Türkan Saylan ile ülkemizde üniversite eğitimini ve İstanbul Üniversitesi’ni konuştuk

May 04 2009 Published by under 5. Sayı

Türkan Saylan meslek algısı, çabaları ve kişiliğiyle pek çoğumuzun yaşam amacının kusursuz örneğidir. Onunla üniversite eğitimi konusunda 18 Mart 2009 tarihinde hasta yatağında gerçekleştirdiğimiz kısa söyleşiyi aynen sunuyoruz.

 Fakülte: Sizce üniversite ne demektir?

Türkan Saylan: Türkiye elbette gelişmekte olan bir ülke, bu nedenle üniversiteleri çok önemli. Üniversitelerin Türkiye’de topluma katkıları insan yetiştirmeleri ve kaynaklarını geliştirmeleri başlıca görevleri. Kendi içinde bulundukları topluma göre insan yetiştirme ve ülkeyi geliştirme programlarının temel sahipleriler. Orta öğretimi bitirmiş gençleri yeteneklerine ve becerilerine göre yönlendirmeleri gerekiyor. Hem ülke hem de dünya için yararlı bireyler yetiştirmeleri birini bu insanları yetiştirecek elemanları yetiştirmeleri ve üçüncüsü ihtisas dallarına göre bilgi ve becerilerinden ülkeyi yararlı kılmaları ve uzun evreli gelecek planlaması yaparak hem kendilerinin hem de ülkelerinin gelişimini planlayarak siyasal yol gösterecek kurumlar olmalılar.

 Fakülte: Devletin üniversite eğitimindeki rolü ne olmalı?

Türkan Saylan: Siyasal otorite onlara görev verecek ve ‘gel bana yap-organize et’ diyecek. ‘Ben sana gereken para ve gücü sağlayacağım’. Siyasal otoritenin bunları kendisinin yapacağını öngörmek tamamen yanlış bir düşünce ve hiçbir zamanda olmamıştır. Türkiye’nin son derece yetenekli uzmanları var, bu insanları dünya kapıyor, alıyor rektör, dekan yapıyor. Biz onlara oturacak yer vermeden ülkeden kaçırmaya bakıyoruz. Çünkü altyapı yok ve bunu yapmak bizim için çok önemli değil. Yeniliklere açık değiliz, gerek üniversite gerekse devlet olarak yeniliklere açık değiliz. Tutuculuğumuzla övünüyoruz.

 Fakülte: Üniversitelerin genel bir şablon çerçevesinde değil, bölgesel ve özel gereksinimlere göre planlanması gerektiğini mi savunuyorsunuz?

Türkan Saylan: Türkiye çok farklı bir ülke gerek coğrafi yapısı gerek stratejik durumu gerekse insan kaynaklarının kökeni nedeniyle son derece engin. Üniversitelerin il il açılmış olasından aslında çok büyük rahatsızlık duymuyorum. Ancak üniversitelere gereken fonksiyonu verebilirlerse… Hakkari’ye kurulan üniversite Hakkari çocuklarını öncelikle okutmalı, onların yeteneklerini ve bilgi birikimlerini ölçüp, eksikliklerini tamamlayıp yönlendirmeli. Ona göre sanayi ile bağlantısı kurmalı, yoksa sanayi geliştirmeli. Üniversiteler paraya bulaşmaz vb düşüncelerin modası geçti. Yasal durumları ayarlanabilir ve parça başı iş yapabilirler.

Üniversitelerin bazıları ihtisas üniversiteleri olabilir, dünyada çok örneği var ve buraları sadece öğretim üyesi yetiştirir. Yüksek lisans ve doktora verecek şekilde öğretim üyesi yetiştirir. bunların yetiştiricilerinin de yetiştirilmesi lazım, bu kolay bir iş değil iyi bir planlama ile ancak gerçekleşir. Belki de yurtdışındaki çok değerli Türk öğretim üyelerini zaman zaman paraya kıyarak buraya getirebilirler. Oradaki pozisyonlarını bozmadan, daha sonra burada yetişenleri oraya göndermek suretiyle son derece başarılı bir proje gerçekleşebilir.

Bir ‘chapter’ daha açalım. Üniversitelerin temel görevlerinden birisi de öğrencilere ve öğretim üyelerine bir yabancı dili kazandırması, dünya çapında tartışma yapacak düzeyde yabancı dil eğitimini gerçekleştirmesi gerekir. Bunun şovenlikle aşırı milliyetçilikle ilgisi yoktur. Dünyaya uyum sağlamak için en büyük eksiğimiz yabancı dildir. Ne siyasilerimiz ne de bürokratlarımı ve çoğunlukla da öğretim üyelerimiz ya yabancı dil bilmezler ya da bildiklerini ifade edemezler. Böylece yurtdışındaki her türlü değerlendirmede ikinci sınıf damgasını yerler. Kuşkusuz bu eğitimin orta eğitimde tamamlanması gerekir ama bu da asla ve asla gerçekleşmemektedir. Üniversitelerde okutulanlar çoğunlukla gençlere ‘bu size çok lazım değil’ deyip heveslerini kırmaktadırlar. Bence Toeffle geçmeyen hiçbir öğrenci mezun olmamalıdır.

Bir başka konu, yine belki özel bir üniversite olabilir, öğretmen yetiştirir. Öğretmen yetiştirme daha önce eğitim enstitülerindeydi ve bunlar özellikle kırsal alana gerçek öğretmenleri yetiştiriyordu. O günkü koşullara göre dört dörtlük bir eğitim veriyordu. Özellikle her öğrencinin iyi bir diksiyonu olması için çalışıyordu. Diksiyonu bozuk olanları hemen öğretmenliğe almıyorlardı. Her öğretmen adayını herhangi bir saz aleti çalması şarttı. Bir öğretmenin öğrencileriyle iletişim kurabilmesi için sanatın ve müziğin ne kadar önemli olduğunu o zamanın öğretiminde kavramışız. Tiyatro ve spor bir öğretmenin yetiştirilmesinin ayrılmaz parçasıydı. Öğretmeler stajlarını yatılı bölge okullarında uzak köylerde yapabiliyordu. Ne zaman ki öğretmen eğitimi Anadolu’yu hiç tanımayan profesör ve doçentlere bırakıldı, öğretmen eğitiminin temel öğeleri yok edildi. Öğretmenlik eğitimi üniversitelere bağlandıktan sonra bu oldu. Kızılay Hemşire Okulu vardı ve süperdi. Ben her ile Kızılay hemşire okulu yapılmasını isterdim. Yüksek hemşireliği çıkardılar, bunlar belki de hemşirelik eğitimini gerçekleştirecek hemşireler yetiştirirdi. Ama onlarda teoriye önem veren ve kendisini ispatlama çabası içine giren bir sistemin içine düştüler. Sağlıkta ekip ruhu önemlidir. Bu söylenir ama eylemde ne yazık ki değerlendirilmez.

 Fakülte: Üniversite ve meslek okulu arasındaki ilişkinin farklılaşması gerektiğini vurguluyorsunuz…

Türkan Saylan: İyi eğitim görmüş bir öğretmen görürseniz onu eğiten hocaların eski eğitim enstitülü ve köy enstitülü olduğunu hemen fark edersiniz. Eğitici yetiştirmenin özellikle kişilerin yeteneklerine ve başarılarına tabi olması çok yanlış bir şeydir. Her eğiticinin bu ortak özelliklere sahip olması gereklidir. Örneğin yatılı okullarda görev alacak öğretmenlerin çok daha farklı bir eğitime gereksinimi vardır. Bütün bunlar mezuniyet ve atama arasındaki hizmet içi eğitimle tamamlanabilir, bunu da üniversiteler yapmak durumundadır.

Öğretmen yetiştiren bir üniversite zaman içerisinde, bir süreklilik içinde öğretmenlere hizmet içi eğitimle yenilikleri anlatabilmelidir. Benim düşünceme göre milli eğitim sadece bürokratik işleri yapan bir sistem olmalı ve sürekli üniversitelerin olanaklarından yararlanmalıdır. Hep söylediğim bir söz vardır. Disiplin olarak, kuma olarak görmeyin, üniversiteler toplumsal gelişime doğrudan katkısı olması gereken kurumlardır. Kuşkusuz bu en üst düzeyde akademik gelişmeleri ve yayınları engellemez.

 Fakülte: Öğrenci ve öğretim üyesi ilişkisinin günümüzde değişmekte olduğunu görüyoruz. Sizce üniversitelerin işlevi meslek eğitimiyle mi kısıtlı olmalıdır?

Türkan Saylan: Uzun süre YÖK’te çalıştığım için birçok deneyimim oldu. Özellikle yüksek lisans ve doktora tezlerinde danışmanlar var. Onlara hiçbir sorumluluk yüklenmeden her türlü sorumluluk adaya yükleniyor ve hatası varsa doğrudan o adaya çıkarılıyor. Oysa burada danışman öğretim üyeleri var ve bu çok önemli biliyorsunuz. Üniversitede bize 5 öğrenci verir ve ‘danışmanısınız’ derler. Oysa her hoca çocuğun bir üniversiteli kimliği kazanması için elinden geleni yapmakla görevlidir ve bunun çok ciddiye alınması gerekir. Bu ancak raporlamalar ve denetlemelerle yapılır. Bu görevlerin kağıt üstünde kalması kadar yanlış ve çarpık bir şey düşünemiyorum.

Üniversitedeki danışmanlar bu çocukların çoğunlukla kırsal alandan geldiğini bilerek evlerine bir kere olsun götürüp, yemek yemeyi, çatal bıçak kullanmayı gösterebilirler. Bir kere operaya götürülen çocuk daha sonra müzik aşığı olabiliyor. Bütün bunların özeti rol-model arayışıdır. Üniversiteye kadar gelmiş ama bir rol model bulamamış gençlerin o öğretim üyesini rol model olarak alacakları asla unutulmamalıdır.

 Fakülte: İstanbul Üniversitesi özelinde baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz? Bugün için yetişmekte olan öğrenci ve asistanlar açısından bir ‘rol-model’ eksikliği söz konusu mu?

Türkan Saylan: İstanbul Üniversitesi bizim yuvamız. Gözümüzü Beyazıt Meydanı’nda açtık, üniversiteyi gördük, hayran olduk. Biz şanslı öğrencilerdik. Alman hocaların son yıllarıydı, disiplini öğrendik. Öğrenciye ve bilime saygıyı, alçak gönüllü yaşamanın öğretim üyelerinin temeli olduğunu öğrendik. Dikkat ederseniz Alman hocalar birer Türk meslektaş yetiştirdiler ve bunların çoğu da kadındı. Çoğu başarılı oldu, biz daha sonra onlardan eğitim gördük. Bu durumdan sonra şöyle bir şey geliştiğini düşünüyorum. Bir saltanat dönemi başladı. Dünyayı bilen bu Alman hocalar sayesinde hocalarımız oldu, fakat bunlar çanta taşıyan muayenehanelerine çalışan köleler istediler. Öğrenciyken bizi en çok üzen bir profesörün bir doçenti azarlaması idi. Bu şekilde bir ekol gelişti. Onların yetiştirdikleri de onlara benzer olmaya başladılar. Alman hocalardan aldığımız rol modelini bu şekilde sekteye uğrattılar. Bir Haluk Alp, bir Sıddık Sami Onar bir daha gelmedi. Bu rol-modelleri tutmadı ve daha sonra da para her şeye hakim oldu. Köşeyi dönme her şeye hakim oldu, hasta müşteri olarak görülmeye başladı. Öğrenciler bu modelleri aldılar ve çoğu aynı yolda devam etmeye başladı. Öğretim üyesi artık öğrencinin eğitimini ön planda tutan bir kişi değil, kendi çıkarını ön planda tutan bir eleman haline geldi.

Oysa öğrenci İstanbul Üniversitesi’nin bir zamanlar temel değeriydi. Hepimiz beyaz gömleği giydiğimiz andan itibaren kendimizi doktor kabul eder, hocalarımızın omzundan hastalara bakardık. Gece gündüz kliniklerde olmaya çalışır, laboratuarları ve dersleri sınıf geçmek için değil, öğrenmek için öğrenirdik. İyi bir hekim olmak hepimizin idealiydi. Örneğin, daha ilk fizyoloji dersimizde Prof. Sadi Irmak bize “primum nin nocere” sözcüğünü örnekleriyle uzun uzun anlatmış ve çoğumuzu hayat boyu etkilemişti. O formol kokuları içinde Sami Zan Hoca, “çocuklar doktor oluyorsunuz ama insanlar size kirazın kurdunun da nasıl olduğunu sorarlar, onları da bilmek zorundasınız” diye anlatırdı. Bizim iyi yetişmemiz için kaygı duyan çaba gösteren, kendi kendine metodlar geliştiren hocalarımız vardı. Öğrenci kendine değer verildiğini hissettiği zaman çok daha başarılı olur, bunu biliyorlardı. Çünkü rol-modellerinden öğrenmişlerdi. Şimdi artık çok az rol modelimiz var.

İnsanlar otoriteye tapıyor. Oysa otorite hiç de önemli değil. önemli olan insanları birlikte çalışmaya üretmeye sorgulamaya katılımcılığa yönlendirmektir. Suskun bir üniversite yöneticilerine biat eden bir üniversite asla gelişemez. Ne yazık ki İstanbul Üniversitesi de bu noktaya doğru çekiliyor ve bu nedenle gerçekten üzgünüm.

 Fakülte: Teşekkür ederiz.  <<

——————-

Bizim yeni ‘Türkan Saylan’lar yetiştirmemiz gerekiyor!

>> Türkan Saylan’ı yitirdik, üzüntümüz büyük. Bizim size ayrıca anlatmamızın gereği yok, yaşam hikayesini nasıl olsa uzun uzun dinlemişsinizdir. Hekimlik yanını Türkiye’nin aydınlanmasına yönelik başka bir alana taşıdığında, çalışmalarının bu kadar büyük başarı sağlayacağını kuşkusuz kendisi de bilmiyordu. Sağlık alanındaki çabalarını cüzam konusuna vakfetti. Toplumun neredeyse bütünüyle dışladığı bu hastalığın ülkemizden silinmesi mümkün olmuşsa, bunda en önemli rol kuşkusuz Türkan Saylan’ın olmuştur. Ancak Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) çatısında üstlendiği misyon, ülkemizde özellikle kız çocuklarının eğitimiyle farklı bir aşama kazandı. Zira bugün etrafımızda olup bitenin nedenini sorguladığımızda, doğrudan ya da dolaylı bir tek gerekçe çıkıyor karşımıza, “cehalet”. Bu cehaletin en ağır bilançosu ise ne yazık ki okula gönderilmeyen kızlarımızın üzerine çöküyor. Çünkü bir kız çocuğunun okula gönderilmemesi, o çocuğumuzun anne olması durumunda yetiştireceği çocuklarının da yaşama eksik donanımla başlayacakları anlamına geliyor. Türkan Saylan olasılıkla Anadolu’daki cüzamla mücadele çalışmaları sırasında, okulu olmayan, kadınların okuma yazma bilmediği köyleri gördüğünde bu gerçeği fark etti.

Bilmem çok iyi eğitimli, çok iyi şeyler yapmaya çalışan binlerce insanımız olmasına rağmen “Türkiye neden çok sayıda Türkan Saylan yetiştiremiyor?” diye kendinize hiç  sordunuz mu. Sorunun yanıtı güç değil; “biz kolektif çalışmayı becerebilen bir toplum olamadık”. Kağıt üzerinde kurulu olanlarla, gerçekten çalışan derneklerin sayısal oranına baktığınızda, kolektif çalışma beceriksizliğimizin tasdiknamesini buluyorsunuz. Böyle bir ortamda herkesin kabullendiği, sevgisini ve saygısını kazanan insanlar kolay kolay yetişemez.

Bir de toplumun her türlü meslek kesiminde giderek azalan, doktorlarda ise artık yerlerde sürünen “idealizm” var ki, “ipi” kolaycılık, para hırsı ve külliyen vahşi kapitalizm tarafından çekiliyor. Doğruya doğru, biz artık hastasını koşulsuz seven doktorlar yetiştiremiyoruz. Her şeyin paraya endekslendiği yeni dünya düzeninde doktorlar da, bir yerde haklı olarak Anadolu yollarına gitmek istemiyor. Yeni yetişen gençler için rol-model oluşturacak öğretim üyelerinin (“gerçek hocalar”) sayısı yok denecek kadar azaldı. Genç hekim adayları kendilerine örnek alacakları “hocalar” bulamıyorlarsa, Türkan Saylanların soyu da ister istemez tükeniyor. O halde bizim toplumun her alanında yeni Türkan Salyanlar yetiştirmemiz gerekiyor. Yaptıklarını “kişisel halkla ilişkiler malzemesi” olarak görmeyen, “insanı” seven, ülkesinin aydınlanması konusunda tutkulu yeni Türkan Saylanlar…

Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın