Kuraklık sorunu kapımızda, peki biz ne yapıyoruz?

Küresel ısınma ve buna bağlı iklim değişiklikleri yaşadığımız yılların küresel sorunlarının başında geliyor. “Olmaz olmaz” denen gerçekleşti, insanoğlu yaşadığı dünyayı, atmosfere saldığı gazlarla ısıtmayı da becerdi. İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyesi Mikdat Kadıoğlu, “Kuraklığı sadece iklim değişikliğine bağlamak istemiyorum. Su arz ve talebinin dengelenmediği durum kuraklıktır” diyor. Kadıoğlu’na göre, kuraklık önce meteorolojik olarak başlar. Ardından hidrolojik, tarımsal ve sosyo-ekonomik kuraklık ortaya çıkar. “Su kıtlığının başlıca beş-altı nedeni var. Birincisi iklim, kurak periyotlar, çölleşme, su stresi (aşırı talep artışı), çevre tahribatı, suyun yanlış kullanımı. Türkiye kışın yağış alan bir ülke, yarı kurak, 31 doğal afetin en başında gelir, ama bizdeki kanuna göre afet sayılmaz. Türkiye’de yağışın dağılımında 10 kat farklılık olabilmekte. İklim değişikliği var olan problemi derinleştiriyor.

İkinci sorun iklim değişikliği, kutup-ekvator farkı azalmakta. Blokaj nedeniyle kuzeyden gelen yağışlı hala Türkiye’yi etkileyemiyor. İstanbul’a yerleşmiş nüfusu besleyebilecek su yok, çarpık şehirleşme nedeniyle kuraklık yaratılıyor. İklim değişmese bile nüfus artışından dolayı su miktarı 2030’da yarı yarıya azalacak. Su havzalarının başka nedenlerle kullanılması da ciddi bir sorun. 150.000 yılda 1 derece yerine, 150 yılda 1 derece artış var. Son yıllarda meteorolojik afetlere bağlı sigorta kayıpları da artıyor. Dahası kuraklık ve seller kardeştir. Türkiye orta şiddette yağışları kaybediyor. Ne var ki, Türkiye risk yönetimi ile değil, kriz yönetimi ile çalışmaktadır. Kyoto protokolünün artırılması, yenilenebilir enerji kaynaklarının geliştirilmesi, sürdürülebilir tarım, sulama sisteminin değiştirilmesi, su bütçesi yapılması gerekli. Yağan yağmur tarım bakanlığı, akan su DSİ, kar elektrik idaresi tarafından saptanıyor”.

Sözün özü, kuraklık su arz ve talebindeki dengesizlikten ortaya çıkıyor, bu tanım çerçevesinde baktığınızda kuraklık sadece küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliğiyle ilişkili değil, su kaynaklarının hatalı kullanılması ve suyun israf edilmesiyle de yakından ilişkili. Dünyadaki su kullanımının yüzde 70’i tarım, yüzde 22’si endüstri ve yüzde 8’i ev tüketimi nedeniyle gerçekleşmekte. Yılda 7000 kilometre küp su sadece meyve üretiminde kullanılıyor, bu Nil’in yıllık debisinin yaklaşık 90 katı. Bir kilogram patates 500 litre, buğday 900 litre su gerektirmekte. Bir kilogram tavuk eti 3500 litre, sığır eti ise 15.000 litre suya mal olmakta. 2008’de 3.3 milyar kişi kentlerde otururken, 2030’da bu rakamın 4.9 milyara çıkacağı hesaplanmakta. Dünyadaki tüm suyun yüzde 2.5’i kullanılabilir “fresh water”, bunun da yüzde 30’u ulaşılabilir kullanım suyundan oluşuyor. Kuraklık senaryosunu bu verilerin bir kenarına oturtmasanız bile ciddi bir gıda krizi çıkması beklenmekte. Akdeniz coğrafyası bu işten en fazla etkilenecek bölgelerin başında geliyor.

Kuraklık bizde “afet” kapsamında değil

Dünyadaki suyun büyük kısmı yağmur tarafından, yüzde 22’si sulama sisteminden karşılanıyor. Nüfusun yüzde 40’ı su kaynaklarının yakınında yaşıyor. Dünya Bankası’nın geçtiğimiz aylarda yayınladığı rapora göre ise su kaynaklarının yarısı “aşırı” kullanılıyor. Dahası yakın zamanda tarım üretimi 2 katına çıktı, 2020 yılına kadar gıda tüketiminin iki kat daha artması bekleniyor. Sadece tarım-su ilişkisi bile dünyadaki su kaynaklarının geleceği konusunda alarm vermekte. Dünya Ticaret Örgütü su kaynaklarının özelleştirilmesi gibi “cin” bir fikirle ortaya çıksa da, kaynakların özelleştirilmesi konusundaki bugüne kadar olan örnekler çözüm değil, adaletsizlik ve sorun yaratmış.

Ne var ki beri yandan bakıldığınızda kuraklık Türkiye’de afetler kapsamında yer almıyor. Yağan yağmur miktarının ölçümü Tarım Bakanlığı, akan su Devlet Su İşleri, yağan kar miktarı ise Elektrik İdaresi tarafından saptanıyor ve değerlendiriliyor. Ülkemizdeki “koordinasyon becerisinin” ortalama olarak ne olduğunu bilen herkes, su kullanımıyla ilgili bir kaos olduğunu rahatlıkla tahmin edebilir. Bu kaos özellikle sulama yaklaşımında kendini gösteriyor. Oysa ülkemizdeki bütün akarsuların bütününün debisi Tuna’nın sağladığı suyun yarısı kadar. Modern sulama tekniklerinin yaygın olmaması, suyun aşırı tüketimi, su havzalarının kurutulması ve dahası toprağın verimini yitirmesine neden oluyor. Örneğin Sivil Toplum Geliştirme Koordinatörü Sunay Demircan’ın verdiği bilgilere göre Mezopotamya uygarlıklarının birden ortadan kalkmasının ana nedeni toprağın tuzlanmasıyla verimini yitirmesi, yani yok olması. Demircan, “Türkiye’nin su politikalarını korkular ve kompleksler üzerine oturtuyor. Oysa su politikasının oluşturulması her türlü bileşeninin hesaba katılması anlamına geliyor. Sınır aşan suların korunması, bunların çevresel etkilerinin gözetilmesi ve bilgiye erişim hakkı bu bileşenlerden sadece birkaçı. Üstelik bu anlaşma kapsamında bilgi talep edilebilmekte, karşılanmaması durumunda dava açabilmekte” diyor.

Kyoto doğru bir başlangıç peki ya sonrası?

Küresel ısınmayı kısa sürede ortadan kaldıramayacağımıza göre, bunun engellenmesi, ama daha önemlisi etkilerinin azaltılmasına yönelik hızlı kararlar almamız gerekiyor. Bu girişimlerin samimi olduğunu anlatabilmemizin başlangıcı da Kyoto sözleşmesini imzalamak olabilir (Dünyadaki karbon emisyonunun en önemli nedeni olan ABD bu sözleşmeyi imzalamasa bile eyaletler bazında uyuma yönelik kararları çoktandır çıkarmakta). Isınma ve kuraklıktan en çok etkilenecek bölge olarak tarım politikalarından, su politikalarına ve elbette tüketim alışkanlıklarına varana dek detaylı, seçenekli ve uzun vadeli eylem planları kurgulamamız gerekiyor. Taşıma suyla değirmeni döndürmek mümkün değil, ama değirmeni suyun yanına taşımak ya da daha iyisi rüzgar gücüyle çalışacak bir değirmen planlamak en doğru yaklaşım.

Sadece kuraklık değil, içinde yaşadığımız dünyanın bütün sorunları, akla ve bilime dayanan alternatif çözümler üretmemiz gerektiğini artık açık seçik bağırıyor. Lütfen önceliklerimizi “olmazsa olmaz” ilkelerimizden bir adım daha ileriye taşıyalım. Çocuklarımıza emanet edeceğimiz “geleceğin dünyası” sadece ilkelerle değil, daha çok “gerçekler” çerçevesinde şekilleniyor.