İlim ve bilim konusunda düşünceler

Eki 07 2010 Published by under 8. Sayı

Günümüz bilimine samimi bir eleştiri

Dr. Yavuz Dizdar

İlim ve bilim birbirlerinden farklı kavramlardır, ilim “emarelerden (belirtilerden) çıkarıma varma”, bilim ise bunu bilme durumudur.

Dünyanın bilebildiğimiz tarihine baktığımızda, ilimsel ve bilimsel aydınlanmanın başlıca iki dönemde olduğunu görüyoruz (sanılanın aksine ilim ve bilim birbirlerinden farklı kavramlardır, ilim “emarelerden (belirtilerden) çıkarıma varma”, bilim ise bunu bilme durumudur). Bunlardan ilki Mısır ve ardılı okullar olarak adlandıracağım, Kroton, Delf gibi akademilerdir. Milattan kısa süre önce yaşanan bu süreç Pisagor, Platon gibi büyük düşünürlerin temel görüşlerini ortaya koydukları dönemdir. Bu dönem insanın doğa ile olan ilişkisinin aslında çok ciddi bir incelemesidir. Bugün kullandığımız pek çok terimin aslında o zamandan kalma olduğu açıktır. Bu okulların kapanmasından sonra, önce İstanbul Okulu gibi (MS 425, bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin öncülü; Kaynak: İlkçağda Eğitim Felsefesi, Gülnihal Küken, Alfa Yayıncılık, 2003) özellikle hukuk ve felsefe alanında açılan okullar ortaya çıkar. Hukuk ve felsefe alanındaki bu aydınlanmanın bugünkü Avrupa Hukuku’nun temelini oluşturan Corpus Iuris Civilis’in de yazılmasına neden olan anlayış olduğunu Fakülte’nin 6. sayısında anlatmıştım.

Ne var ki sonraki bin beş yüz yıl bugün Avrupa olarak adlandırdığımız coğrafya açısından parlak bir dönem değildir. Dini söylem yaşamın her alanında kendini baskın güç olarak kabul ettirmeye başlar. Doğanın sorgulanması giderek yasaklanmıştır. Orta Çağ Avrupa’sının bu karanlık dönemine yol açan temel unsur Roma’nın da dini söylemi siyasi bir güç unsuru olarak benimsemesidir. Sağlık, hastalık gibi dünyevi sorunlar, insan vücudunun yapısı, doğa olaylarının gelişmesinin ardındaki fiziksel etkenlerin araştırılması tamamen yasaklanmıştır. Olan ve bitenin ilişkilendirilmesi gerekli değildir. Avrupa bu dönemden veba gibi salgın hastalıklarla payına düşeni alırken, büyücü avı gibi histerilerle kurtulmaya çalışır.

Buna karşılık aynı dönem doğu coğrafyası için bir aydınlanma dönemidir. Matematik, astronomi, tıp alanlarında büyük bir birikim ortaya çıkar. Orta Çağ’dan Yeni Çağ’a dönüşün zembereğini ise İstanbul’un Fatih’e “varması” (kavuşması) boşaltır. Klasik tarih kitaplarında nasıl anlatılırsa anlatılsın, İstanbul’un alınışı bir fetihten öte, bir vuslattır. İstanbul batıdan ve doğudan zaten Osmanlı kuşatması altındadır. Oysa Fatih Sultan Mehmet şehre girdikten sonra, mevcut olanı korumakla kalmaz, geliştirir. İstanbul’da kalmak isteyenler kalırlar, göç edenler için yeni çekim noktasını Floransa oluşturur. Bu dönemde Floransa’da özellikle Medici Ailesi’nin himayesinde bir aydınlanma hareketi zaten mevcuttur. İstanbul’dan gelenlerin beraberinde getirdikleri doğu kaynaklı bakış açısı mevcut potansiyelin boşalmasına neden olur. Leonardo da Vinci’nin de içerisinde yer aldığı “Yeni Eflatuncu Görüş (Neoplatonizm)” doğuda aslında bilinen bilgilerin Avrupalıların anlayabileceği dillere çevrilmesinden başka bir şey değildir. Zaten Osmanlı ve Avrupa arasındaki ilişkiler sürmektedir (bu durumun en açık ve iyi bilinen örneklerinden biri, Leonardo da Vinci’nin İstanbul için planladığı köprüdür).

Doğu ve Batı aynı anda aydınlanmaz

Aydınlanmadaki ikinci önemli aşama bu uyarıyla Rönesans ve sonrasındaki birkaç yüzyıl boyunca gerçekleştirilir. Bu dönemin temel özelliği ise özellikle doğa bilimlerinde “müspet ilim” denen anlayış biçiminin yerleşmesidir. Artık Avrupa bilimi yükseliş dönemini yaşamaktadır. Doğa olaylarına ilişkin temel kanunlar birbiri ardına keşfedilmeye başlar. Örneğin yıldırım düşmesi ve bazı balıklarda gözlenen elektrik deşarjı yavaş yavaş anlamını bulur. Hastalıkların bir kısmının gözle görülemeyen mikroorganizmalardan kaynaklandığı anlaşılır. William Harvey kan dolaşımını “yeniden” keşfeder. Olayların fiziksel açıklamaları birer birer keşfedilir  (bu dönem bir cins keşifler ve icatlar dönemidir ama, bunların ne kadarının gerçek bir keşif ya da icat olduğu sonradan anlaşılır. Bugünkü veriler ışığında bakıldığında, Amerika’nın bile gerçek bir keşif olduğu tartışılır). Bu dönemde esas ilerleme aslında sanattadır.

Büyük keşifler dönemi batıda bütün hızıyla sürerken, bu kez doğu benzer nedenden duraklama aşamasına girmiştir: “dünyaya ilişkin sorgulama yapmak yasaktır”. Osmanlı da bu durumdan kendine düşen payı alır, Kanuni Sultan Süleyman’ın sonrasında II. Mahmut döneminin yenilenme hareketini bir tarafa bırakırsanız, ilim ve bilim önemini yitirmiştir. Avrupa bilimden gelen gücünü, sömürgelerden gelen işgücü ve altınlarla çoktan birleştirmiştir. Hedef yeniden yayılmaktır. Dünyanın diğer ucunda da kolonize olmayı bekleyen bakir topraklar vardır. İşte Birinci ve İkinci Dünya Savaşları bu hevesler arifesinde çıkar. İlim yok olmaya tutmuş, bilim atom bombasının gücüyle donanmış, yani savaş endüstrisinin emrine kaymıştır. İstanbul Üniversitesi Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında ülke genelindeki Cumhuriyet yapılanmasının etkin gücüdür. Amaç Batı’nın gerisinde kalan dünya algısının yeniden “müspet ilim” düzeyine çekilmesidir. İkinci Dünya Savaşı döneminde ise asli rolünü oynar.  Fatih Sultan Mehmet tarafından tanımlanan kuruluş misyonunu (ilmi vakfiye, dar-ül gureba, fakir-fukara evi), Atatürk tarafından bildirilen “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesiyle birleştirir: Kapılarını yaşamları tehlikede olanlara bir kez daha açar, çünkü meselenin özü budur; ta 425’te hukuk zemininde kurulup, 1453’te geliştirildiği ilmi vakfiyeden, savaş acısını çekmiş bir toplumun 1933’teki barışın üstünlüğü ilkesi… İşte belki de bu yüzden siyasilerden ricamız, “taraflardan” istirhamımız İstanbul Üniversitesi’ne ve yönetimine saygılı olmalarıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki “yeni bilim” algısı:

“Veri bul, tasnif et, istatistik yap (!)”

İkinci Dünya Savaşı bir şekilde sonlanır, Amerika galip, Almanya mağlup olmuştur. İlim ve bilim açısından esas sorun da işte tam orada ortaya çıkar. Savaşın galibi, galibiyetini savaş alanlarından bilim mecralarına taşır. İlim kesinlikle dışlanmıştır (bu durum 1945 öncesi ve 1950 sonrası yazılmış kitaplar arasında da belirgin bir fark olarak mevcuttur). Bugüne vardığımızda ise, müspet ilimin özellikle tıp alanında ortadan kalktığını görürsünüz. Zira yeni bilim algısı teknolojideki gelişmişliğinin aksine, ilim açısından gelişmiş bir yer değildir (bu yüzden, Hindistan, Pakistan, Türkiye gibi yerlerden “beyin” nakleder. Ancak paraya  endekslenmiş bir ortamda, beyin er geç işlevini yitirir). Bilim anlayışı “tasnif (kategorize etme) ve tabakalandırma (stratifikasyon)” üzerine kuruludur. Bu durum, üzerine kurulu olduğu “düzen”in ister istemez götürdüğü bir sonuçtur. Şöyle açıklayayım, yeni bilim (özellikle tıp alanında) her şeyin kaydını tutar, daha sonra kaydettiği bu parametreleri alır, bunlardan hangisini ve/veya hangilerini birbirleriyle ilişkilendireceğine bakar (istatistik, p<0.05 kavramı). Buradan elde ettiği sonuçla, hangi yaklaşımın (girişimin) daha üstün olduğunu saptar, buna da “kanıt” der. “Tedavi başarısını hedefleyen” araştırmaların neredeyse bütünü artık ilaç endüstrisi tarafından gerçekleştirilmektedir. Üniversite-sanayi işbirlikleri tek yönlü kalmış, sanayi-üniversite işbirliklerine dönüşmüştür.

Ülkeleri “akıl ve düzen” üzerine kurulmuş olsa da, onlar bunun akıl kısmını unutup, düzen kısmını uygulamaya çalışırlar. Şahane bir veri üretme sistemleri vardır, ne var ki akıl olmayınca mevcut verinin işlenmesi de mümkün olmamaktadır. Veri bolluğu istatistiksel cilvelerle anlamlandırılmaya çalışılır. “Neden” sorusunun yanıtı asla aranmaz. Bu durumda da “anlatılmak istenen fikir” değil, “basılmış yayın” ön plana çıkmaya başlar. “Kitap yazmak” kavramı bile değişmiştir, “textbook” denen yeni bir kitap anlayışı hakim olur. Bu kitaplarda görüş değil, o konuda “kendi kabul ettikleri” dergilerde yayınlanan yazıların derlemeleri vardır. Okursunuz, okursunuz, okursunuz, ancak bir çıkarıma varamazsınız, çünkü çıkarım zaten yoktur. Bir soruna “açıklama” getirmeye ya da bir “mantık” oluşturmaya asla çabalamayan bu anlayış değil ilimin, bilimin bile çok ama çok uzağındadır. Amacının orta yerinde “hasta insan” yoktur, tümörünün çapı, kanındaki bilmem ne molekülünün miktarı gibi “ölçülebilir” (çünkü istatistik rakam ister) veriler vardır, ancak bunları asla yorumlamaz, sadece ilişkilendirir. “Düzen ve hakimiyet oluşturma tutkusu” (elektrikler kesildiğinde ne yapacaklarını bilemeseler bile) dünyanın geri kalanını rapt-ı zapt altına alma (hükmetme) eğilimindedir. Rakamsal veri açısından çok zengin olduğundan “kanıta dayalı tıp” denen bir kavram yaratır. Hangi ilacın hangi hastalıkta ve ne kadar kullanılması gerektiğini “tedavi başarısı getirse bile” düzenleyici örgütleriyle kontrol altına alır.

O koca koca kongreler artık birer fuar alanıdır!

Bu anlayış içerisinde, artık uluslararası kongrelerin büyük bölümü dev pazarlama organizasyonlarına dönüştürülmüştür. Bunlar bir cins fuar (‘fair’ ya da ‘marketplace’) ya da panayır özelliği taşırlar. Dünyanın her yerinden gelen 10.000 ila 30.000 doktor tek mekanda buluşur, tartışma yoktur, sadece anlatan konuşur. Bir futbol sahası büyüklüğündeki salonlarda düzenlenen “preliminary section”larla verilmek istenen mesajlar seçilerek sunulur. İşin kötü yanı bu hatalı bilim anlayışı diğer ülkelere de bulaşmaya başlar. İşte bu aşama ilimin bilime indirgenmesinin ötesinde, bilimin de sadece yayına indirgenmesi aşamasıdır. Ne yazdığının, ne söylediğinin önemi yoktur artık: “İşte orada, ‘yeni bilim veri tabanında’ yayınla da nasıl yayınlarsan yayınla!”.

Bugün tıbbın istediğiniz alanına bakın, sözüm ona yeni bilim anlayışının söyleyebildiği yeni ve geçerli bir şey yoktur. Yakın dönemin en önemli buluşlarının üzerinden bana göre en az bir elli yıl geçti. Radyoaktivitenin keşfi 115 yıl, DNA’nın tanımlanması 50 yıl eder. Kullandığımız cep telefonları Nikola Tesla’nın gerçek buluşunun teknolojik türevidir. Bugün Ar-Ge ürünü ilaçlar dışında “Batı cephesinde artık yeni bir şey yok!”. Tamamlanmasının üzerinden sekiz koca yıl geçen İnsan Genom Projesi bilgiyi tasnif etmeyi çok iyi beceren, ancak “manayı” yorumlamayı asla başaramamış “yeni bilim” anlayışının devasa bir yanılgısı, tasnifi bilim sananların ibret-i alem bir yenilgisidir. <<

Not: Fakülte’nin sekizinci sayısındaki bu gecikme yüzünden beni bağışlayın, yayın periyodunu içerik olarak uygun, ancak güncellik açısından geriden takip ediyoruz. Bunun bir nedeni ekonomik kriz olsa bile, esas nedeni “dik durma kaygısıdır”.

Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği’ne özel teşekkür!

Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği’nin (AİFD) desteğiyle hazırladığımız İstanbul Tıp Fakültesi 14 Mart Tıp Ajandası ve Eczacılık Fakültesi 14 Mayıs Eczacılık Ajandası büyük beğeni topladı. Yoğun bir emek sonucunda gerçekleştirilen ve ülkemizde tıp ve eczacılık alanlarının kısa bir tarihçesini sunmayı amaçlayan bu çalışmalar için İstanbul Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Bilgin Saydam’a, Eczacılık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Araman’a, Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Afife Mat’a, tasarımı gerçekleştiren Mebruke Bayram’a ve projelerin gerçekleştirilmesindeki özel duyarlılığından ötürü AİFD’ye bir kez daha teşekkür ediyoruz.


Henüz yorum yapılmamış

Bir Cevap Yazın