Kurbağa gözler

Belki yedi, belki sekiz vardım, o da en fazla benim kadardı; artık misafir olmamamızdan mıydı cesareti, yoksa çocukluğuna mı vermek lazım, şımarık bağrışmaları hala kulaklarımdadır. Kimin nesiydi şimdi hiç hatırlamıyorum. Lüzumsuz misafirliklerimizin biri olsa gerek, hatta o evde var olması bile bana tamamen bir sürprizdi. “Olsun yalnız olmaktan iyidir” demiştim belki için için, ancak kaçınmasız itişip kakışmıştık. O zaman araya girmişti belli ki en sevdiğim kadın. Ancak hırçın mı hırçındık; gözlüklerini düşürüvermiştik gözünden en sevdiğim kadının.

“Aaa!” diye bağırdı, “ne pörtlek gözleri var, kurbağa gibi!” “Kurbağa gözler”. Ben bu sözleri hiç duymamıştım, daha önce bir kurbağaya hiç bu gözle bakmamıştım. Lakin hayatımın kadını sustu, belli ki içi bayağı bir burulmuştu. Etraftan “öyle denir mi!” dediler, ancak o kınamalar ve ayıplayan sözler hiddetini kamçıladı, gözlerin üstüne daha bir ısrarla vardı. Zaten yaşımız da değil miydi, bulduğumuz her şeye duyulan o korkunç nefret, bilmişliğin en kaygısız hali, saldırganlığa gösterilen büyük hürmet ve çocuk acımasızlığının doruğu.

Dönerken yolda suskunduk, sonra da hiç konuşmadık. Biliyorum çok üzülmüştü, ben daha çok onun üzüldüğüne üzülmüştüm. Belki onu ilk kez bu gözle görmüştüm, belki de o böyle düşünmüştü. Konu elbet tekrar açıldığında, o zaman tuttuğu gözyaşlarını saklayamamıştı. Sardım sarmaladım, yanaklarını sildim. Hayır, karşılıklı bir ağlama histerisi değildi, onlar benim için var olan en güzel gözlerdi. Sevgiyle öptüm onları. Oysa apaçık derinden incinmişti, acımasız bir çocuk ilk kez “kral çıplak” demişti. Belki de aynada bakıp saklayamadığı, lakin gözlüksüz bir türlü farkına varamadığı gözlerine ve hiç görmemiş iltifatlara kinaye, duyduğu ilk sözlerdi bunlar, saplanan içinde sakladığı güzelliğine.

O en sevdiğim kadın sonraki günlerde bir daha ağlamadı, ancak hüznü bana yapışıp kalmıştı bir kez. Ona daha fazla sarıldım, daha fazla öptüm. Bir dediğini iki etmemem her zaman mümkün olmadı ama, sızı tükenmese de biraz olsun dağılmıştı. Ta ki o fotoğrafı çektirene kadar. Hayal meyal hatırlıyorum, birkaç siyah beyaz vesikalıktı. Bilmem neye gerekmiş, nereden çıkmıştı. Belli ki kendimi bildim bileli bu ilkti, günün gereksinimlerini gidermek dışındaki bütün yaşamı “ben” olan bir kadının çektireceği kaç vesikalık olabilir? Resim önemli değil, yıllardan beri ilk defa gözlüğünü çıkaracaktı. Elbette fotoğrafçı bilemezdi; o gözlük daha iyi görmek için değil sadece, gözlerinin maskesiydi. “Kurbağa gözler, bir gözlüğün altında, hele hele bir de camları kalınsa yeterince, saklanır, görülmezler!”.

Ertesi hafta merakla açmıştı küçük zarfı, birkaç küçük vesikalık, lakin ona görünen, o güzel yüz, gülümseme ve yüzünden yayılan sevgi değildi; sadece gözler ve hafızaya kazınmış o acımasız sözler. “Şuna bak” dedi, “ne kadar pörtlek çıkmış gözlerim!”. Bunlar beklediğim sözlerdi. Yine burulmuştu ve ben yeniden sıkı sıkı sarıldım, öptüm gözlerinden; o gözler beni her zaman gözetir ve özler. Fotoğrafları aldım elinden, bir kenara çekildim, biraz zaman geçsin ve unutsun istedim. Hayatımın ilk ve en meşru sahtekarlığıydı. Kalem kutusundan kurşun kalemimi çıkardım ve tek tek dokundum fotoğrafların gözlerine. İşte onu üzecek bir şey kalmamıştı, hatlar kaybolmuş, gölgeler kararmıştı. Sadece içlerindeki ışık, merhamet ve sevgi, zaten onlara ne yapsam dokunamazdım.

Sonrasını hatırlamıyorum. Ne bir daha o eve gittik, ne de vesikalık çektirmemiz gerekti. Ama o fotoğraflar bazen eskileri karıştırırken elime geçer. Işığa tutup üzerlerindeki gölgelere bakarım, bu anı ve o günler gözlerimde canlanır. Çocukluk acımasızlığının kimi zaman ne kadar derin hüzünler bırakabildiğine hala şaşarım. En sevdiğim kadın artık benimle değil Zaman bütün anıları sevinçleri ve hüzünleriyle beraberinde götürdü, yine de gözlerinin içindeki ışık ve sevgi saklı. O kurbağa gözleri artık her gün büyük bir sevgiyle öpemiyorum, lakin geçmiş ve bugün adına, bana bağışladıkları için ona ve Tanrı’ya şükrediyorum.

(8.5.2004 / 22.4.2010)