Toplumlar ve dönüşüm

Dr. Burak Atamtürk İ.Ü. İktisat Fakültesi

Bir toplumun gelişiminde hangi etkenler başat rol oynar? Diğer bir değişle gelişmişlik, az gelişmişlik hangi şart ve etkenlere bağlanabilir? Toplum denilen olgunun karmaşık yapısı bu soruya tek bir cevabı olanaklı kılmamaktadır.

Bir toplumun gelişiminde hangi etkenler başat rol oynar? Diğer bir değişle gelişmişlik, az gelişmişlik hangi şart ve etkenlere bağlanabilir? Toplum denilen olgunun karmaşık yapısı bu soruya tek bir cevabı olanaklı kılmamaktadır. Toplumsal dönüşümleri iklim şartlarından, antropolojiye, dinden, genetiğe kadar açıklamaya çalışan yaklaşımlar olmuştur. Her şeyi içine alan tek bir yaklaşım bulmak zor olsa da değişim temel iki kategori içinde ele alınabilir. Değişim 1) kendi iç dinamikleri ile 2) dış dinamikler yardımıyla gerçekleşir. İç dinamikler, toplumların içinde bulundukları üretim ilişkilerinden beslenir ve bu üretim yapısına uygun davranış ve değişim gösterirler. Toplumların değişimini maddi koşullar ile okuyan modelde alt yapıyı oluşturan üretim yapısı ve ilişkileri üst yapıyı oluşturan (hukuk, din, kültür vb) gibi olguların da belirleyicisidir. Alt yapı feodal üretim ilişkilerinden oluşan bir yapı ise o toplumun hukuku, kültürü, yaşantı biçimi feodal yapının üzerinde olamaz. Dolayısıyla bu metodla hayata baktığınızda üst yapı devrimlerinin başarısı tartışmalıdır.Sloganlaştırarak söylersek “töre cinayetlerinin olduğu bir feodal yapıda kıyafet kanunu tartışmak deterministlik bir sonuçtur. Toplumsal yapıları anlama çalışan Max Weber de toplumları temel ayrımla tarım (feodal) ve sanayi (kapitalist) toplumları olarak ayırmış ve feodalizmde geleneksel sosyal değerlerin, kapitalizmde ise rasyonel sosyal değerlerin etkili olduğunu belirtmiştir. Feodal olarak ele aldığı doğu toplumları ile kapitalist batı toplumları arasındaki bu fark Weber’e göre sözü geçen toplumların yönetim biçimlerini de belirlemektedir. Doğu toplumlarının yönetim tarzı gelenekselliği yönetime yansıtmış patrimonyal (asker-bürokrat yapı) özellikleri göstermektedir. Weber için rasyonel sosyal değerlere sahip kapitalist kültür, gelişmek için başat rol oynamaktadır. Burada değişim ve dönüşümün lokomotifi burjuvadır. Wallerstein’a göre de geçmişin geleneksel yapısını modern değerler ile değiştiren aktör burjuvadır. Toplumların değişiminde oynadığı rol konusunda burjuvanın önemi Marks tarafından da temel faktörlerden biri olarak kabul edilmiştir. Kemikleşmiş olan her yapıyı acımasızca yıkıp deviren sistemin aktörü olan burjuva, tarih sahnesinde kendi isteği ile olmasa da  devrimci bir rol oynamıştır. Bu anlamda liberal ve Marksist  tarih yorumlarında burjuvazinin tarihsel süreçteki rolü konusunda fikir birliği görülmektedir. Marks’a göre değişime önayak olan kapitalizm ve onun ürünü olan burjuvaziyi yaratabilmiş toplumlar, kendi iç dinamikleri ile ilerlerken, kapitalistleşememiş doğu toplumları ise dönüşüm için gereken dinamiği kendileri yaratamazlar. Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) olarak adlandırılan bu yapıdaki toplumlar kapitalist ülkelerin dinamiklerine gereksinim duyarlar. Batıyı bir mitos haline getiren Weber de yaşamın gelişmesi adına yapılanların çok büyük bir bölümünün batı kökenli olduğunu ve batı dışındaki alanın bugünkü tanımıyla medeniyetler arası farklılığa neden olduğu görüşündedir. Batı, doğu ve modernite konusunda faklı yaklaşımlar günümüzde de önemli düşünürlerce irdelenmektedir. Günümüzün önde gelen toplumbilimcisi Alain Touraine’nin de içinde bulunduğu görüşe göre modernite batı kökenli olup batıya ait bir olgudur. Karşıt görüş ise modernitenin tek kültürden beslenen değil doğuyu da içine alan çok kültürlü ve çok katmanlı bir yapı olduğunu savunmaktadır.

Türkiye ve dönüşüm

Osmanlı İmparatorluğu 18. yüzyıldan itibaren batı karşısında aldığı yenilgiler sonucunda tarih yazan eski gücünün kalmadığını görerek batınının üstünlüğünü kabul etmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın tespitiyle Viyana önlerine gelen Osmanlı’da batılılaşmak gibi kavram yokken batı karşısında alınan yenilgilerin ardından batılılaşmak en önemli hedef haline gelmiştir. Her ne kadar yapmakla olmak arasında fark olsa da batının üstünlüğünün kabulü “batı ne yaparsa onu yapmak” olarak tüm yaşantıya egemen olamaya başlamıştır. Seçilen ekonomik sistemden yaşantı biçimine kadar artık model büyük ölçüde batıdır. Bu anlamda “muasır medeniyet seviyesi” hedefi Cumhuriyetle başlayan bir kırılmayı değil İmparatorluk’la başlayıp Cumhuriyet’le devam eden bir sürekliliği göstermektedir. Örneğin ömrünü batılılaşmaya adamış olan Sultan II. Mahmud, 1829 yılında çıkardığı kıyafet kanunu ile devlet memurlarının çarık, şalvar ve kavuk giymesini yasaklayarak pantolon, ceket ve fes giymelerini ağır yaptırımlara bağlayarak hayata geçirmiştir. Bu batılılaşma çabaları II. Mahmud’a “Gavur Padişah” lakabının takılmasına neden olacak kadar radikal olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun batılılaşma çabaları ticaret ilişkilerini artırarak batının açık pazarı konumuna gelmesine neden olmuştur. Ayrıca batı kapitalizmine eklemlenme daha çok Balkanlar ve Mısır gibi yerler üzerinde etkili olmuş, Anadolu daha çok feodal üretim ilişkilerine dayalı bir yapı sürdürerek dönüşümden pay alamamıştır. Bu prekapitalist yapı, Anadolu’da sistemi dönüştürecek olan burjuvanın yaratılmasını da engellemiştir. Gerçekten de Osmanlı’dan Cumhuriyet’e toplumda  dönüşüm için iç dinamiklerin harekete geçirilmesi hep sancılı olmuştur. III. Selim’den, II. Mahmud’a, Atatürk’ten, günümüzde Avrupa Birliği sürecindeki uyum paketlerine kadar dönüşümler hep tepeden “üst yapı” dönüşümleri niteliğindedir. Kapitalist aşamaya ulaşamamış prekapitalist ülkelerde dönüşümlerin üstyapı devrimleri ile gerçekleştirilmeye çalışılması çoğunlukla sancılı olmuştur. Günümüzde kıyafet devrimimiz ile laiklik konusunun tartışılır olması bile bu duruma yeterli örneklerdir. Oysa ki batıda burjuvanın, aristokrasi ile kilisenin işbirliğine karşı mücadelesinin ürünü olan laisizm, sınıf temelli iç dinamiklerce gerçekleştirildiği için artık tartışılmamaktadır. Bundan dolayı Türkiye için sanayileşmenin önemi ortadadır. Saygıyla andığım sosyolog Prof. Dr. Mübeccel Kıray hoca günlük tartışmaların dışına çıkarak Türkiye’nin sorunlarının çözümünün sanayileşmek olduğunu diğer tedbirlerin ise palyatif olduğunu belirtirdi. Atatürk’ün de Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana temel hedeflerinden biri ülkede milli burjuvazi yaratmaktı. Türkiye içinde bulunduğumuz aşamada tarım toplumundan sanayi toplumuna diğer bir değişle “köylülükten şehirliliğe” dönüşümün sancılarını yaşamaktadır. Çoğunlukla dış dinamikler ile bunu hayata geçirmeye çalışan bu toplum bu aşamada ne köylü ne şehirli olan “lümpen” bir görüntü sergilemektedir. Şehirli, burjuva kültürü ile lümpen kültürü gerek özel yaşantıda gerekse siyasette sosyolojik dersler çıkarabileceğimiz tezatlıklar sergilemektedir. Muhtemelen hem bu satırların yazarı hem de okuyanları  ömürleri içerisinde Türkiye’de ne emniyet şeridinin kullanılmadığı bir trafik ne de maç sonraları çocuk öldürmeyen sevinçler görebilecekler. Çünkü toplumların olgunlaşma süreçleri ile insanoğlunun ömrü arasında büyük farklar bulunmaktadır.

Düşünürün sözü ile bitirelim “Bir toplum kendi üretim yapısının ilerisinde bir hukuk ve düşünce yapısına asla sahip olamaz”