Yaşam protokolünün sonlanma noktası
Seninle tanışmamız aslında birkaç toplantıyla muaftı. Ne sen beni bilirdin, ne de ben seni, malum bu koca binalar arasında birbirini tanımadan kırk-elli yıl kalabilen ne kadar insan varsa, biz de onlardan ikisiydik. Akıl olanı biteni açıklamakta zorlandığında, mecbur Levhi Mahfuz’a sığınır ya, yolunun bu olmamasını inan gönülden dilerdim. Ama birbirimizi tanımaya az, gereğinden çok az zaman ayırmışız, şimdi bunu daha iyi bilirim.
Ortada dolanan çok adam olması “insan” bolluğu anlamına gelmiyor. Reçetelerin üzerine iliştirdiğimiz “sayın meslektaşım, sayın bilmem ne polikliniği” ya da her ne varsa, aslında tanıyamamak aczimizin yazılı belgeleridir. Mazeret kaldırmaz bu tanımazlık. Ucunda acısı giderilecek bir hasta olsa, en az bir on tanesi kapıda dursa bile, bu keşmekeş de mazeret değil. Birkaç dönümde on beş-yirmi yıl, birbirimizi tanıyamadıysak, bakar kör olmamızdandır.
Bakma bize hekim dendiğine, hekimlik cevheri insanlık özüyle bağlanmıştır. Çoğumuzun “lakabı doktor”dur bu nedenle, hekimlik modası geçmiş bir unvandır. Bizler doktor olarak “protokolize endikasyonların yılmaz bekçileri” olduğumuzdan beri, amaç mecburen iyileştirmek değil, tedavi uygulamak oldu. Beyaz kağıtlara yazılmış “kanıta dayalı” algoritmalar. Hani biraz yol yöntem de bilse bu hastalar, aslında alıp kendileri becerecek.
Çünkü bu algoritmaların sonlanma noktasında “hüzün” bir seçenek olarak yoktur. Çırpına çırpına, tedavi edemediğimiz bedenler, kalmışsa o da hala, vicdanımıza derinleşmesi için sadece küçük bir çentik açarlar. Biz protokol doktoruyuz, kanıta dayalı kalmaya mahkumuz ve protokollerin sonlanma noktasında hüzün yoktur.
İnsanın doğası zaten budur Aykut; oysa ölüm gidenin değil, kalanın gerçekle yüzleşme noktasıdır. Gördün tümüyle doluydu salon, “nasıl yani” diye soran yüzler, şaşkın ve suskundu. Çünkü farkındalar, çok, ama çok erken oldu. Şimdi ben desem ki onlara “bundan alınacak çok derin dersler vardır”, bilirim hicapla yüzüme bakacaklar. Belki “ne dersi” diye soracaklar, “yoksa sen de mi kaderci oldun?” Hayır benim söylediğim kaderden değildir, sadece hayatın gerçeği.
Gurur duydun eminim, en müstesna konuşma da kızınınki oldu. “Aykut başarmış” dedim içimden, “sadece kendi değil, kızı da şövalye gibi durdu. Darısı benim kızımın başına, hayattan kendi adıma almasını beklediğim tek şey bu, o giz, hayatın gizi… Ölüme kılıç çekebilmek, kaybedeceğini bilsen bile”.
Ve bir kez daha bağışla bizi, çok daha fazlasını yapamadık, Kaf Dağı’nın arkasında olanı aramadık. Üstüne üstlük unutmakla sınırlıyız, yüzleşsek bile belleklerimiz mağdur. Yaşam protokolünün sonlanma noktası geride kalanlar için sadece budur.

