırıyor ve yatırımı teşvik ediyor. Bizim ülkemiz açısından değerlendirildiğinde ise fikri mülkiyet bir lüks olarak algılanıyor, mesele daima daha ucuz olanın kabul görmesi olduğundan, fikri mülkiyet çoğu kez devlet tarafından bile göz ardı ediliyor. Ne patent koruma süreci ne de veri korumacılığı kale alınıyor, kopya ürünler de asıllarından kısa bir süre sonra piyasada yer buluyor.

Endüstriyi Singapur’a çeken ikinci önemli unsur ise, burada yatırım yapmak isteyen firmalara sunulan olanaklar. Yatırım yapmak isteyenlere yer kolaylığı ve vergi avantajları sunuluyor. Öncelikle bilinçli olarak altyapı olanakları hazırlanıyor, yatırım yapıp fabrika kurmak isteyen firmalar her bir şeyle ayrı ayrı uğraşmak zorunda kalmıyorlar. Altyapı, vergi ve tahsis imkanlarıyla destekleniyor. Yatırım yapmak isteyen firma da milyar dolarlık tesisleri kurmakta fazla zorlanmıyor. Singapur olsun, İrlanda olsun aynı yöntemi izliyor, yatırımı doğrudan teşvik eden ve yönlendiren kanuni düzenlemeleri var. Üstelik yatırımla ilgili bütün düzenlemeler tamamen şeffaf ortamda gerçekleştiriliyor. Zaman zaman karşılaşılabilecek önemli sorunlar daha ortaya çıkmadan gideriliyor. Türkiye en büyük sıkıntıyı bu konuda yaşıyor. Bizde sorunu çözmek değil, yaratmak üzerine kurulu bir bürokratik mekanizma var, şeffaflık söz konusu değil.

Yatırımı teşvik eden üçüncü unsur ise coğrafi konum ve işgücü. İrlanda okyanusun ortasındaki konumu, Singapur ise Güneydoğu Asya’ya olan hakimiyeti nedeniyle avantajlı konumdalar. He iki ülkenin de nüfusu dört milyon civarında olmakla birlikte ortak dil konumuna gelen İngilizce açısından herhangi bir kısıtlılıkları yok. Nüfuslarının büyük bir bölümü iyi eğitimli, dolayısıyla insan kaynakları açısından da sorun yaşamıyorlar. Türkiye’ye baktığımızda coğrafi konum aslında reddedilemez bir avantaj sunuyor. Genç nüfus, kalifiye eğitime sahip olmasa bile, rakiplerinden çok daha yetenekli. Dil sorunu da belli bir noktaya kadar çözülebilir görülüyor. Dolayısıyla diğer iki unsurda olan eksiklerimiz konum ve insan kaynakları açısından dengeleniyor.

Peki neden Türkiye bu iki küçük ülke kadar yatırım alamıyor? Sorunun cevabı aslında yukarıdaki satırlarda verilmekte. Türkiye fikri mülkiyet hakları, veri koruması, şeffaflık ve yatırım teşvikleri açısından iyi bir karne sergilemiyor. Bürokratik mekanizma zaman zaman aşılamayacak kadar ağırlaşıyor. Ticari sicilimiz pürüzsüz değil, şeffaflık olmadığından “işini bilen memurların” sayısı da hayli fazla. Bu nedenle Türkiye’nin aldığı yabancı yatırım prosedür gerektiren operasyonel alanlarda değil, daha ziyade inşaat alanında ortaya çıkıyor. Son yıllarda yapılan özelleştirmelerin önemli bölümü arazi satışı, arazisi olan kuruluş satışı ve bunlara yapılan inşaat yatırımlarıyla ilişkili. Bizim aldığımız yabancı sermaye sürekli istihdam sağlayacak sanayi yatırımlarına değil, kısa süreli işgücü gerektiren inşaat faaliyetlerine yöneliyor. Zira mal ortaya çıkınca aşılması gereken başka prosedür yok, satış ve buna bağlı nakit para dönüşü bekleniyor. Bu nedenle yatırım açısından sahip olduğumuz doğal cazibemizi, kanunlarla desteklemek ve bunu istikrarla desteklemek zorundayız.

Asgari gerekliliklerin sağlanması durumunda bizim alacağımız yatırım da bir başka büyük başarı öyküsünün başlangıcı olacak.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın