Tam Gün Yasası üniversite hastanelerine ciddi zarar verecek

Oca 05 2011 Published by under 9. Sayı

Dr. Yavuz Dizdar

Üniversitelere biçilen “doğan görünümlü şahin” modeli

Mesele tıbbi bilgi ve beceriye gelince ister Da Vinci robotik cerrahi sistemi kurun, ister

nokta atışlı ışın tedavisi cihazları yerleştirin, isterseniz akıllı bina teknolojisi de dahil her  türlü teknik olanakla donatın ve yerlerini granitle kaplayın, ciddi sağlık sorununu  çözmeniz mümkün değil. Sorunun içinden çıkamayacaklarını anladıklarında hastayı “sen en iyisi Çapa’ya git” deyip kapının önüne koyarlar.

Tam Gün Yasası bildiğiniz gibi amacının tamamen dışına taşmış olarak çıktı. Yasa kamu ile bağlantılı (üniversite ve devlet) bütün hekimlerin tam gün çalışmalarını ve muayenehane açamamalarını hedeflerken, çıktığı biçimi “tam gün çalışma ve mesai saati sonrası muayenehaneye gidebilme” şeklinde gerçekleşti. Sağlık Bakanı yönetimi altında olan devlet hastaneleri için bunu uygulatmayacağını açıkça ifade etti. Ne var ki Türkiye’nin “kritik” sağlık yükünü kaldıran üniversite hastanelerinde durum çok farklı olacak. Otuz bir Ocak 2011 tarihi itibarıyla üniversite hastanelerinde “özel muayene” olarak adlandırılan uygulama da sonlandırılacak. Doktorlar döner sermayeye para kazandırıp pay alamayacakları gibi, üniversite hastanelerinin “dönmelerini” sağlayan döner sermaye gelirleri ortadan kalkacak. Bu durumda üniversite hocalarının en iyi, en başarılı kesimi görevini tamamen bırakacak ve özel hastanelere geçecek. Çalıştığı alanda kendine sağlam bir yer edinmiş doktor sayısı aslında çok az, hastaların o doktoru seçme gerekçesi başkalarından aldıkları tavsiyelerden çok “esas çalıştığı yerin üniversite olması”.

Sağlık alanında sosyal eşitsizlik derinleşecektir!

Bu güvenin esas nedeni üniversitelerin öğretim üyelerini belirlerken özerk ve titiz olmaları. Anabilim dalları yeni doçent ve profesör adaylarını bilgi ve becerilerine göre seçiyor. Buna karşılık devlet hastanelerinde bu olasılık azalıyor, çünkü devlet hastanelerinde kadro sahibi olurken ya da atanırken siyasi otoritenin de etkisi bulunmakta. Aynı sebeple devlet hastanelerinin doktor kadroları çok fazla değişkenlik göstermekte. Ancak mesele tıbbi bilgi ve beceriye gelince ister Da Vinci robotik cerrahi sistemi kurun, ister nokta atışlı ışın tedavisi cihazları yerleştirin, isterseniz akıllı bina teknolojisi de dahil her türlü teknik olanakla donatın ve yerlerini granitle kaplayın, ciddi sağlık sorununu çözmeniz mümkün değil. Yine aynı nedenle, orta büyüklükteki özel hastaneler olası geri ödeme kapsamındaki bütün tetkikleri isterler, SGK’nın verdiği limite dek yataklı hizmet sunarlar (yani parayı kazanırlar), ama asla ciddi sağlık problemlerine bulaşmazlar. Sorunun içinden çıkamayacaklarını anladıklarında hastayı “sen en iyisi Çapa’ya git” deyip kapının önüne koyarlar. Daha büyük ve köklü özel hastaneler genellikle çok daha iyi bir doktor profiline sahiptir, ancak buraları da çok pahalı olduğundan Türkiye’nin olsa olsa en zengin yüzde 1’ine hizmet verebilir.

Varılacak nokta üniversite hastanelerinin tasfiyesidir!

Şimdi gelelim hastaların ve üniversitelerin içerisine düşeceği derin sıkıntının açıklamasına:

1. Profesörlerin çoğu muayenehane açsalar bile pratik anlamda saat 17.00’den sonra dışarıya gidip dışarıda çalışamazlar, çalışsalar bile yeterince kazanamazlar. Bu durumda aslında önlerine konan seçenek pasif kalmaları, daha ötesi emekli olmaları ve kadro boşaltmalarıdır.

2. Tam Gün yasasının 31 Ocak’ta uygulamaya girmesiyle birlikte üniversitelerin döner sermayeleri ortadan kalkacaktır. Çünkü üniversite hastanesinde döner sermayeyi oluşturan gelirler özel muayenelerin gelirlerinin üçte ikisinin üniversite bütçesine aktarılmasıyla oluşmaktadır. Sözleşmeli pek çok yardımcı personelin maaşları da buradan ödenmektedir. Bu durumda zaten zayıf olan hizmet kalitesi dibe vuracaktır.

3. Ancak hepsinden önemlisi geliri kısıtlı vatandaşın işinin erbabı öğretim üyesine doğrudan erişimi ciddi bir biçimde engellenecektir. Üniversiteden özel muayene alınması olanağı bile artık olmayacaktır. Bu doktorların geçeceği büyük özel hastaneler orta halli vatandaşın karşılayamayacağı kadar pahalıdır. İşte bu daha da derinleştirilmiş bir sosyal eşitsizliktir.

4. Ancak hepsinden daha vahimi, üniversite hastanelerinin ekonomik durumu sürdürülebilir olmadığından Sağlık Bakanlığı ile protokol imzalamaya zorlanacaklardır.

Tam Gün ile üniversitelere biçilen: “Doğan görünümlü şahin” modeli

İşte bu durum tıp fakülteleri ve üniversite hastanelerinin “tasfiyesi” anlamına gelir.

Sorunun ilk örneği Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yaşandı. Hastane işletmesinin kârlı olmaması bahane edilerek, tıp fakültesi hastanesi Pendik’te Sağlık Bakanlığı’na bağlı çalışan bir binaya taşındı, ama işletme artık Sağlık Bakanlığı’nın elinde, yani bir nevi “doğan görünümlü şahin” modeli.

Üniversite hastanelerinin “zarar ettikleri” kavramına gelince, bu durum cidden bir kara mizahtır. Sağlık hizmeti alıcısının hemen bütününün devlet (SGK) olduğu ülkemizde kamu sağlık kurumlarının “kâr beklentisi” içerisinde çalışmaları mantıkla bağdaşmaz. Çünkü bu durumda bir kamu sağlık işletmesinin kârlı olması, devlete ek maliyet çıkarttığı anlamına gelir. Karlılık sadece özel sağlık işletmeleri için geçerli bir parametredir. Örnekle açıklamaya çalışalım, üniversite hastanelerinde faturalar hazırlanır ve SGK’ya gönderilir. SGK bunları kılı kırk yararak inceler. Bu inceleme örneklemeye göre yapılır ve bulunan hatalı faturalar genele yansıtılarak ödemeden düşülür. Diyelim ki memur dalgınlıkla bir yerine iki eldiven yazdı, bu bir eldiven fazlası bütün faturalara aksettirilerek geri gönderilir. SGK bu alanda çalışanlarına buldukları hata başına pirim vermektedir. Bu durumda üniversite hastanelerinin SGK’dan alacakları para hiçbir zaman belli sınırı aşamaz. Üstüne üstlük sağlıkta “torba (global) bütçe” uygulaması vardır, yani alacak/verecek hesapları aslında bir “müsameredir”.

Üniversite Hastaneleri Birliği’nin uyarısı: Komplike vakalar sahipsiz kalacak

Durumu değerlendirmek ve çözüm üretmek amacıyla İstanbul Üniversitesi’nin önderliğinde Üniversite Hastaneleri Birliği (ÜHB) kuruldu ve bugüne dek beş toplantı düzenlendi. İlki 18-19 Nisan 2009’da düzenlenen toplantıların altıncısı 26-27 Kasım 2010’da Anadolu Üniversitesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Bu çalışmaların sonucunda üniversite hastaneleri satın alma ağı kurulması, hukuk, sağlık sigortacılığı ve geri ödeme konuları tartışıldı. Ve İstanbul Üniversitesi Rektörü Yunus Söylet tarafından “son söz olarak”  31 Ağustos 2009’da Ali Babacan Başkanlığı’ndaki ÜHB Hazine Toplantısı’nda “…Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik şartlara ve gereklere saygı duyuyoruz, Ancak, açıklanan bu kararlarla, üniversite hastaneleri mali yönden ortalama yüzde 14 ile 18 oranında geri gidecektir. Yüzde 2’lik Hazine kesintisi düşüldüğünde bu oran yine de en az yüzde 12 olacaktır, Tam Gün Yasa Tasarısı’nda öngörülen yüzde 800 oranındaki tazminatlar verilemeyecek, dolayısıyla tam gün uygulamasına geçiş değil kaçış olacaktır. Şimdiden muhtemel tehlikeli sonuçlar olarak; yurtdışına giden hasta sayısında artış ile ciddi ve komplike vakalar yerine kolay ve rutin vakaların tedavisine ağırlık verileceğini belirtmek isterim” denildi. Tam Gün Yasası’nın üniversite hastanelerini ve vatandaşı sokacağı durumun özeti de işte budur.

Tam Gün uygulaması sağlık hakkındaki eşitliği ortadan kaldırır!

Üniversite hastanelerinin kâr elde etmelerinin tek yolu ücretli hasta kabulüdür. Örnek İstanbul Üniversitesi ise, bu kuruma bağlı çalışan üç fakülte ve iki enstitünün sadece yıllık poliklinik sayıları 2.5 milyon düzeyindedir ve bu rakama “konsültasyonla görüş alınan danışma hastaları” da dahil ederseniz 3 milyona yaklaşır. Bu hastanelerde gerçekleştirilen girişimlerin çoğu A ve B sınıfı özellikli operasyonlardır. Ancak mecbur kalıp gireniniz bilecektir, Çapa’nın altyapısı “ekonomik durumu iyi, hizmet ortamı beklentisi yüksek” (Nişantaşı piyasası) hastalara hitap etmez. Bu hastalar yine Çapa’nın doktorlarına, ama özel hastane koşullarında tedavi olurlar. Nitekim 2002-2009 arasında kamu sağlık harcamalarında üniversite hastanelerinin payı 3, Sağlık Bakanlığı hastanelerinin payı 5, özel kuruluşların payı ise 12 kat artmıştır. O halde çözüm bu hastanelerin koşullarının “bulundukları yerde” modernize edilmesidir. Çapa ve Cerrahpaşa’nın bulundukları yerde yeniden inşa edilmeleri için Rektör Yunus Söylet gereken projeleri hazırlatmış, ama “nedense” henüz yanıt alamamıştır.

Bezmialem Valide’nin ruhu sızlamasın; “garibanı biz alırız!”

Bezmialem Sultan, ruhu şad olsun,  II. Mahmut’un Kadını (eşi), Abdülmecid’in annesiydi. Doğumu bilinmez, İstanbul’da 1853’te vefat etti. Abdülmecid tahta geçince 1839’da valide (anne) sultan oldu. Oğluna çok düşkündü her anne gibi, elbette işlerine karışırdı, ama ona yol göstermeye çalışırdı. İnce ruhlu bir kadındı Bezmialem Valide Sultan. Bununla da yetinmedi, bir ana yüreği taşırdı ya, fakirlere oldum olası yardım etti. Yoksullar yetiştirdi gani gani, İstanbulluların sevgi ve saygısı her daim yanında idi. Adına vakfettiği hastane Vakıf Gureba (garipler vakfı) olarak bilinirdi. Çapa’nın aşağısında, Vatan Caddesi’ne komşu, Aşağı Gureba da derlerdi ona. Yukarısı malum Çapa, Millet caddesinde bulunur, onun eski adı da, çok değil altmış yıl önce Yukarı Gureba olarak duyulur. Dolmabahçe camii, mektebi ve çeşmesi de Bezmialem Valide Sultan’ın gerçekleştirmesini sağladığı eserleridir. Kızların okuyabileceği ilk okul “Darülfünun” parlak meşalesidir.

Çaldığı maya tuttu, Vakıf Gureba hep garipler evi oldu. Aşağı ve Yukarı Gureba, bu ülkenin hep yüz akı olarak durdular. Siirt’ten de gelirlerdi onlara, Kars bile çok yakındı. Hastalar şefkat bulur, mutfakta pişen neyse odur, aç, açık kalmazlardı. Çünkü ta Fatih Sultan Mehmet’in Darüşşifasından kalma gelenekti o esas koşul: “Din ve ırk ayrımı yapılmaksızın herkes ücretsiz tedavi edile!” Anlaşılan vakfetmişti Bezmialem Valide varlığını, büyük büyük kayın babasının her dem tutulmuş vasiyetine.

Kanser hastalarına da kapımız sonuna kadar açık

Zaman geçti, vakfedilmiş gelenek hiç değişmedi. Aşağı Gureba Bezmialemin, yukarı Gureba Fatih’in vakfiyeleri. Biz onları Vakıf Gureba ve İstanbul Tıp Fakültesi “Çapa” olarak tanıdık. Sevinci ve kederi hep o kapılarda paylaştık. Nazi zulmünden kaçıp gelen Prof. Erich Frank’ın adı bile, şimdi çürümekte olan Vakıf Gureba anfisinin kapısında yazılıydı.  Derslerin bir kısmını orada görmüştük. Babalarımız da buradan geçmişti, belki yaslanmışlardır diye duvarlarına ellerimizi sürmüştük. Zaten biz Bezmialem Valide’mize de sadıktık, fakiri, gurebayı kapıdan asla kovmamıştık.

Heyhat, derken bir gün her şey değişti. Dediler ki Bezmialem Vakıf Gureba Hastanesi de artık üniversite olmaya duracakmış. Başına idare etsin diye heyet atanacakmış. Özel bir üniversiteymiş bu, çok modern yapılacak. Lakin eski tertip hastalar artık bundan yararlanmayacak. Kanserlilere demişler ki, “alın size dosyalarınızın fotokopisi, gidin istediğiniz yerde tedavi olun. Burası artık Bezmialem Üniversitesi, siz kendinize başka doktorlar bulun”. Asistanlara da demişler ki, “artık burada ihtisas yok, biz yenilerini bulacağız. İşte size 80 il, siz gitmezseniz biz atarız, ihtisas mı yapıyorsunuz, tezlerinizi de bohçanıza katarız”. Bilirim, doktorların bir kısmı gitti Okmeydanı’na, bazılarına Anadolu yolları gözüktü. Vakfın durduğu mekan, parlak tek taş yüzüktü.

Peki ama Oktay Ekşi neden istifa etti?

Kanser hastalarını yeminimiz gereği biz alacağız, hastaneler yetmezse dernekte derleyip saracağız (*). Çünkü Bezmialem Sultan Anamız böyle istemiş, besbelli içine doğmuş, temiz kalpliymiş, bilmiş. Ruhu şad olsun, destek Çapa’dan gelir. Mehmet’ten Mustafa’ya, aynı Ata’nın evlatları, “aklı hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmanın şiarı, fısıldayıverirler kulaklara: “garibanı biz alırız!”.

Aşağı Gureba artık bir vakıf üniversitesi, şehrin ortasında kocaman arazisi, çok modern bir hastane olacak. Herhalde Vatan’dan iki kapı açarlar, birinden zenginler girer, diğerinden “çok önemlisi”, canım bize söz düşmez, mütevelli heyeti bilir elbette en iyisini.

Peki ama ben hala anlamadım, Oktay Ekşi neden istifa etti? <<

(*) İstanbul Kanser Hastaları ve Yakınları Dayanışma Derneği 2009 yılında 19 hasta ve yakınının katılımıyla kuruldu, amblemi Beyazıt Kulesi’dir.

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın