Fakültemizde tıp eğitimi
Öğrencilikten öğretim üyeliğine otuz altı yılın tanıklığı
Fakültemiz 1933 Reformu’nda olduğu gibi ülkemizdeki tüm değişimlere öncülük edecek geleneğe ve birikime sahiptir. Kaybettiğimiz zamanı yakalayacak şekilde tıp eğitimi çalışmalarına sarılmalı, tüm öğretim üyelerini maddi-manevi her türlü etkin motivasyon yöntemini kullanarak seferber etmeliyiz.
Öğrenci gözüyle tıp eğitimi
1973 yılında tıp öğrencisi olarak başladığım bu fakültede, 1986 yılından beri öğretim üyesi olarak tıp eğitimiyle yakından ilgilendim.
İyi bir hekim olmak hevesiyle bu okula giren, idealist gençlerin, yıllar içinde motivasyonlarının nasıl azaldığına hem öğrenci hem öğretim üyesi olarak tanık oldum.
Tıp eğitimine başladığım birinci yıldaki duygularımı çok iyi hatırlıyorum. İlk olarak FKB’nin büyük anfilerinde yok olduğumuzu hissetmiştik. Lisedeki öğretmenlerimizle kurduğumuz yakın ilişki ve iletişim birdenbire kaybolmuştu. Kimi zevkli kimi sıkıcı derslere girip çıkıyorduk. Bizi fark eden yoktu. Uzaktan görülen bir kafa, bir siluettik sadece. Önümüze koyulan tek amaç vardı: Sınavları geçmek. Onun da kolay yöntemini üst sınıflardan öğrenmiştik. Bazı ders fotokopilerini ve soruları son gün çalışmak yeterli oluyordu. Yıllar içinde çoğumuz fakülteden yavaş yavaş soğuduk. İyi hekim olma idealimizi ve hevesimizi kaybetmiştik. Enerjimizi başka yönlere doğru kaydırmaya başladık.
İşte tam o yıllarda bazı hocalarımızın da tıp eğitimindeki sorunları fark ettiğini ve bir şeyler yapmak istediklerini gördük. Rektör Prof. Dr. Haluk Alp ve Dekan Prof. Dr. Güngör Ertem’le büyük bir fırsat yakalanmıştı. Onların anısının önünde saygıyla eğiliyoruz. Prof. Dr. Coşkun Özdemir, Olcay Neyzi, Yıldız Tümerdem, Yakut Irmak ve başkaları da tıp eğitimindeki sorunları bizlerle paylaşıyorlar, bizi bu alanda mücadeleye çağırıyorlardı. 1978 yılında beşinci sınıfta olan dört arkadaş (Feyza Erkan, İrfan Gökçay, Enis Balkan ve Nüvit Duraker) o tarihlerde tıp fakültesine devam etmekte olan 1138 öğrenci üzerinde bir anket uyguladık. Bizim ilk bilimsel araştırmamız olan bu çalışma öğrenciler arasında yapılan yarışmada ödül aldı.
1978’den 2008’e değişmeyen anket sonuçları
İstanbul Üniversitesi Bülteninde (1978 sayı 7 ve 8 ) iki bölüm halinde yayınlanan anket sonuçları tıp eğitiminin sorunlarını çok net ve çarpıcı bir şekilde açıklıyordu.
Öğrencilerin %73.3’ü fakülte eğitim programının ana amacının “pratisyen hekim” yetiştirmek olması gerektiğini söylüyordu. Araştırmadaki sonuçlar öğrencilerin 1. sınıftan 6. sınıfa doğru fakültenin eğitim sistemine karşı görüşlerinin nasıl değiştiğini de çarpıcı olarak ortaya koyuyordu.
“Fakültemiz pratisyen hekim yetiştirebilir mi?” sorusuna “Hayır” cevabı verenler 2. sınıfta %35, 3. sınıfta %49, 4. sınıfta %61, 5. sınıfta %73 olarak düzenli artış gösteriyor ve 6. sınıfta %81’e ulaşıyordu.
Sizleri bu araştırmanın ayrıntılı sonuçlarıyla yormak istemiyorum. Arzu edenlere yayının tümünü seve seve ulaştırabilirim. Ancak bu araştırma özetle öğrencilerinin çoğunun derslere öğrenmek amacıyla değil, not tutmak için ve sınavı geçmek için girdiğini, ders kitabı veya ders notu fotokopileri varsa, derslere girmemeyi tercih ettiğini, derste anlatılanları kavramakta ve konular arasında sentez yapmakta güçlük çektiğini gösteriyordu. Kendi başına öğrenme motivasyonu, sınıflar ilerledikçe anlamlı olarak düşüyordu. Hevesle hekim olmaya hazırlanması gereken gençler sadece sınavlardan önce ders çalıştıklarını ve daha sonra tüm bilgileri unuttuklarını itiraf ediyorlardı. Ayrıca öğrencilerin çoğunluğu sınavların “gerçek bilgi ve beceriyi ölçemediğini” belirtiyorlardı.
2001 yılında yapılan bir ankette mezun olmalarına 1-2 ay kala internlerden tüm eğitim sürecini, ayrı ayrı anabilim dallarındaki ve pratik dersleri değerlendirmeleri istenmişti. Bu ankette internlerin sadece %15’i teorik dersleri ve %11’i pratikleri “çok iyi” diye nitelendiriyor, %29’u teorik dersleri %48’i ise pratikleri yetersiz buluyordu. Sınavlar ve diğer konularda da memnuniyetsizlik oranları çok yüksekti.
2007-2008 dönemi internlerinin yaptığı anketlerin sonuçları, videodan izlediğimiz konuşmalar ise fakültemizdeki tıp eğitimini acımasızca eleştiriyordu.
2009 da ise Dekanlığın inisiyatifi ve desteğiyle yapılan 1. ve 6. sınıf anketleri de yine benzer şikayetleri ortaya koydu. Zaten 20 yıldan beri düzenlenen diploma törenlerinde “Tiyatro Kolu”nun skeçlerinde tıp eğitimi ve internlik döneminin eleştirisi tam bir kara mizahtı.
Geçmişten günümüze tıp eğitimi çalışmaları
Tıp eğitimini iyileştirme çalışmalarına, daha sonraki yıllarda da bir öğretim üyesi olarak katıldım. 1980’li yılların sonuydu. Rahmetli Hocamız Prof. Dr. Güngör Ertem o zaman Dahili Bilimler Bölüm Kurulu’nu “Tıp Eğitimi” gündemiyle topladı. Verdiğimiz bilgi ve becerileri A-B-C sistemi olarak sınıflamayı, A grubu müfredatı tüm öğrencilerin mutlaka öğrenmesini garanti eden bir sistem kurmayı önerdi. Prof. Dr. Tanju Atamer, Prof. Dr. Sara Bahar, o zaman doçent olan Feyza Darendeliler ve Feyza Erkan’dan oluşan bir komisyon uzun süre bu konuda çalıştı. Ancak yönetimin desteğinin devam etmemesi, öğretim üyelerinin itirazları nedeniyle sonuca ulaşamadı. Oysa bu adım,tam yirmi yıl sonra Tıp-Sağlık Eğitim Konseyi’nin yürüteceği”Çekirdek Müfredat Belirleme Çalışması’ndan” başka bir şey değildi.
1970’li yıllarda Güngör Ertem’in kurmuş olduğu ve sonradan uyumaya bırakılan Tıp Eğitimi Araştırma ve Uygulama Merkezi (TEAUM) 1990’lı yılların başında Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Demir Tiryaki’nin çabalarıyla canlandırılmaya çalışıldı. Merkez Müdürlüğüne Prof. Dr. Ünal Değerli getirildi, Lütfiye Eroğlu, Haluk Ander, Feyza Erkan ve Zeynep Solakoğlu yürütme kurullarına seçildiler. Daha sonraki dönemde ise Feyza Darendeliler Müdürlüğü’nde Ayşen Bulut, Zeynep Solakoğlu, Feyza Erkan ve Ahmet Dinççağ’dan oluşan bir ekip çalıştı. Ve en sonunda Merkez’den vazgeçilerek diğer bir çok üniversitede olduğu gibi Tıp Eğitimi Anabilim Dalı kuruldu.
1996’da “Tıp Eğitimciliği”, 2000’de “Öğrenmeyi Öğrenmek” sempozyumlarının yanında, çok sayıda öğretim üyesinin katıldığı “Eğitici Eğitimi Kursları” yapıldı. Sayısını ve tarihlerini hatırlayamadığım kadar konferans, panel ve kurs düzenlendi. Tüm anabilim ve bilim dallarının eğitim hedefleri “Bilgi, beceri ve davranış” başlıklarında kırmızı kapaklı kalın bir kitapta toplandı.
Fakültemiz dışındaki gelişmeler
Fakültemizdekine benzer sorunlar dünyanın bir çok tıp fakültesinde yaşanmaktaydı. 1988 yılında Dünya Hekimler Birliği yayınladığı Edinburg Bildirgesi’nde bu sorunu ele alarak tıp eğitiminin amacını “Hastalara ve topluma nitelikli, koruyucu ve tedavi edici hizmet verebilecek bilgi, beceri ve davranış biçimleriyle donatılmış yetenekli ve yeterli” hekimler yetiştirmek olarak tanımladı. 1991-1992 yılında ABD ve Kanada’da 100’e yakın tıp fakültesinde radikal müfredat ve yöntem değişiklikleri gerçekleşti.
Avrupa’da ise 1987 de Erasmus, 1995 de Socrates programları zaten başlamıştı. 1999’da 29 ülkenin eğitim bakanları Bologna’da toplanarak “Yükseköğretim” tüm Avrupa düzeyinde standartlaşmayı öngören bir sürece imza atmışlardı.
Bologna süreci 2001 Prag, 2003 Berlin, 2005 Bergen ve 2007 Londra eğitim Bakanları toplantıları ve deklarasyonlarıyla pekişmişti. Bu sürecin yürütülmesi için tüm Rektörler ayrıca toplanıyorlardı. Diğer yandan European Association for Quality Assurance in Higher Education, ENQA kuruluyor, 2004 yılında AB destekli proje olan MEDINE (Medical Education in Europe) başlatılıyor ve tıp eğitimi kredi transfer sistemi içinde pilot alanlardan biri olarak seçiliyordu.
Ülkemizde ise tıp eğitimi sorunları Türk Tabipler Birliği ve Türkiye Büyük Millet Meclisi düzeyinde raporlarla ortaya konmuştu. Türkiye Bologna sürecine imza atmış, 2010 da Avrupa Eğitim Alanı’na katılmayı taahhüt etmişti. Bu amaçla YÖK düzeyinde bir komisyon çalışmalara başlamış, tüm tıp dekanları ve tıp kökenli rektörlerce oluşturulan Tıp-Sağlık Eğitim Konseyi “Tıp Eğitiminde Ulusal Çekirdek Eğitim Müfredatı”nı hazırlamıştı.
Sivil toplum tarafında ise “Tıp Eğitimini Geliştirme Derneği” kurulmuş ve Ulusal Tıp Eğitimi Akreditasyon Kurulu “UTEAK” oluşturularak büyük bir adım atılmıştır. Sakarya ve Uludağ Üniversiteleri uluslararası akreditasyonlara başvurmuşlar, Hacettepe, Ankara Tıp, Ege Tıp, Dokuz Eylül, Pamukkale Ondokuzmayıs ve daha birçok üniversite yeni eğitim yöntemlerini kullanmaya başlamışlardır.
Değişim neyi öngörüyor?
Yönetim bilimlerindeki gelişmeler tıp eğitimine paralel giderek değişim yönetimini net olarak belirlemişti. Geçmişe oranla aşırı miktarda bilgi birikimine tanık olduğumuz bu bilişim çağında tıp eğitiminde hangi bilgi ve becerilerin istisnasız her öğrenciye mutlaka verilmesi gerektiğinin sınırları çizilmelidir. “Amaç ve Hedefler” toplumun ihtiyaçlarına göre ve üniversitelere özgü belirlenebilir. Ancak eğitim programı oluşturulurken bu müfredatın mutlaka öğrenilmesini sağlayacak yöntemler kullanılmalıdır. Konfüçyüs’ün binlerce yıllık bilgeliği özetleyen deyişi “Duyarsam unuturum-Görürsem hatırlarım-Yaşarsam öğrenirim” temel alınarak öğrenciyi merkeze koyan, bireysel gelişmesini ve bilgiye ulaşmasını hedefleyen araçlar seçilmelidir. Ünlü tıp eğitimcisi Harden, bu eğilimleri İngilizce baş harfler olan “SPICES” olarak özetlemektedir.
Student-centred / Öğrenci merkezli
Problem-based / Probleme dayalı
Integrated / Entegre
Community-based / Topluma dayalı
Electives / Seçmeliler
Systematic / Sistematik, yatay ve dikey programlanmış
Bologna Süreci ve Avrupa düzeyinde standartlaşma bize herhangi bir müfredat veya yöntem dikte ettirmiyor. Sadece ‘amaçlarınızı belirleyin ve her öğrencinizin bu amaçlara göre yetiştiğini garanti edin’ diyor. Bu süreçte sadece çalışkan ve istekli öğrencilerin, hedeflenen bilgi ve becerilerle donatılması yeterli değildir. Tüm öğrencilerin Avrupa’da serbestçe dolaşarak hekimlik yapabilecek “Yeterlilikleri” kazanması, kalite güvencesi altına alınmalıdır. Her fakülte eğitim programını kendine özgü oluşturabilir. Ancak uygun değerlendirme araçlarıyla öğrencilerinin çekirdek müfredatla belirlenen bilgi-beceri ve davranış hedeflerine ulaştığını kanıtlamak zorundadır.
Fakültemizde yeni yönetmelik – Yeni dönem
Otuz altı yıllık öğrencilik ve öğretim üyeliği yaşamımda hepsi tıp mensubu olan geçmiş rektörlerin hiç birinin bu sürece aktif katılımını ve liderliğini göremedim. Sadece Prof Dr. Haluk Alp’in ve Prof. Dr. Bülent Berkarda’nın ilgisi vardı, fakat somut bir iyileştirmeye dönüşemeyip teorik düzeyde kaldı. Tabanda bir avuç kişi iyi niyetle uğraşıp didinirken, üst düzey yöneticiler dünyada ve ülkemizde tıp eğitimi alanında yaşanan bu gelişmeler karşısında, devekuşu gibi kafalarını kuma gömmeyi tercih ettiler.
Yeni yönetimin çabaları umut vermekle birlikte, Türkiye’de değişen dış koşullar ve öğretim üyelerindeki motivasyon düşüklüğü, tıp eğitiminin önünde hala büyük bir engel olarak durmaktadır. Gelecekte sadece hasta hizmetinin performans puanlarıyla ödüllendirilmesi, öğretim üyelerini tıp eğitiminden iyice kopabilir. Artan öğrenci sayıları kaliteyi iyice düşürebilir.
Ancak eğitimi öncelikle ele alan, kararlı ve stratejik bir liderlikle en zor koşulların üstesinden gelmek mümkündür. Fakültemiz 1933 Reformu’nda olduğu gibi ülkemizdeki tüm değişimlere öncülük edecek geleneğe ve birikime sahiptir. Kaybettiğimiz zamanı yakalayacak şekilde tıp eğitimi çalışmalarına sarılmalı, tüm öğretim üyelerini maddi-manevi her türlü etkin motivasyon yöntemini kullanarak seferber etmeliyiz.

